14 Ocak 2018 Pazar

18.mektup

bazı şarkılar var. tarifi güç. hatta tarifsiz. 
duygusu mesela. yaşattıkları sonra. 
anlatılmaz. anlatamam.
yazılmaz da. 
ben denedim. yazamadım.
şarkı değil tabi tek başına mühim olan. en az şarkı kadar seslendiren, ona duyguyu veren de önemli.
öyle bir şarkıydı işte dinlediğim.
bu hafta. belki bu ay. hatta tüm sene boyunca bunu dinleyeceğim.
biliyorum.
..
oysa bugünlerde uzunluğunu bilmediğim ince bir yolda yürüyorum.
üşüyorum, kızıyorum, özlüyorum, yazıyorum ama okumuyorum yine.
bugün kesin okuyacağım diye her gün farklı bir kitabı atıyorum çantama lakin ağırlığı baki kalıyor.
.
hatırlarsın?
bir vakit şarkılar ikiye ayrılır demiştim.
anlamını ve sebebini bilmeden sevdiğimiz şarkılar diye.
bu kez sebebini biliyorum ama.
bu kez biliyorum.
çünkü; hiç bir şarkı, hiç bir vakit bu şarkı kadar hatırlatmamıştı seni bana.
hücrelerime bu kadar sirayet etmemişti.
dünyadan böylesine koparmamıştı.
..
dünyadan kopmak demişken dün annemdeydim. söz döndü dolaştı babama geldi. o an derin bir sessizlik çöktü odaya. ben babama dair hafızamda ne kadar güzel anı varsa hepsini temize çektim. zaten sevdiğin biri hayatta değilse o'nunla ilgili hep güzel anıları hatırlarsın.
.
senden sonra hiç bir şarkıyı, hiç bir filmi böylesine sevmemiştim.
evet bir filmde dinledim ilk kez bu şarkıyı.
bir macar masalı:  on body and soul. 
tam da, 'acaba aynı rüyaları gördüğümüz oldu mu hiç?' diye düşündüğüm vakitlerde bu filmi izlemiş olmamı izah edemiyorum kendime?
izah edemediğim çok şey var aslında.
birbirimize bu kadar yakınken böyle uzak kalmamız mesela.
ah evet. şartlar denen o vahim şey..
..
bazen düşünüyorum da neyi yanlış yaptık?
sonra sonbahar filmini ve ‘hayattan bizim payımıza düşen’ o meşhum repliğini hatırlıyorum. vazgeçiyorum bunu dert edinmekten.
güzel anılarımızı düşünüyorum. çünkü sevdiği biri yanında değilse o'nunla ilgili hep güzel anıları hatırlar insan.
.
.
laura marling - what he wrote

11 Ocak 2018 Perşembe

otuz beş

hayat diyorum bazen, neşeli gibi gözüken ama her dinlediğinizde mutlaka hüzünlü bir yanımızı yakalayan balkan şarkısı gibi. hatta ve her zaman öyle. benim için tabi. sizi bilemem bayım.
sıradan kış akşamlarından biriydi oysa ki. her zamanki gibi işten çıkmış, 18:12 dolmuşuyla kırmızı stop lambalarının aydınlattığı yağmurlu ve karanlık sokaklarda ağır aksak ilerliyorduk. yorgun, uykusuz galiba biraz da umutsuzdum. gücüm sadece kulaklığı takıp müziği açmaya yetti. zaten ne olduysa ondan sonra oldu. bir kadın arkadan "oğlum" dedi. bu soğuk havada, öylesine içten ve öyle sıcak söyledi ki üzerime alındım. döndüm gayriihtiyari. meğer en arka dörtlüye oturmuş, önündeki top sakallı, kırmızı bereli çocuğa dolmuş parasını uzatıyormuş. sol eliyle açık camdan sigarasının külünü silkeleyip sağ eliyle vitesi üçe takan şoförün ifadesiz yüzünden seken bakışlarımı önümdeki camdan aşağı süzülen yağmur damlarının arasından karanlık geceye çevirdim. bir an için annem gibi baktığımı hissettim. niye bilmem ama ilk kez. boşluğa, derin ve öyle kederli. böyle biraz anlamsız evet. lakin babam öldükten sonra çok daha hüzünlü, çok daha uzun sessizliklerde baktı hep. ama o'nu bildim bileli her zaman bir hüzün taşırdı gözlerinde. oysa dünyanın en güzel gözleri? ne yazık ki ben o gözlerin rengini otuz beşimde fark ettim. otuz beşimde aslında çok şeyi, mesela hayatı fark ettim. şairin niye otuz beş dediğini işte o zaman daha iyi anladım. ha dersen ki; bir işine yaradı mı? çok geçti. kader fayı çoktan kırılmıştı. ve sesimizi duyan yoktu. ya da biz kimseyi duymuyorduk. sadece arkalardan, son derece şefkatli ve kadim bir ses "oğlum" dedi. ama bu sefer bakmadım.
.
ragazi apopse - children of the revolution

6 Ocak 2018 Cumartesi

muhbirmiş kelimeler

‘çık, çık hayatımdan’ nakaratını son ses ve oldukça duygulu söyledi, kalın sesli bir kadın onca evin boşluğunda. bir duvarcı ustası, sıvayacağı koyu kahverengi fayansı binanın dış duvarına tutup ölçtü. arkadaşı yandaki yarım metrelik duvara oturup sağ bileğinin tersiyle alnındaki teri sildi. az ötelerindeki ağaçtan simsiyah bir kuş, telaşla kanat çırpıp havalandı. el arabasındaki bir torun “anane çok hızlı gidiyoruz” dedi. güneş ışınları iki apartmanın boşluğundan sıyrılıp sokağı siyah ve beyaz olarak ikiye ayırdı. kaldırımda ayaküstü siyaset konuşan iki adamdan kır saçlı, siyah paltolu olanı; “hepsi yediler ama o’nu günah keçisi yaptılar” dedi. kulakları sağır eden korna sesi duyulmadan az önce telefon dükkanın önündeki siyah kıvırcık saçlı, kısa boylu tıknaz adam; “on altı cigabayt ayfon se 1964 lira yazıyor” dedi. o sırada kamburlaşmış bedeniyle yaşlı bir kadın, iki büklüm halde, küçük adımlarla kırmızı ışıkta karşıya geçmeye çalışıyordu. beyaz doblo kamyonetten inen bordo bereli, orta yaşlı bir adam yaşlı kadının kolundan tutup karşıya geçmesine yardımcı oldu. beyaz doblonun arkasında kuyruk olmuş araç sahiplerinin sabırsız kornaları şehri sağır etti. insanlar charlie chaplin filmlerindeki gibi yukarıdan aşağı, sağdan sola sessizce ve hızlıca hareket ettiler. turkuaz mavisi yorgun bir halk otobüsü köşedeki durakta oflayarak durdu. kırmızı mantolu, siyah çantalı bir kadın orta kapıdan indi. bir kadın, bir çocuk ön kapıdan bindi. otobüs tıslayarak, yavaşça hareket etti. durakta orta yaşlı, başı bağlı bir kadın yanındaki kızıl saçlı kadına “münir özkul’da gitti” dedi. zihnimde bir kadın muhbir şarkısını söylemeye başladı.
.
sıla - muhbir

1 Ocak 2018 Pazartesi

amorti

“yok anacım bir amorti bile yok. çıkmadı hiç bir şey. iyice baktım listeye” diyor caddedeki bir kadın sesi. öyle içten bir hayal kırıklığı ile söyledi ki bunu. soluma döndüm. karşı kaldırımda kırmızı örgülü şapkanın altında, siyah kabanının içinde 40 yaşlarında, orta boylu bir kadın bir yandan telaşlı adımlarla yürüyor, bir yandan da aynı telaşla şanssız olduğundan yakınıyordu telefonun öbür ucuna. kim bilir ne istemişti de vermemişti hayat o’na da. son bir umut bu piyangoya sarılmıştı. ya da ve belki de her çekilişte aynı konuşmaları gerçekleştiriyordu. bilinmez? ama hayal kırıklığı sahiciydi.
herkesin tutunma biçimi farklıydı hayata. onunki de bu hayaller ve kırıklıkları olabilirdi. bir sonraki güne, haftaya ve yıla bu şekilde devam edebiliyordu. 
.
peki ben neye ve niçin tutunuyordum?
eski yılın son saatlerinde market alışverişindeyim. yeni yılın sabah saatlerinde yine marketteydim. jonas’ın kulaklarını epey bir çınlattım. ama ondan önce sabah beşte uyandım. kafamda şimdi adını unuttuğum bir emel sayın şarkısı dönüyordu. şaşırdım. çünkü en son ne zaman emel sayın dinlemiştim hatırlamıyordum. yeniden yattım. bu kez yedide daha kuvvetli dönüyordu şarkı beynimde. korkunç sayılabilecek bir rüyadan uyanmıştım oysa. son olarak 09:39 da yine emel sayın’la uyandım. kahvaltıyı beraber yaptık. markete birlikte geldik. sonra işte o kadın. bir amorti bile yok dedi üzgün ve kırgın bir sesle. o an işte robin hood olmak istedim. niye alaaddin ve sihirli lambası yahut jesse james değil de robin? hiç bir fikrim yok. ben bunları düşünürken emel sayın’ı ihmal ettim. şarkı uçtu gitti aklımdan. bu sefer şarkıyı hatırlamaya çalıştım. anımsayamadım. bir kaç adım önümdeki adam sanki son nefesiymişçesine çok derin çekti sigara dumanını içine ve aynı kadercilikte geri bıraktı. bir ambulans sabahın sessizliğini yırtarcasına hayat kurtarmaya gitti. sokaktaki ayazı dengeleyen güneş uzun boylu bir apartmanın arkasında kaldı. ben daha az üşüyeyim diye montumun fermuarını boğazıma kadar çektim. geceden kalma, kırmızı ışıklı dükkan camlarında şarkıyı aradım. bulamadım. market görevlisine traş bıçaklarının yerini sordum. kasada olduğunu söylediler. kasiyerin arkasında sıla cdsini görünce şarkıyı hatırladım. gülümsedim. kasiyer kız üzerine alındı. daha hesabı almadan “iyi seneler” diledi. “üzüldüğün şeye bak” dedim. “efendim?” dedi. size de sevgi, barış, sağlık, insanlık, neşe ve huzur dolu bir 2018 diliyorum. yine güldü. ben de güldüm kendime. önceki akşam youtubeda nerdeyse tüm sıla şarkılarını dinlemiştim. şarkı oradan kazınmış olmalıydı beynime. sıla girmiş ama emel sayın çıkmıştı. 
dönüşte amorti çıkan biletimi 9 ocaktaki çekiliş biletiyle değiştirdim. 
.
sıla - üzüldüğün şeye bak