29 Haziran 2017 Perşembe

acil

oldum olasi sevmemisimdir kamu binalarini. duygusuz ve insani bogan bir hava hissetmisimdir iclerinde her zaman. hele ki söz konusu hastane binalarıysa. her daim nefes almakta zorlanirim bu gri duvarlar arasında. bir de alabildiğine soğuk gelirler bana. ne var ki bu 40 derece haziranında serinletmiyor bu soğuk. 
.
şimdi işte. acil servisin bekleme salonundayım. kırmızı ışıklı panoda tüm hastalara acil şifalar dileniyor. başka acillere göre çok sessiz burası. garip. benim işim acil değil. hasta da değilim. düşünceliyim. çok düşünceli. on gündür, üç haftadır, iki aydır ve aslında yıllardır düşünceliyim. çıkmaz bir sokakta yürüyorum. çıkışın olmadığını bilerek. hem mağlup hem mağrur. duvara toslamaya az kaldı. umursadığım duvara çarpmak değil. bile bile ve niye hala yürüyorum. sanırım bunu düşünüyorum. dün izlediğim filmde nicole kidman ; "iş, düşüncenin baş düşmanıdır" dedi. çünkü üç işte birden çalışıyordu. unutmak istedikleri vardı. geçmişi vardı. ama geleceğinin olmadığını biliyordu. sadece kalan zamanını olabildiğince iyi geçirmek istiyordu. profesör arkadaşı ise işini ve eşini kaybetmişti. bu "arıza" kadını bulmuştu. mutluydu. ve sanırım mutlu öldüler....
ama biz mutlu değiliz doktor....
olamayız da...
oysa bu şekilde kusarcasına yazdıklarımdan mutlu olduğunu söyleyen arkadaşlarım var.  elbet iyi niyetlerinden şüphem yok. lakin görüldüğü üzere buram buram kasvet ve bulantı kusuyorum burada. eskiden arada iki güzel şey yazayım diye kasardım. sonra bunun beyhude bir eylem olduğunu gördüm. içimden ne taşarsa onu yazıyorum şimdi. açıkçası kimse umurumda değil. içim bu benim. ha dışım daha farklı. nasıl bir genetiğim varsa artık. içim dışım bir değil senin anlayacağın. bu iyi mi kötü mü bilmiyorum. hoş iyi ve kötü kavramını kaybedeli çok oldu. yine de fazla uzağa gitmemiş olacak ki kendimle kavgalarım devam ediyor...
.
acil servisteyim hala. ama beklediğim hasta başka bir serviste ameliyatta. yalnız olmadığını göstermek için toplandık. biraz sonra dağılacağız her birimiz bir yana. aslında o kadar yalnız ve benciliz ki...
o kadar.
.
mutlu değiliz doktor!

26 Haziran 2017 Pazartesi

patates

sabahın beş buçuğu. yeni mahallemde ilk bayram sabahı. tuhaf.
nasıl anlatmalı?
çölde suya hasret bedevi misali. ya da mecnun'un leyla'ya aşkı. yahut bülbülün güle yanması gibi. canım öyle patates kızartması istiyor ki. öyle. 
gözümden ve dahi en kılcal damarlarımdan akan uyku değil de her zamanki üşengeçlik. patatesi kızartamıyorum. TRT müziği açıyorum. solistler geçidi. neşe karaböcek. zekai tunca. emel sayın. lakin uykuda zihnime  dolanan şarkıyı bulmama yardımcı olamıyor hiç biri. son vakitlerde ne çabuk unutur oldum. az balıktan değil. yaşlılık da değil. yorgunluk. şimdilerde on yaşındaki çocuklardan dahi duyduğumuz. "hayat çok zor, çok yorucu bir şey anne! " duyanlara. duymayanlara. cengiz kurtoğlu. sonra adnan şenses. yüksel uzel. sibel can. solistler bitmiyor. geçip gidiyor. bir film şeridi gibi oysa ömür. cengiz kurtoğlu'ndan sonra İstiklal marşı. ve açılış. saat tam yedi sıfır sıfır. unutulmaz şarkılarda ise cem karaca. ama ben hala arıyorum uykumdaki şarkıyı.
umut fakirin ekmeği. 
ve de inanmak.
belki de sırf bu yüzden. sabahları işe giderken bir durak fazladan yürüyorum. sessizce ve ağır. spor olsun diye değil ha! hoyratça harcadığım zamanın kıymetini bilircesine. kimseye aldırış etmiyorum. ne şehrin gürültüsüne, ne de nefes almayı zorlaştıran çirkin beton yapılara. sadece gökyüzüne bakıyorum. bir umut kuşlar. bir parça bulut. sonsuz mavi. bizi kurtaracak olan. 
yoksa ne aşk. ne para! 



çünkü dün akşamüstü "mahallece aşka inanmıyoruz" yazıyordu kentsel dönüşüm canavarına teslim olmamış iki evden birinin duvarında. ben de buna inanıyorum. canım viktor. ben de buna. seni bilemem elbet. 
bu arada dün gece rüyalarımı yoran şarkıyı buldum sonunda
sonunda. 
uzun yola gider gibi..
.



19 Haziran 2017 Pazartesi

hazan

samimiyetine inanılan kısa bir cümle ne kadar yakınlaştırıyorsa iki insanı manasız bir hareket de aynı oranda uzaklaştırıyor. oysa şunun şurası ve hepi topu üç günlük dünya değil mi? 
hem dünya fani ölüm ani ya? 

dün akşam insanın içine işleyen müziğine hayran ve hatta hasta olduğum hazan mevsimi’nde cemal'e ne diyordu recep dayı;


 "evlat, bu dünya boş. her şey boş. önemli olan giderken arkandan hoş bir sada bırakmak.

hoş bir sada.
eyvallah Recep dayı. eyvallah.

16 Haziran 2017 Cuma

az

etrafımda daha az eşya olsun istiyorum. ve daha az insan. kalabalığa tahammül edemiyorum artık. eşyamın yarısını taşınmadan önce, kalan yarısını da taşındıktan sonra attım. hala atılacak bir dolu eşya, ıvır zıvır bir çok şey var. hissediyorum. 
bu sabah mesela 06:03 de uyanıp 18 yıllık kontratları, satış sözleşmelerini, sağlık karnelerini, garanti belgelerini, bilimum senetleri ve dosyaları yırtıp attım. keşke diyorum tüm hüsn-i zanımızla hayatımıza kattığımız lakin fevkalade yanıldığımız insanları da gecenin üçünde kalkıp bu çeyrek asırlık evraklar gibi atabilseydik. ama olmuyor. 
olamıyor. 
rehberden silmekle yitip gitmiyor hiç bir şey. gönül yarası geçse de izi kalıyor. dost diye bilip kardeş diye sevdiklerinin üç günlük, küçük dünya hesaplarındaki samimiyetsizliğine mi yoksa bu kadar kör ve saf olduğuna mı yanacağını bilemiyor bazen insan. sabahın dördünde azalmak istiyor sonra. buhar olup yok olmak. 
oysa boş. 
bom boş. 
her şey. 
her kez!
her dem..

işte ben tam bu satırları yazarken selâ verdi mahallenin imamı. mahalle eşrafından bir kişi vefat etmiş. ama tam anlayamadım. kimdir. necidir. hatun yahut er kişi midir? yaşlı mı genç mi. yalnız mı kalabalık mı. güzel mi çirkin mi, fakir mi zengin mi? 
ama ne önemi var di' mi? 
bitti gitti işte. sevabıyla, günahıyla. 
en çok da otobanda kamyon arkası yazılarına kapılıp gittiğimde dank ediyor bu kafama. sonu çoktan belli olan bir hayat için çok fazla ve gereksiz çırpınıyoruz. üzülüyoruz. ağlıyoruz. bazen ve hatta abartılı seviniyoruz. 
ama işte hayat tam da böyle bir şey diyorum sol şeritte kilometre kadranını zorlarken. 

hem hayatın bizatihi kendisi çelişki değil mi zaten? 

yaşam ve ölüm. 
gece ve gündüz....

belki de salt bu yüzden sevgilim;
az'altmak lazım..
 az'almak.

15 Haziran 2017 Perşembe

dolu

önce güneş açtı sonra gök gürledi nihayet doluyla karışık yağmur yağdı yahut yağmurla karışık dolu sonra yine güneş açtı ben ölmek istedim yok hayır tam olarak öyle olmadı önce ben ölmek istedim güneş zaten hep vardı evvela hava karardı gök gürledi sonra dolu bastırdı peşinden de yağmur ama gök öyle gürlüyordu ki korktum ölmekten vazgeçtim sonra güneş açtı ben model dinlemek istedim yok yine olmadı aslında bir şiir yazmak istedim cansever'in hatırına, hilmi bey'in ruhuna lakin son vermiştim bir kış gecesi o zaman en iyi bildiğim şeyi yaparım dedim ve seni özlemeye başladım lakin öyle bir özlemek ki adını unuttum yemin ederim işte o vakit gerçekten ölmek istedim ama öğle arası uyuyamadım dışarıda zerzevatçı yeni mahsül satarken önce bulutlar kapladı ruhumu sonra gök kükredi aniden etrafa kırmızı mavi ışık'lar saçıldı kuşlar kaçtı ben kaçamadım ıslandım çok ıslandım ama özlemekten vazgeçmedim yemin ederim
.