19 Ağustos 2017 Cumartesi

13.mektup

kimsenin uyanmadığı, insanların hatta tüm şehrin uyuduğu tatil sabahlarını seviyorum. hiç kimsenin olmadığı erken sabahlardan bahsediyorum sevgilim. kuşların bile.
mavi gökyüzüne kuşlardan sonra en çok yakışan beyaz bulutlara bakarak hayaller kuruyorum. bir sürü hayalim var. ve yalan söyleyecek değilim. hayallerimin hepsi seninle ilgili. gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini hiç düşünmeden nasıl her gün dışarıya çıkmadan, bir duayı dilime dolar gibi zarifoğlu okuyorsam, yine her gün senli hayaller kuruyorum. inan bana zaman ve mekanın hiç önemi yok sevgilim. sen varsın ya! bu yetiyor. yoksa yazmanın da yaşamanın da bir anlamı yok. hiç bir anlamı..


.
bu sabah işte; bulutlara bakmadığım vakitler biraz zarifoğlu okudum. sekiz-on bardak çay içtim. ve hep aynı şarkıyı dinledim.
.
bir çanta dolusu kitap ve bir demlik çayla balkona çıkmıştım. onca kitap arasında elim yine zarifoğlu'na gitti. onca düşünce arasında da aklım sana.
.
yeni bir şarkı keşfettiğimde çocuklar gibi seviniyorum. suyunu çıkarana kadar dinliyorum. defalarca. ve defalarca. sonra seninle paylaşamadığım için üzülüyorum da... üzülüyorum yani.
.
uzak, çok uzak yollardan dönüyorum düşlerimde. bu kadar yolu nasıl gittiğimi bilmeden. bir hayal uğruna. bin hayalden vazgeçerek. uzun, ince bir yolda yürüyorum.
.
bu aralar o kadar çok şey oluyor ki anlatacaklarım birikti. unutmamak için yazıyorum. küçük, sıradan şeyler belki ama. beni mutlu ve umutlu kılıyor.
yapacaklarım da çoğaldı hem. the lobster'ın yönetmeninin yeni filmini izlemek. gölyazı'da kayıklı bir kaç fotoğraf çekmek. burgazada'ya gitmek. sonra tarihi yarımadada güneşin doğuşundan batışına ölesiye yürümek. kalabalığın içinde kaybolmak. hem ruhen hem bedenen.
.
ama şimdi. yeniden yağmur yağmasını bekliyorum. ve eylülü. 
seni zaten..
.
.  

16 Ağustos 2017 Çarşamba

turuncu klasör

"senin için çok üzülüyorum ben" dedi. başkası dese kafa göz dalardım. ama karşımdaki 40 yıllık ablamdı. hem dokunsan ağlayacak bir tonda, içeride yatan annemin şefkatiyle söylemişti bunu. huysuz ve pinti eniştemi bildiğimden 'kızım ben sana daha çok üzülüyorum' demedim. 'hem ne varmış benim halimde, sen asıl memleketle, fenerin haline bak' da demedim.
"üzülme" dedim sadece.
üç dört kez kırılıp doğu anadolu krater göllerinden hallice kafamı gösterip;
 " hem bu taş kafa ne badireler atlattı. bundan da sıyrılır" elbette dedim sahte bir gülümseme ile. sonra mutsuzluğumu ve umutsuzluğumu çok saklayamadığım yüzümü adalar'a döndüm aceleyle. o da üstelemedi zaten. ben adalar manzarasını izler gibi yaptım. o ocaktaki yemeği bahane etti. hüznünü, hüznüme karıştırmadı.
.
sonra ben uzaklara gittim. çok uzaklara. şairin istanbul'a baktığı gibi tepeden baktım hayatıma. canım sıkıldı. hem öyle böyle değil. bu kadarını ben bile beklemiyordum.
yıllardır on, belki onbir en fazla onbeş kilometre yarıçapındaki bir sarmalda gidip geliyordum her gün. bazen de bir kibrit kutusunun içinde hissediyordum kendimi. sanki bir el kutuyu ittiriyor ve kutunun açık olan tarafından işyerine ulaşıyordum sabahları. sonra aynı el akşamları geriye itince kutuyu ters taraftan eve ulaşıyordum. bir ileri, bir geri. her sabah ve her akşam. 
ne için? kim için? neden?
hiç bir şey değişmiyordu. değişeceği de yoktu.
.
iki pazartesi önce, artık sendromdan mı yoksa beşiktaş'ın mağlubiyetinden mi bilinmez bir şeyler oldu. galiba ve doğrusu; yılların bıkkınlığı..
uzun zamandır gıcık olduğum finans müdürüne çattım önce. çattım derken üzerime çok geldi. ben de boş bulunup bir yumruk attım. ardından da sabahtan beri dört defa arayıp rapor da rapor diyen patrona bi'dakka getiriyorum deyip kapıyı çalmadan girdiğim odasında turuncu klasörü fırlattım. sonrası malum. tazminatsız fesh edildi iş akdim. 
.
ablam biliyor bir tek. hasta annem bilmiyor. üzülmesin diye söylemedik daha.
.
hem aslında ablam haklıydı. belli etmemeye çalışsam da sezen aksu-ata demirer düeti gibiydi hayatım. seste bir uyum var gibiyse de görüntü çok karıncalıydı. akşam gelirken ayna görevi üstlenen otobüs camında gördüm bunu. hem sadece iş mevzuları değil. genel olarak hal ve gidişat da pek iyi değildi. hoş ilk ve son 'pek iyi'mi ilkokul üçte yeşilay kolu başkanı olduğumda almıştım. şimdi günde bir paket sigara bana mısın demiyor. 
nasıl başlarsa öyle gidiyor derler ya hani eskiler. benimki de öyle oldu. yanlış başladı. yanlış gitti hep. 

eniştemlerin özal ölmeden yaptırdıkları dört kardeşe dört katlı binalarının adalar'a bakan balkonunda ne bok yiyeceğim lan ben şimdi diye düşünürken ablam geldi yanıma.
"enişten balık getirecek. akşama kalsana" dedi.
yok dedim arkadaşlara sözüm var. yalan söylediğimi anladı mı bilmem. "çay yapsaydım bari" dedi. 
geç kaldım anneme veda edip çıkıyorum hemen deyip içeri girdim.

"valide sultan ben gidiyorum bir isteğin var mı?"

annemin cevabı kısa ve netti.
"işten mi çıktın oğlum sen yine"

ben ablama, ablam bana bakakaldık.
.

15 Ağustos 2017 Salı

balkon

güneş alçaldıkça gözümün içine giren ışığından kaçmak için şemsiyeyi bir kademe daha aşağı indiriyorum. rüzgar estiğinde okuduğum kitabı, içtiğim çayı bırakıyorum. gözlerimi kapıyorum. rüzgarla birlikte zihnimi uyaran ilk kokuyla seni göreceğimi umut ediyorum. bazı yanılıyorum. bazı dünyayı yaşanılır kılan gülümsemeni görüyorum. işte o vakit bir çözüm, bir çare arıyorum. yine. yeniden.
olmuyor.
bulamıyorum. 
belki de bu yüzden hüznümüz artık ve sadece dinlediğimiz şarkılardan, izlediğimiz filmlerden değil devrik cümlelerimizden taşıyor. bir türlü gelmeyen otobüs duraklarının camına yansıyor. içtiğimiz sigaranın dumanından havaya karışıyor.
.
sonra.
aklıma bir anı düşüyor. peşinden onlarcası.
elim ayağıma dolaşıyor. korkuyorum! sensiz bu kadar anıyı nasıl taşıyacağım.
belki yazarak.
fakat kelimeleri incitmemeli.
öldürmeyen ama yaşatmayan da koyu bir araf bizimkisi çünkü.
.
şimdi yine, aklımda bir şey var.
nişantaşı'nda dar sokaklar. 
yürüyüşün. 
gülüşün.
.
güneş alçalıyor. indirmiyorum şemsiyeyi. güneşin gözünün içine bakıyorum. bir çözüm bulamıyorum.
yine. yeniden.
özlüyorum.
.
çok.
.
.

13 Ağustos 2017 Pazar

leyla

kızartmayı çok seviyorlar. her sabah olmadı her akşam mutlak kızartma kokusu geliyor açık pencerelerden. gürültüleri de hatırı sayılır. boy boy çocukları, en önemlisi vakitsiz öten horozları var yeni komşularımın. hatta bazılarının ise civcivleri var onca apartmanın arasında. misal az önce biri firar edip bahçeden atlamış. sahibesi balkondan bağırıyor. "gitmeee, buraya geell." ama anlamıyor hayvan. üç adım sonrası cadde. tehlike büyük. neyse ki ben kapı gibi dikildim önüne. sahibesi rica etti. "size zahmet bahçeye arkadaşlarının yanına koyar mısınız?"
sağ elimdekileri, sol elimdeki çantanın içine, yaramaz civcivi de güçlükle açtığım beyaz demir kapının ardındaki bahçeye usulca bıraktım. sahibesi teşekkür etti balkondan doğru. rica ettim yukarı bakmadan. lakin sahibe minnet borcunun ödenmediğine kanaat edip bu kez de hakkımı helal etmemi istedi.
 'aman canım ne hakkı. komşuluk öldü mü şunun şurasında. hem elime mi yapıştı sanki n'olcak?' demedim. sıcaktı. nem had safhaydı. yılda bir kaç kere gördüğü mahalle eşrafından birinin cenazesine helallik verir gibi otomatik bir yanıt verdim. "helal olsun" deyip hızla uzaklaştım. senin anlayacağın leyla hikayesi bol yeni mahallemin. daha yazmadıklarım var. amma ve lakin asıl söylemek istediğim; bugünkü gibi çıldırtan ağustos neminde bir tutam rüzgar esince, bir de güzel müzikler çalınca daha çok seviyorum dünyayı. seni ise ilelebet leyla. bunu zaten biliyorsun.
bilmediğin; seni ne çok özlediğim...
.
yeni muhitimde de, cadde üzerinde güneşli bir cafe buldum. arada bir buraya gelip çikolatalı pasta ısmarlayıp duble çay içiyorum. bazen sade kahve. ve sadece cem karaca dinliyorum. burası çünkü öyle bir yer. sonra caddeyi, gelip geçen insanları izliyorum uzun uzadıya. bazen hüzünlü yüzlerinde kendimi çek ediyorum. bazen de öylesine ve sessizce yaptıklarını izliyorum. tıpkı bir charlie chaplin filmi izler gibi. çok canım sıkkınsa bir çay daha söyleyip acemice bir sigara yakıyorum. acemice evet. "hiç yakışmıyor eline" demiştin çünkü bir seferinde. o gün başka şeylerde söylemiştin ama aklımda sadece bu kalmış..
bir de dörtyoldan eve yürürken kendimle ilgili bir şey farkettim bu öğle sonrası. bunu kendime itiraf etmeye korktum önce. ama düşünce zihinden çıkmıştı bir kere. tabi ki burada yazacak değilim ne olduğunu. mahremiyet denen bir şey var sonuçta. yalnız şu kadarını söyleyeyim; her şeyden, herkesten kaçıyor da bir kendinden kaçamıyor insan. bunu da böylece bir kenara yazalım. hayat çünkü çok kısa. özlemler çok uzun sevgili leyla.
.
iki gündür işyerinin klimaları doğru dürüst çalışmıyordu. istanbul'un nemi zaten çıldırtıyor. hal böyle olunca yıllardır içimde biriken çıkıp gitme isteği artık taşıyor. dün misal; instagramda küçük, salaş, çok da yeni olmayan bir tekne gördüm. tekne dediğim bildiğin kayık. biraz büyükçe ama. öyle bir teknem olsun. o da evim olsun istedim bir deniz kenarında. ardını önünü düşünmeden. insanlardan, kalabalıktan, gürültüden ve tüm mecburiyetlerden uzak. bütün bencilliklerimin kıyısında
.
sonuçta üç günlük dünya.
işte geldik, işte gidiyoruz. 
sevgili leyla.
kadıköy'den beşiktaş'a vapurla geçmeyi özledim..
..

sigara

bazen yannda "bi'sigara da bana versene" diyeceği birinin olmaması insanın fena. çok fena. hayır içmek için değil. öylesine üç beş laf etmek için. havadan, sudan. iyiden iyiye griye çalan şehirden. dengesiz yaz fırtınalarından. sinemadan, çayın deminden falan bahsetmek diyorum.
belki o zaman dağılırdı üzerimizdeki bu ölü toprağından hallice pazar sıkıntısı.
.
yine zarifoğlu okudum ben de sabah sabah. ondan önce ön ve arka pencereleri açtım. biraz cereyan yapsın diye. televizyonu zapladım bir kaç kanal. yakışıklı bir abi ve fit bir kadın ile egzersiz yaptım üç beş dakika. nostaljik bir kanal eski şarkıları çalarken çayı demledim. yukarı çıktım.
şimdi fransızca bir şarkı eşliğinde istanbul'a bakıyorum. benim ağzımın mı tadı yok, yoksa şehir mi çok kasvetli? bilemedim.
.
ama bazen ve gerçekten bir nefes sigara istiyor insan.
.

12 Ağustos 2017 Cumartesi

müebbet

bazen bazı şarkıların içine girip orada yaşamak istiyorum. ilelebet ve müebbet. çünkü öyle güzeller. öyle yaşanılasılar ki. sırf bu yüzden sabahtan akşama aynı şarkıyı dinliyorum. şimdi misal. bu çıldırtan ağustosta esen ilk rüzgarın sırtına atlayıp ilk güzel şarkının içine yolculuk etmek. ne güzel olurdu?

bazen de bir uçurumun kenarında olmayı çok istiyorum. hayır ne münasebet! atlamak için değil yaşamak için elbette. mevsim rüzgarlarının değişiklik gösterdiği. önümde uçsuz bucaksız bir mavinin kol gezdiği. yüksekçe bir yar! böylece kuşlara da yakın olabilirim hem.

ben bunları kafamda yazarken az önce güzel bir şey oldu. bana çok nadir olur böyle. çocukluğumdan beri irili ufaklı ne kadar mutlu an'ım varsa hepsi geldiler. satürnün halkası gibi etrafıma toplaştılar. noite severina vardı kulağımda. yüksekçe bir yerdeydim. tuzlu su kokan rüzgar. özgürce uçan kuşlar. bütün mutlu anlarım yanımdaydı. çünkü sen de ordaydın. dünyanın en güzel gülüşünü yanımdaki kaya parçasına bırakıp gittin. senden sonra satürnün halkası koptu. rüzgar yerini çıldırtan neme bıraktı. kuşlar kayboldu. bana da tüm bunları yazmak kaldı.
oysa insan bazı güzellikleri içinde yaşarken farkedemiyor. kıymetini idrak edemiyor. çoğu fani gibi bizim de en makus talihimiz bu sevgilim. bana sorarsan pişmanlık denen müesse tam da bu yüzden var. oysa biliriz ki eski günler geri gelmez. hadi diyelim geldi. bu sefer de eski sen, eski ben gelmez. nerden baksan çaresizlik. nerden baksan ahmet kaya. bazen de müslüm gürses. son pişmanlık çünkü ahmakça! ve neye yarar..

son tahlilde diyorum ki sevgili; artık bir şarkının içinde yaşamak istiyorum. ilelebet ve müebbet.
.

2 Ağustos 2017 Çarşamba

mukaddes

deseydim ki sana; uzun cümleler beni yoruyor mukaddes. artık kısa cümleler kuralım. ve sadece şiir okuyalım. dostoyevski okuyacak yaşı geçeli çok oldu çünkü. ben misal. ilhan berk severim. sen..!
sahi sen, hangi şairi? hangi rengi? hangi çiçeği?
ah benim budalalığım.
neyse uzatmayalım.
hem ilhan da bizim. cemal süreya da, turgut uyar da.
gökyüzü zaten bizim.
demem o ki sevgili mukaddes: eylüle daha çok var. şimdi bir hamak bulalım. yanına biraz rüzgar. biraz da deniz kokusu. vaya con dios'la ölümüne uyuyalım.
ama bak! mutlaka kısa cümleler kuralım.
.
vaya con dios - pauvre diable