19 Kasım 2017 Pazar

bir pazar hayâli

bahariye’de saat on bir gibi güneş alan tek yerin sahibi. çayım yok diye önce beni sonra da kıvırcık saçlı bir hanımefendiyi eli boş gönderdi. esnafımız işi bilmiyor sevgili viktor. hem de hiç bilmiyor. pes etmedim ama. bir kaç adım uzaklaşıp bahariye’nin moda’ya uzanan boynuna şöyle bir bakıp geri döndüm.

 “kahvede mi yok” dedim bizim tembel esnafa.


türk kahvesi var beyim” dedi.


ne duruyorsun o vakit bir az şekerli” dedim.

babamdan miras girişkenlikle “bahariye’nin tek ve en güzel güneş alan yerindesin çayım yok diyorsun” diye muhabbete daldım. hayır, gönlüm ne kahve, ne de muhabbet istiyordu. sadece güneş. ilelebet güneş. daha önce söylemiştim. şimdi burada tekrar etmekte beis görmüyorum. üstad affetsin ama mutluluğun kahvaltıyla değil güneşle hem doğrudan hem dolaylı ama mutlak bir ilişkisi var.



şimdi işte sarı bir tramvay geçerken önümden güneşe doğru acemice bir sigara yaktım. acemice çünkü bu, yüz elli iki gün sonra ilk sigaram. bundan sonrasını ne zaman yakarım bilmem. çok sevdiğim için değil. bana güzel anılarımı hatırlattığı için içiyorum. bazen de bu muhteşem güneşin hatırına. ve çayın. ve kelimelerin. ve tabi ki müziğin.

esnafa döndüm.
esnafın çayı olmaz mı hiç? böyle böyle kaçırıyorsun müşterileri” dedim.
güldü. abi dedi (benden en az üç yaş büyük olduğu halde) tazelemem gerekti o yüzden çay yok dedim
ısrar ettim.
yedek demlik bulunduracaksın” dedim.
ses etmedi. nazikçe güldü yine.

ben bu olanları yazarken kahvemi getirdi. afiyet olsun deyip yanımdan ayrıldığı vakit bir fırtına koptu! ayak seslerinin moda’dan duyulduğuna dair bahse gireceğim çok hoş kokulu, kırmızı montlu kumral bir kadın geçti yanımdan. dikkatim dağıldı. ama ne dağılmak! sigarayı, yazmayı, kahveyi hatta dünyayı bıraktım. o andan itibaren dünyam bu gizemli kadın olmuştu. ne yazık ki yüzünü göremedim. hayal etmek zorunda kaldım. ki bu daha çok hoşuma gitti.

bir yetmiş boylarındaydı. atletik bir yapısı vardı. sporcu olabilirdi. en azından lise yahut üniversitede mutlaka sporla ilgilenmiş olmalıydı. köşeyi dönüp gözden kaybolana dek hakkındaki fiziksel ve ruhsal tüm tahlil ve tahminlerimi tamamlamıştım. misal sağ yanağında doğuştan kalma -ki o’na ayrı bir hava katan- küçük bir ben vardı. belli belirsiz bir iki de gamzesi. yine doğuştan olduğunu tahmin ettiğim, her kadının sahip olmak isteyeceği türden, hokka gibi diye tabir edilen çok güzel bir burna sahipti. yeşil gözleri, biraz kederli ama hâlâ aşka olan inancını yitirmemiş şekilde ümitvar bakıyordu. kumral saçları ne uzun, ne de kısa denilebilecek boyda, ensesinin biraz aşağısında omzunun az üstündeydi. ama ve sanki üzüntüden saçlarını kestiren tüm kadınlar gibi onunki de yeni kısaltılmış gibiydi. topuk seslerini tüm kadıköy’e  hatta dünyaya duyurmasının nedeni de bu kederli hali olabilirdi. o köşeyi döndüğünde sigaram kendi kendisini tüketmiş, güneş bulutların arasına girmiş ve kahvem soğumuştu. ama bu yolculuğa değerdi. bir yandan da düşünüyordum. oturduğumdan beri onlarca güzel kadın gelip geçmişti önümden. hatta bir kaçı ile göz göze gelmiş. karşılıklı gülümsediğimiz biri bile olmuştu. lakin bu kadındaki efsun hiç birinde yoktu. eskiden olsa amerikan filmlerindeki sahnelere özenti bir hareketle masaya bir miktar para bırakıp tıpkı bay c. gibi peşinden giderdim. ama bu kez sadece bu büyülü kadının hayalini kovaladım. 
yosun yeşili gözleri, gamzeli gülüşleri, kestane rengi saçları, kendinden emin, o asil yürüyüşüyle bitmesini istemediğim, tekrar tekrar okuduğum bir kitap gibiydi. ya o baş döndüren kokusuna ne demeliydi? zaten kadıköy'ü teyakkuza geçiren ayak sesleri ve o öz güvenli yürüyüşünden ziyade dünyamı ters çeviren o kokuya teslim olmuştum ilk önce. sanki görünmez bir trenin içinde seyahat ediyordum. içinde bulunduğum bu tren daha önce hiç görmediğim engin denizlerden, devasa köprülerden ve yemyeşil ovalardan olanca hızıyla geçiyor bu bende sevinçle karışık manasız bir hüzün oluşturuyordu. kulağımda daha önce hiç dinlemediğim bir müzik eşliğinde ruhum adeta bir alçalıp bir yükseliyordu.

tam o sırada dışarıdan bir ses abi dedi.
abi diye tekrarladı. kafamı kaldırdım. bizim tembel esnaf.
çayım taze. ister misin?

uyku sersemliğine benzer bir şaşkınlıkla bir esnafa, bir bulutların arasına saklanan güneşe, bir de efsunlu kadının gittiği yöne baktım. sessizce başımı iki yana salladım. aceleyle masanın üzerine bir miktar para bırakarak hayalimin peşinden koşmaya başladım.
.


16 Kasım 2017 Perşembe

kendime ve orta dünya’ya notlar

sony walkmanlerimizde kitaro dinlediğimiz günler ne güzeldi?

herkes mindhunter diyor ama the night of müthiş bir dizi. müthiş. “lostçular” final görsün!

her kış bir tanpınar romanı okumak istiyorum. bu kışın kitabı; huzur.

hayatımda ilk kez stefan zweig okuyorum. bu zweig’in değil benim ayıbım elbet. şimdilik üç kitapla başladım. gerisi gelecek. gelmeli..

uzun, ama çok uzun mektup yazasım var. bu sefer kuşlar kesin kıskanacak.

ölmeden bir okyanus göresim var. bu artık hint okyanusu mu olur yoksa büyük okyanus mu olur bilemem. onu kaderim belirleyecek.

anneyle çay içip sohbet etmek. en az onunla didişmek kadar güzel.

babaya özlem. tarifi zor. hani kar yağmıştır. soğuktur. ama elleri buz kesercesine. öyle deli bir soğuk. sonra sıcak bir yere girersin. ellerin ısınmaya başladıkça acı acı sızlar ya. işte öyle bir şey.


15 Kasım 2017 Çarşamba

insanias multas in libro

pessoa’nın huzursuz kitabını* tembelliğimden okumadığımı düşünürdüm hep. oysa bu pazar yeniden okumaya başladığımda anladım ki; o ruh haline, o karmaşaya girmekten korktuğum için okumamışım bunca zamandır. sonra kitabı ilk aldığımı söylediğimde -ki bundan yaklaşık dört yıl önce- sevgili doktorun sözleri geldi hatırıma.

 “dikkat et mithad efendi. çok fazla kaptırma kendini. çok fazla okuma. azar azar oku” demişti soğuk bir kasım akşamı. 

belki de bilinçatımda bu sözler yer etmişti. bilemiyorum. lakin bu okumadan çıkardığım başka bir anlam daha oldu. ben istesem de istemesemde bizatihi o ortamda yaşıyorum zaten. sabah dokuz. akşam altı. tıpkı soares gibi. muhasebecilik, sonsuza dek benim kaderim. iki kanatlı, kocaman iki camın arkasından küçük dünyamı izliyorum çoğunlukla. hayaller ve çeşitli düşünceler içinde akşamı zor ediyorum. işle ilgili basit hesaplar yapıyorum bazen. dönem dönem işler yoğunlaşınca pencereyi ve dünyayı unutuyorum. ama çok az oluyor bu. gün boyu, üç yol ağızlı sokağı inceliyorum daha çok. ismini ve türünü bilmediğim ağacın yapraklarının renk değiştirmesini. tek tük geçen insanları ve arabaları. sonra sokağın arsız, serseri, birazcık güneş görünce asfalta yayılıp yatan tembel köpeklerini izliyorum. ama en çok akşamüstü yer değiştiren kuşlar ilgimin odağı oluyorlar. burada delirmememi sağlıyorlar. özgürlükleri çünkü bana umut oluyorlar her seferinde. 
her akşam, hep aynı saatlerde geliyorlar. kafileler halinde, telaşla kanat çırpmalarını, birbirlerine çarpmadan, bazen simetrik uçuşlarını kıvançla izliyorum. aynı zamanda bir çocuğun heyecanı ile her seferinde sanki onları ilk kez görüyormuşum gibi, anlatılması olanaksız bir sevinç içinde kalıyorum. 
bazen onları niye bu kadar çok sevdiğimi düşünüyorum. net bir cevap bulamıyorum. belki diyorum hayal kurmama yardımcı oldukları içindir. çünkü ne vakit başımı göğe kaldırsam ve bir kuş görsem. hep bir hayal düşüyor aklıma. kendimi bildim bileli hiç dinmeyen uzaklara gitme isteğ meselai. bazen kapkara, yılan gibi upuzun bir trenle gidiyorum. dağları, ovaları, gölleri ve nehirleri aşarak karların ve yağmurların içinden geçip güneşe uzanır gibi. belki biraz yorgun ama huzurlu, hiç dinmeyen bir seyahat yapıyorum. bazen bir geminin burnunda, rüzgara ve hırçın dalgalara meydan okuyarak dünyanın bütün önemli boğazlarını geçiyorum. bazen de bir kuşun kanadında, tüm kafile ile birlikte bulutların ve mevsimlerin içinden geçip kışları afrikaya, ilkbaharda kuzeye uçuyorum.

ama ve lakin kısa sürede sert düşüşler yaşıyorum. iki pencerelik dünyama dönüş yapıyorum. yıllardır olagelen şeyleri şimdi olmuş gibi yeni farkediyorum. 
misal sabahları hep zamanında, tam dokuzda işimin başında oldum. ne beş dakika erken, ne de geç. hep onikiotuzda yemeğe indim. ve hep onsekizde bıraktım işi. dört buçuk yıldır hiç değişmedi bu durum. fakat sanki yeni bir şeymiş gibi bugün farkına vardım bunun! 
oysa hayatımda farkında olarak veya olmayarak adeta beynimi ve yüreğimi uyuşturup kendime empoze ettiğim öyle çok alışkanlığım var ki. ama ve lakin hiç biri gerçekten yapmak istediklerim değil. hiç biri.
.
üç aydır, öğlenleri buradaki tek kafeteryaya kahve içmeye geliyorum. sigara içmediğim halde soğuk sıcak demeden hep dışarıda oturuyorum. aslında olmazsa olmazlarımdan değil kahve. o da kendime meylettiğim basit alışkanlıklardan biri işte. bir de ofiste çayı çok içtiğimden değişiklik olsun istiyorum galiba.
ne var ki insanın değiştirebileceği şeylerin kısıtlı olması, bazı şeylerin elinde olmaması ne acı. bazı şeylerin, bir çay kahve ikame kolaylığında olmaması mesela canımı sıkıyor uzun süredir.

işte bu acziyete yazarak merhem sürmeye çalışıyorum ben de. lakin böyle derde neyler hekim misali bu esen, hem oldukça soğuk esen tepede  buz gibi bir masada, bir açıp bir kapayan güneşin sıcaklığı kadar tesiri oluyor ancak bu yazmaların.
vazgeçer gibi oluyorum her yılgınlıkta. ama bu da başka bir alışkanlık olduğundan olsa gerek bırakamıyorum.

soares ya da pessoa, “yaşam öykülerini yazabilenlere gıpta ediyorum” diyordu. ve ekliyordu; “ben olaysız yaşam öykümü, hayatsız hikayemi anlatıyorum”

oysa ben iyi bir anlatıcı olamadığım, anlatamadığım için yazıyordum daha çok. sanırım bir de unutulmamak için yazıyorum. belki bir iz bırakmak için. bu dünyadan bir mithad selim geçti desinler diye belki de. ama iyi ki yazıyorum. acılarımı çünkü bir tek yazarken sevebiliyorum. hayallerimi keza öyle. yazarken yaşıyorum. ve sadece yazarken anlıyorum kendimi. belki de bu yüzden anlaşılmak gibi bir kaygım yok yazmaya başladığımdan beri. çünkü ben aslında ve sadece yazarken yaşıyorum.
.
bir de kuşları çok kıskanıyorum..
.
.
*huzursuzluğun kitabı - fernando pessoa
.

14 Kasım 2017 Salı

14 kasım

bazen düşünüyorum da insanoğlu için tek bir seçeneğe mahkum olmak mı daha kötü yoksa hiç bir seçeneğe sahip olmamak mı?

mahallenin daha doğrusu civarın tek kahvesi. ya da sosyetik adıyla cafesi. bakımsızlıktan ve ilgisizlikten el değiştirdi geçen ay. korkarım aynı kaderi bu da paylaşacak. tıpkı bir öncekinde olduğu gibi bunda da ilk zamanlar ilgi ve hürmet zirvede. hoşgeldiniz efendimler, kahvenin yanında ucuz lokumlar, sahte gülümsemeler falan.
hangisi önce başlıyor farkedemiyorum. ilgisizlik mi yoksa kesat giden işler ve müşteri kaybı mı?
birbirini tetikledikleri muhakkak. 
ama ve lakin bu varoş cafenin değişmeyen ve benim de vazgeçmediğim tek güzel yanı muazzam güneş açısı. ruha ve bedene tam oturan güneşi. ellerimi ısıtan, yazma iştahımı artıran sıcaklığı.
.
bir sürü olumsuzluğuna rağmen sırf güneşinin hatırına yemeği yer yemez varoş cafeye adımladım. hem belki bir şeyler yazardım eski günlerde olduğu gibi. hiç bir şey yazamazsam, bugünlerde zor bulunası güneşin tadını çıkarıp sevdiğim şarkıları dinlerdim. 
terkedilmiş şehri andıran bu kimsesiz, sessiz mahallenin sokaklarında yürürken bunları düşündüm. başka şeylerde düşündüm. mesela seni. en çok seni.
bilmiyorsun.
.
bazen de diyorum ki; sadece iki seçeneğinin olması, griye yer olmaması insan hayatında çok büyük bir yük. çok..
.