29 Nisan 2017 Cumartesi

gramafon

ikinci seferdir zorla antikacılara sürüklüyor beni. oysa üniversiteden beri tanırım o'nu. böyle bir merakının olduğunu bilmezdim. sözünde durmayıp beyazıt ana kapıda bizi kaç sefer ektiğini,  iyi bir kaleci olduğunu ama kötü niyeli olmadığını, bizlerin nefret ettiği iktisatın mikrosunu da makrosunu da su gibi içtiğini, tesbihlere ve güzel kadınlara olan zaafını, tavlayı çok iyi oynadığını, bamyadan nefret ettiğini, her zaman her yere sağ ayakla girip çıktığını, merdiven altlarından geçmediğini bilirdim. ama antika merakını bilmezdim.

çılgın kadıköy kalabalığında mecbur seferi oldum yanına. o, yeni evi için 17.yüzyıl osmanlı sanatının güzide parçalarına, altın varak aynalara, masif kaplama masa ve diğer mobilyalara bakarken ben yalnız bir şeye baktım.
gramafonlara. 


hep merakım olmuştu ama sahibi olamamıştım bir türlü. sayesinde belki bir gün gramafonum olurdu. 
oysa hiç anlamam. sadece hiç durmadan çalsın istiyorum. deniz gören bir dağ evinde. öyle bir hayalim var. mevsim rüzgarlarının kapısından hiç ayrılmadığı. kırlangıçların geçiş güzergahında. bulutlarla dost, güneşle barışık, sardunyalara bezenmiş bir ağaç ev bahsettiğim.
hem bir ara, evin önüne denizi ve bulutları tam karşıdan gören tahta bir bank da yapardım. 
iki kişilik. 
belki sen gelirsin diye. 
hem belki diyorum bir gün. tıpkı forrest gump'ta olduğu gibi. bu bankta yanıma oturursun ve ben sana herşeyi anlatırım. en başından. evet.
bazen de yaşlı gramafonu dinlendirip sadece caro emerald dinler, bulutlara doğru dans ederdik. 
böyle basit, sıradan hayaller. 

yirmidokuz nisan istanbul'u.
açık, az bulutlu.
16:44

28 Nisan 2017 Cuma

mercimek çorbası

yoruluyor insan. neden yorulduğunu bilmiyor. sadece bildiğini sanıyor. küçük mutluluklar arıyor.

iş çıkışı, yeni sulanmış bahçe kokusu. ismini bilmediğim güzel rayihalı çiçekler sonra. bir özlemi çağrıştırıyor. bulamıyorum. belki de bahçivan olmalıymışım. belki sonraki hayata! bilemiyorum..

bugünlerde. kitap okuyamıyorum. duvar yazıları okuyorum. akşamına unutuyorum ama.birini unut-a-madım. gri zemine, siyah büyük harfler.

"herkeZ bir yere sahipken gönlümde senin ülken vardı."

herkes'i belki bilerek yanlış yazdı. belki bilmiyordu gerçekten. ben cümlenin şatafatına kapıldım. ilk kez bir imla hatasına takılmadım.

ama herkes sinirli. herkes aceleci. kimse beklemek istemiyor.
ne çok kırmızı ışık var!

şehirde. cuma kaosu. bostancı metro'da açılan dolmuş kapısından içeri dolan nefis koku. mercimek çorbası. 

ama en çok. hastane durağındaki mavi montlu, siyah etekli, esmer genç kadın. güneşi karşısına almış, bu dünyanın umudu gibi duruyordu. en azından benim için. sizi bilemem..

.

26 Nisan 2017 Çarşamba

beni bu güzel havalar..*

memlekete ve bizim şirkete bahar gelince kimi her bahar aşık olduğundan dem vurur, kimi göçmen kuşlardan bahseder. bense istisnasız orhan baba'yı anarım böyle güzel havalarda. hayır şarkıcı olanı değil. şair olanı.

inanmayacaksın ama sevgilim bazen hayat bile bulutlar üstü oluyor böyle güzel havalarda.

hem orhan veli diyorum ne güzel adam. tom waits, leonard cohen falan. tezer özlü ile birsen tezer'i daha önce söylemiştik zaten. ne şahane kadınlar.

ama orhan veli diyorduk....
bundan tam üç bahar önce okuduğum nahit hanım'a mektuplarından (yalnız seni arıyorum) sonra daha bir güzel gözüktü gözüme. ve bugün o'nu bir dost meclisinde yine cahit sıtkı ile karıştırdılar. üzüldüm. dayanamadım. ukalalık yaptım. yolun yarısı diyen şair cahit sıtkı ve 46'sında öldü. garip'im orhan veli 36'da vefat etti dedim. kötü kötü baktılar. "iyi anladık be" der gibi.

öğlen yemeğini yemedim. birsen abla'ya sığındım. balıkesir şarkısını dinleyerek varoş cafeye geldim. sinek avlayan yılışık esnafa bi'orta kahve söyledim. nasılsa az şekerli söyleyince de orta getiriyor. duramadı sırnaştı yine. "hemmen abim dedi iki avucunu birbirine sürterek. "yoksundur epeydir" diye de devam etti. duymazdan geldim. başımı hayır anlamında yukarı kaldırıp müziğe ayar verdim. önceki yaz aşık olduğum ezginin günlüğü-rüya şarkısı çalmaya başlamıştı çünkü. ağaç dallarının arasından seken güneşle ruhumu, telefonumda çalan şarkıyla bedenimi, hafif esen rüzgarla zihnimi eşleştirip dünyadan ayrıldım bir süreliğine!

döndüğümde kimi bahar geldi dedi yine, kimi yaz. öğle sonrası açan güneşe aldanarak.
oysa bana sorarsan gelen sadece mayıs.

düşündüm de geçen sene tam da bu vakitler iyi değildim. ama güzeldim!
hem hatırlıyorum dün gibi.
evet evet eski yazılara bakmaya gerek yok. misal şu an yanı başımda duran tomris uyar'ın gündökümü vardı yine.
ve barbaros bulvarından beşiktaş'a inerken türlü düşünceler kafamda.

hafız aramıştı. "takma kafana be olm" demişti.
ama takıyordum. elimde değildi.
sonra marmara denizi. bir adet vapur kenarı. yanında nefis bir de rüzgar.
ve özgür kuşlar.
ve tabi ki o kadın. 
yeşil gözlü, parlement mavi elbiseli, okyanus hüzünlü o kadın. 
ben beynimi, o ise tırnaklarını kemiriyordu.
iyi değildim ama güzeldim.
peki ya şimdi?

şimdi? 
bana sorarsan sevgilim; gelen sadece mayıs. sadece mayıs..
.
.
* orhan veli - güzel havalar
.
.


23 Nisan 2017 Pazar

bir pazar hayali

normalde böyle güzel hafta sonlarında insan sevdikleriyle beraber deniz kenarında bir çay bahçesine gider. "garson bize 2 çay. biri açık" der. yahut 'moda'ya ayak uydurup açık büfe bir kahvaltı söyler adalar'a nazır.

ama ben hiç bir şey yapmak istemedim bu sabah.
sadece bundan iki yıl sonra aşağıdakine benzer cümleler kurmak istedim.
sadece bunu!


"iki yıl kadar önce köye yerleşirken yapmak istediğim tek şey vardı: bir şeyler yazmak. çok küçük bir hayat. en temel olanlarla yetinerek; zeytin, zeytinyağı, şarap, çay, balık, pirinç ve o köyün ekmeği, sebzeleri.." *
.
.
* içeriye bakan kim - mehmet günsür
.
.

22 Nisan 2017 Cumartesi

9. mektup

hani bazen, bazı kelimeler dilinin ucuna gelir de söyleyemez insan. yazamaz bile. ya kelimelerin doğruluğundan emin değildir. ya da kendi gibi emin olduğu kelimelerin yanlış anlaşılacağından korkar.

biliyorum. sana bir açıklama borçluyum. ama nasıl yapacağımı bilmiyorum. oğuz abi yaşasaydı o'na sorardım belki. ama oğuz abi yok. tezer hanım yok. madak zaten kuşları bize bırakıp gitti. gördüğün gibi benim kimsem yok müjgan!

sabah yine erken kalktım. baktım nefes alamıyorum. gitmem gereken işe gitmedim. sahile indim. kalamış'a. bir sürü kuş fotoğrafı çektim. kayaların üzerine oturdum. rüzgarla güneşin bedenimi sarmasına izin verdim. dalga sesleriyle biraz olsun huzur buldum. oysa yıllar var ki gelmemiştim buraya. kendime ne çok kötülük ettiğimi buraya gelince anladım. sana haksızlık ettiğimi ise dün gece üç ayrı rüyada seni gördüğümde anladım. üç ayrı rüyada çünkü. ne vakittir uykularım artık üçe bölündü. ben kaç parçaya bölündüm onu bilmiyorum. ama sayamayacağım kadar çok. sayamayacağın kadar fazla.

şimdi sahilde yalnızca sezen dinliyor. sadece seni ve geceki rüyaların anlamını düşünüyorum. cevap bulamıyorum. belki senin bir cevabın vardır?

son tahlilde bu mektup senin. en latin harfleriyle, kısa ama devrik cümleleriyle, yorgun ama en samimi kelimeleriyle, virgülüyle ve noktasıyla senin. uzun efkarlar, derin hüzünler benim.
.
kalamış, 22.4.2017

16 Nisan 2017 Pazar

ahh ediyor bir gül için. şu bülbül bana benziyor*

hayat hikayelerini hep sevdim. bayılarak okudum her defasında. ama iş kendi hikayemi yazmaya gelince duraksadım hep. elim kaleme gitmedi. yeditepe istanbul'da yusuf'un önem'e söylediği gibi kendi hikayemi beğenmediğimden değil de nasıl yazacağımı bilemediğimden bekledim. ama bu sabah ne oldu bilmem. içim dolu bir şekilde hem de çok erken kalktım. aslında üç haftasonudur böyle. oysa hafta içi sürünerek, zor kalkıyorum yedide. günlerce, gecelerce uyumak için hafta sonunu iple çekiyorum. sonra hoca sabah ezanını okumadan gözlerim beyaz tavanda. bu sabah da öyle oldu. gözlerimi açtığımda saat 05:03'tü. güneşin doğuşunu izlemek isterdim. ama yaşadığım yerde bu mümkün değil. etrafım beton binalarla çevrili. kuş sesleri de olmasa yaşadığımın farkına varmayacağım. bilemiyorum. belki gelecekte bu mümkün olabilir. sadece güneşin, kuşların, balıkların, ağaçların ve rüzgarın hayat bulduğu bir yaşam alanı diyorum. en büyük hayalim. kim bilir? ben bilmiyorum.
hayallerimiz ama iyi ki var. kitaplar. ve mektuplar sonra..
.
uyku tutmayınca biraz kuşları, biraz şehrin pazar sessizliğini ama en çok kendimi dinledim. kendimi, kendime şikayet ettim. sonra uyumuşum. kadrolu kargamız rafi'nin iğrenç sesine uyandım tekrar.
balkona çıktım. yaz görünümlü bir nisan havası. bir kaç kedi, üç beş kuş dışında yaprak kımıldamıyor. bir de oy kullanmaya giden yaşlı insanlar. gençler çünkü uyuyor hala. içeri girdim. çay suyu koydum. televizyonun radyosunu açtım. slowtime. anlamadığım yabancı sözler, hafif müzikler. kafam karışmıyor böylece. hatta dinlendiğim bile söylenebilir. 
milena'ya mektupları aldım elime. ilk mektuptan yeniden okumaya başladım.
ikinci mektup bitti. sabahki yazma şevki yeniden doldu içime. kitabı kapadım.
bir şeyler. çok şeyler yazmak istedim. 

ama güneşi de görmek istedim. çaydan vazgeçtim. aceleyle dışarı attım kendimi. asansördeyken evin kapısını çekip çekmediğim aklıma takıldı. normalde stop düğmesine basar geri dönerdim. dönmedim. girişte yönetici cezmi beyle karşılaştım. oy kullanmadan dönüyormuş. "hayırlı olsun" dedim. 
"siz de mi gidiyorsunuz" diye sordu. akşam gideceğim dedim. 
cadde boyunca yürüyerek güneşi güzel olan bir kafeye geldim. ilk kez kahveyi sütsüz söyledim. güneşi kucaklayan bir masaya kuruldum. canım tütün çekti. 6 ay önceki paket çantamdaydı. içmedim. anneme söz vermiştim çünkü. içimde çalan müziği susturup telefondaki şarkıları sıra ve şarkıcı gözetmeksizin karışık dinlemeye başladım.
.
hayat hikayesi demiştim. insanın kendini anlatması zor. girişi belli olmayan devasa bir bina gibidir insan hayatı. karışık. anlamak, anlatmak için önce girişi bulmak lazım...

komşu ailelerin, yaramaz çocuklarına örnek gösterdiği uslu, içe kapanık bir çocuktum ben. askere gidene kadar da böyle oldu hep. on yıldır durmaksızın ve bu kadar çok yazıyor olmamın sebebinin bu kapanıklık olduğunu düşünüyorum bazen. yıllardır söyleyemediklerimi, içimde tuttuklarımı asfaltın orta yerinde patlamış su borusundan fışkıran sular gibi ortaya saçmamın başka izahı olamaz.

hikayemi anlatacaksam eğer özlem'den başlamalıyım. benim ve hatta sınıfın geri kalan 22 erkeğinin hikayesi özlem'le başladı çünkü ilkokulda. doğrusu benimkine özlem'in yanında bonus olarak hafız ve fiko'da eklendi. üst katımızda oturuyorlardı. aynı fenni sünnetçide sünnet olup aynı ilk ve orta okula yazıldık. aynı derede yüzdük. aynı erikleri çaldık.(allahım sen affet)

özlem diyordum evet. sınıfta üç sıra gerimde ve çaprazda oturunca arkaya dönmek için sebep bulmak zor oluyordu her seferinde. rüyalarımda görmek istiyor, her gece yatmadan onu düşünüyordum. ama göremiyordum. oysa hafız benim gibi yaptığını ve gün aşırı gördüğünü söylüyordu. fiko'ya sordum. "ben de göremiyorum" dedi. bir gün hafızı sıkıştırdık. yemin billah etti.  "haftada 3 kez görüyorum olm" dedi. inanmadık. abisi fikoyla birlik olup dövdük herzeyi. biz göremiyorsak o da görememeliydi çünkü. neden sonra orta ikide itiraf etti. bir kez hayal meyal görmüş bir daha da görememiş.
özlem, başta bizim üçlü tayfa olmak üzere neredeyse tüm sınıfın aşık olduğu, anne-babasından çok 1 c'nin hatta okulun göz bebeğiydi. bu arada tüm sınıf aşık derken erkekleri kastediyorum elbet. hem aşk değil de başka bir şeydi bu. şimdi üç yaşındaki veletlerin bildiği fırlamalıkları, her boku da bilmezdik ayrıca. bir hoşlaşma, bir iç gıcırdaması diyelim.
işte özlem bu sınıfın pırlantası idi. biz de ağır işçileri ümit yaşar oğuzcan misali. her gün, 24 saat onu düşünürdük. ama camp nou'da barcelona karşısına çıkmış ümitsiz alt sıra takımı gibi olduğumuzdan üçümüzün de aynı kızı sevmesini pek dert etmezdik. hem sınıf farkı vardı bi'kere aramızda! özel okul furyası olmadığı için daha o vakitler, zengin ve yoksul aynı okullardaydık. aynı siyah önlük, aynı beyaz yakayı giysek de en güzel olmasının yanı sıra sınıfın en bakımlısı, en güzel defter, kalem ve silgilerinin sahibiydi özlem. ha allah'ı var şimdi kalemtraşı da çok güzeldi. yalan yok. neticede özlem bir bey kızı, biz barış ağbi'nin osman'ı. özlem ay parçası, bizler birer deli oğlan. doğrusu; özlem de güzel kızdı hani. şimdi ne yapar ne eder bilmem. ben unutmadım. o bizi unuttu mu bilmem. ama bilmese de bizim hikayemizin bir parçası olmayı başardı.
neticede özlem'lerim olmasa belki hiç yazmazdım. belki çok az yazardım. iyi ki özlem'lerim var diyorum o yüzden. iyi ki...
.
ilk yıllarda olduğu gibi sonraki yıllarda da çok dikkat çekmeyen, her gün okula gidip gelen, derslerine zamanında çalışan teşekküre yakın takdirden uzak sıradan bir öğrenciydim. ama yıllar sonra mesela facebookta fotoğrafımı gören lise arkadaşım türkiye'yi avrupa birliğine almışlar gibi çok şaşırdı. hal ve hareketlerim gibi tipim de değişmişti çünkü. sen misin olm bu? dedi. evet dedim. inanmadı. görüntülü aramak istedi. siktirgit dedim. ikna oldu. bir hafta sonra lise organizasyonu düzenlediler. beni de çağırdılar. gitmedim. eski ben olsaydım giderdim. ama ben eski ben değildim. ukalalıklarına ve kibirlerine dayanamaz ağzıma geleni söyler beşinci dakikada çıkar giderdim. hem beş dakika için değmezdi.

aslına bakılırsa sıradan hayatım çok fazla değişmiş değil. eskiden okula gidiyordum. şimdi sabah işe gidiyorum, akşam eve dönüyorum. her pazar sabahı önce market alışverişine sonra da kadıköy'e, sözde kahve içmeye gidiyorum. aynı tarz filmleri izleyip aynı tür kitapları okuyorum. yenisini bulana kadar hep aynı fransızca şarkıları dinliyorum. işe gidip gelirken, markette alışveriş yaparken hep aynı yüzleri görüyorum. garip bir şekilde iş arkadaşlarım değişiyor ama yol arkadaşlarım değişmiyor. her şeye alıştığı gibi buna da alışıyor insan. her şeye alışıyor.

alışmak demişken babam ölüm yatağında yatarken o öldüğü zaman ben de öleceğim sandım. dayanamazdım. çünkü daha önce hiç babam ölmemişti. hem çünkü insan her şeye alışırdı, dayanırdı. ama babasını ....
yedi ay, yirmi üç gün boyunca her geçen gün bir öncekinden daha çok eridi. sonra işte yağmurlu bir yaz günü dünyanın bütün ışıklarını kapattılar. her yer karardı. babam öldü. ben ölmedim. alıştım! ama çok özledim. özlediğim her gün yazdım. yazmadığım her gün özledim. bu yazdıklarımı okusa ne derdi bilmem. gidince soracağım!

babamdan sonra çok şey değişti hayatımda. en çok da işlerim. bir ara her mevsim iş değiştirir olmuştum. kafamı bozdular mı sorumluluklarıma, eldeki avucumdakine bakmadan istifa ediyordum. ilginçtir ülke ve insanlar kriz kriz diye ünlerken ben ertesinde iş buluyordum. bir iki üç derken bu güven de oturunca çoğu zaman incelmeden kopardım iş yerlerimle bağımı. ceketimi alıp çıktım. hiç istifa etmemiş olanlara tavsiye bile edebilirim. çünkü ve zira o beş parasız ama 'dünyanın sahibi benim' pozunda özgürlüğe kanat çırpmanın hissi anlatılmaz, paha biçilmez. sadece yaşanır. bir de tabi çamaşır değiştirir gibi her mevsim iş değiştirmek hayatımı külliyen değiştirmekten kolay geliyordu o zamanlar. son yıllarda biraz akıllanıp uslandım gibi. hani insanlar yaşlanınca çocuklaşır derler ya. sanırım benimki de o hesap. uslandım! daha da içe kapandım.

eskiden bir şeylerin olmasını beklerdim. ne olduğunu bilmediğim ama hissettiğim güzel şeyler, hayatımı değiştirecek herhangi bir şey mesela. ama hiç bir şey olmazdı. şimdi artık beklemiyorum hiç bir şey. hissetmiyorum da. yine bir şeyler olmuyor. oysa benim gibiler için imkansız olmasına rağmen uzun yıllar başka türlü bir hayatımın olabileceğini hayal ettim hep. gerçeklerden kaçtım. yüzleşmek zorunda kaldığımda ise en yakınlarımı suçladım. haklı olduğum taraflar çok olsa da olan olmuş, ölen ölmüştü. bunu anladığımda otuz beş yaşındaydım. çırpınmak faydasızdı. uzunca bir süre elimden kayıp giden hayatım için üzüldüm. galiba biraz da acıdım kendime. sonra işte bekir'i tanıdım. önce kader'i sonra masumiyet'i izledim. oysa önce masumiyet'i sonra kader'i izlemeliymişim. olsun. sonuç tek ve aynıydı. kaderimiz belliydi. eğip başını usul usul yürümekten başka şansımız yoktu!..

o günden sonra mesela daha az görüşür oldum etrafımdakilerle. 
az sayıdaki dostlarımın sayısını biraz daha azalttım. artık on beşte bir her pazartesi anneme gidiyorum.  zaman zaman incir çekirdeğini doldurmayacak meselelerden maraza çıkarsa da aramız fena değil annemle. fiziğimden ötürü hep babama benzetirler beni. oysa ben huysuzluğumdan ötürü kime benzediğimi çok iyi biliyorum. "ben yaşlanınca senin gibi olmayacağım" diyorum. anneye öyle söylenmez taşkafa diyor şakayla karışık. önce enseme vurduğu şaplak sesi sonra hüzünlü kahkahalar yankılanıyor baba ocağında. beraber gülüyoruz. çay içiyoruz. bazen kederleniyoruz birbirimize göstermemeye çalışarak. komşularını anlatıyor bana, televizyonda sevdiği programları bulmamı istiyor. beceriksiz olduğumu bildiği halde belki bir gün denerim diye erik ve vişne kompostosunun tarifini yapıyor sonra. benim anlatacak çok fazla bir şeyim olmadığı için erkenden uyuyor. kimseye anlatamadıklarımı oturup buraya yazıyorum ben de.

son tahlilde; çok iyi bir insan olduğumu iddia edemem. lakin kötü olduğumu da söyleyemem. ama ve galiba şu dilimize pelesenk, teşbihlerimize klişe olan  "özünde iyi bir insanım" galiba! fakat yine de ve farkında olmadan kırıyorum sanırım bazen bazı insanları. ya da insanlar çok alıngan. ya da bazen ben çok alınganım. 
en sevdiğim yazar ayfer tunç'un, en sevdiğim hikayesi suzan defter'in, en sevdiğim kahramanı ekmel bey; "unutulmayacak bir iz bırakan adamlardan değilim" derken. unutulmak istiyordu okunur okunmaz. ama sen beni unutma okuyucu. unutulmak çünkü kötü. eminim ekmel bey de unutulmak istemezdi. belli ki şartlar denen vahim şey söyletmişti bu kelimeleri o'na da. hem iz bırakma konusunda bir farkım olmasa da ekmel bey'den sen beni unutma yine de unutma sevgilim okuyucu.
bu arada hak demişken, pazarın hakkını pazara vermeli. yıllardır sıkıldıkça, nefes alamadıkça pazar günlerine bok atıp durdum. oysa tüm sorun bendeydi. içimde. insanız sonuçta, kabullenmesi zor. ama şimdi itiraf vakti. pazarın hiç bir suçu yok. bütün kabahat benim.
ve kalbimi kıranları ben affediyorum şimdi tüm yüreğimle. umarım kalbini kırdıklarım da beni affeder.

diyeceklerim şimdilik bu kadar..

ha bi'de kuşlara iyi bakın.
.
.

* batan gün kana benziyor-necdet rüştü efe
.
.

14 Nisan 2017 Cuma

duvara karşı

güneşe karşı. dolu dizgin gidiyoruz. yeleleri sırtında bir kısrak gibi. kimseye aldırış etmiyoruz. trafikmiş, istanbulmuş, yol ve hava durumuymuş. her şeyden ve herkesten bağımsız. öyle vurdumduymazız. pencereden içeri dolan poyraz da alıyor bundan nasibini. kuşlar gibi özgürüz. çocuklar gibi şeniz. mahalledeki arkadaşlarımı hatırlıyorum aniden. özlüyorum. yadik'i, muzo'yu, ıssız'ı, hafız'ı, fiko'yu. geri gelmeyecek olanın hüznü doluyor içime.

sonra birden bir kadın çığlığı dolduruyor dolmuşun içini.

şoför bey yavaş. öldürcek misin bizi.

şoför ses etmiyor. daha fazla abanıyor gaza. ben o sırada şoförün hemen sağında başka gezegenden gelmiş gibi ama dünyevi düşünceler içinde, tepkisiz güneşin gözünün içine bakıyorum.
bir kaç gündür huzuru lhasa de sela'da bulmuş ve bu akşam da işten çıkmadan dokuz şarkısını kaydetmiştim telefona. bir yandan o'nu dinliyor öte yandan günsür'ün daha önce iki kez okuduğum kitabının altını çizdiğim kelimelerini okuyordum. ama kadın hiç susmuyordu. 

şoför ayağını gazdan kesmeden cevap vermek zorunda kaldı. 

talisca'nın dün geceki maçta boş kaleye gol yapamadığı kafa vuruşu gözümün önüne geldi. 

ablacım, saatli gidiyoruz. dakikaya yetişmeliyim dedi şoför tüm gençliğiyle.

saat mi önemli bu kadar insanın canı mı diye sordu kadın. 

şoförden yine ses çıkmadı. 

haklı. doğru söylüyor dedi arkalardan bir teyze. bir iki cılız erkek sesi de onları destekledi. 

geçen yaz deniz kıyısında, güneyde bir köyde tatil yaparken kendime yazıp gönderdiğim mektubu çıkarıyorum. bu kış, bu mektubu yeniden okuma isteği sık ve olmadık zamanlarda geliyor. bu gece de nedense öyle oluyor. "evdeki şeylere mektup" diye başlıyor. bir kez daha okuyorum..*

poyraz yüzümü yakmaya başladı. pencereyi kapadım. başımı dolmuşun camına dayadım. yorgun, uykusuz ve beşiktaşlıydım.

talisca kafayı düzgün vursa maç 2-0 olacak. kalecimiz fabri belki o hatayı yapmayacak. biz beşiktaşlılar bu kadar üzülmeyecektik.

kadın inince plakanı alıp şikayet edeceğim seni dedi. 
evet şikayet etmeli sizin gibileri dedi başka bir adam
duraktan çıkınca adım adım gelip sonra dakikaya yetişiyoruz. olmaz böyle birader dedi ahmet mekin jargonuyla. biraz babacan. biraz kulak çekerek.

şoför ilk kez geri adım attı. haklısın abi kusura bakmayın dedi. 

kadın ve yandaşları bu kez daha çok çullandılar genç şoföre. 
haklısın demekle olmaz. yavaş gideceksin. kurallara uyacaksın. can taşıyorsun sonuçta. 

lhasa ne güzel kadın. ne de güzel söylüyor. muazzam bir buğulu ses.

tamam abla kusura bakmayın. uzatmayalım isterseniz. germeyin beni daha fazla.

böyle bir kaç kişi çıkışınca yola geliyor bunlar dedi arkadaki teyze. ama insanlar her zaman destek vermiyorlarmış. bunlar hep böyleymiş. memleketin çivisi çıkmış. 

şikayet edicem hepsini şikayet edicem dedi çığırtkan kadın.

şoför'ün arkasındaki kadına dönüp eee yeter bee demesiyle dolmuşa bindiğimden beri ilk kelimem olan kaptan dikkat ünlemem birleştiğinde büyük bir gürültü koptu.
gözlerim karardı. 
babamı özledim. 
yadik'i, muzo'yu, ıssız'ı, hafız'ı ve fiko'yu.
.
.
* mehmet günsür - içeriye bakan kim
.


10 Nisan 2017 Pazartesi

güneşli pazartesi

cafe nero diyorlar. etraf liseyi kıran ergen dolu. mütemadiyen konuşuyorlar. hiç susmuyorlar. piraye'nin sırnaşık kedileri gibiler. rahat bırakın beni diyorum. dinlemiyorlar. oysa biraz güneşlenip gideceğim. arada muzlu çikolatalı pasta. sütlü kahve. böyle hüzünlü günde çay içmemeli insan çünkü.
.
bu bağlılık, bağımlılık konusunu da bir daha düşünmeliyim. alt tarafı teneke parçası. trafikten, kalabalıktan nefret edersin zaten diyorum içerden içerden. züğürt tesellileri işe yaramıyor. bir sigara olsaydı şimdi. ergenlere bakıyorum. soluma dönemedim. boynum ve omzum tutulmuş yine. farkında değilim. sağımda motorcu bir abi. çok güzel sigara içiyor. abinin iki fırtından seken dumanlarla yetiniyorum. 
.
denizle aramda, deniz otobüsleri. ilginç, hiç martı yok. sesleri var uzakta. sanki ada'dan geliyor. güneş jose ile santa kıvamında. bir gemim bile yok. ama deniz görmem lazım. nefes almalıyım. isteğim var kalkasım yok.
.
iskele 4'de yorgunum. bulutlara uzak. güneşe yakınım. teşbihte hata olmasın. ya da olsun. kime ne? lùzumlu, lùzumsuz bir çok eşyanın fırlatılıp atıldığı arka balkon gibi karmakarışığım bugünlerde. şeytan aklımı çelmeye çalışıyor. gözümün önünde kaz dağları. ama ve aslında o da ümidi kesti benden. biliyor kımıldayamayacağımı. eğleniyor dürzü. ama gitmeli. güneş bulutlara yenildi. ben kime ve neye yenildim bilmiyorum. üşüyorum.
.
iskele 3'ten insanlar iniyor. yorgun,dikkatli ve ağır adımları. anakaraya çıkınca tuhaf bir tedirginlik. sanırım ada yolcuları. birbirlerine saygılı, güzel giyinen insanlar. eski istanbul nasıldı acaba?
.
bazı insanların beden dilini hiç sevmiyorum. kibirli oturuşlarını misal. belki de yanılıyorumdur. bilemiyorum. nazan öncel dinlemek istiyorum sabaha kadar. 
.
belki sonra yine yazarım.
üşüdüm şimdi.
.

4 Nisan 2017 Salı

cadde-i kebir

güzel olduğu kadar kibirli. yürüyüşünden belli. güzelliğinin de farkında ayrıca. bunun verdiği özgüven ve gururla yürüyor atatürk caddesinde. sanırsın monaco prensesi. lakin yine de ölçülü adımlarla geçiyor caddeyi. ne çok hızlı. ne çok yavaş. ömrümüz gibi. olması gerektiği gibi. fakat çok canlar yakmış belli. bu gidişle çok da yakacağa benziyor. öyle bir gülüşe ve havaya sahip olsaydım ben de deler geçerdim ozon tabakasını yalan yok şimdi. sabah trafiğinde, dört beş dakika beraber gidiyoruz. o yaya, ben otobüste. sanki izlendiğinin farkında. ama farketmemiş gibi davranıyor. ben de farkettiğimi, farkettirmemeye çalışıyorum. telefonla konuşuyor iki dakikadır. değişik, havalı beyaz bir mont var sırtında. düzgün bacaklarında asker yeşili bir etek dizlerinin hemen üstünde. ve bordoya çalan kahverengi pabuçlar. biz yelkenli değirmen durağına yanaşırken o eliyle bay bay işareti yapıp sağdaki caddeye döndü. küstah ama güzeldi.

2 Nisan 2017 Pazar

bi'kaç cümle yazmak istedim bugün

pazar günleri hayatın çizgilerini yeniden çiziyormuş gibi hissediyorum bazen.
sevdiğim filmleri yeniden izliyor, kitapları tekrar okuyorum. aslında hep aynı şeyleri görmeme ve okumama rağmen her defasında daha önce fark etmediğim yeni bir şeyi de fark ediyorum. keşke hayat da filmlerdeki ve kitaplardaki kadar kolay, sade ve yalın olsa diyorum işte o zaman. 
esnek olsa bir de onlar gibi. ya da ve mesela geriye sarma imkanımız olsaydı bir film şeridi ya da zaman makinesi gibi. böylece daha önce altını çizdiğimiz yerleri daha dikkatli geçip keşke demek zorunda kalmasaydık. keşke!

bazen de tek derdi hissedilir derecede ısınan havalarda apartman bahçesine inip lak lak etmek olan ablaları kıskanıyorum.
yemin ediyorum.
bak yemin verdim.
misal az önce yine bir apartmandan apartmana muhabbetine kulak misafiri oldum. 

-medihanım bahar geldi artık
-evet bu sefer gerçekten geldi sanki
-bahçeye ne zaman çıkıyoruz
-böyle devam ederse yarın çıkarız bedianım.
........

benim derdime bak ablaların derdine bak.
reva mı?

herkesi yorgan-döşek yapan bahar gribi tam beni teğet geçti derken. iki gündür zaten tatsız olan hayat iyice çekilmez oldu. en çok şu iki günlük muazzam güneşi kaçırdığıma yanıyorum. yoksa...

daha üç gün öncesi iş çıkışı yapışkan istanbul trafiğinde ağır ağır akarken "eski takvime göre bitmedi daha mart" diyordu dolmuştaki bir teyze. karşısındaki de o'nu onayladı. "doğru daha on beş gün var tam ısınması için" dedi ve ekledi "kırlangıç fırtınası var daha
eski insanlar başka oluyordu. takdirden öte gıpta ettim. sonra mevzu birden değişti.  "bir gün de safiye'lere gidelim" dedi eski takvimci teyze. "gidelim kız" dedi beriki heyecanla. ocaktaki yemek, akşam işten eve gelecek eş, okuldan dönecek çocuk, referandum, enflasyon, dünya barışı, 4.sanayi devrimi hak getire.
ama bu sadeliğe, bu günübirlikçiliğe bayılıyorum.
böyle havadan sudan konuşacağımız basit şeyleri özlüyorum. basit yaşamayı. ekonomiyi, borsayı, geleceği, 3.dünya savaşını, pazartesi trafiğini, salı ankara'dan gelecek heyeti, perşembe günkü kritik toplantıyı, ozon tabakasını falan düşünmeden bu teyzeler gibi günlük hatta anlık yaşamak diyorum. ne güzel şey?
.
hastayım ya? sabah erken kalktım. kış çayını ayrı, ıhlamuru ayrı demledim. sırf latince telaffuzlarını sevdiğim için bir kaç ilaç prospektüsü okudum. türk sanat musikisinin en seçkin eserlerinin icra edildiği bir radyo kanalını dinledim uzunca bir süre. sıkıldım sonra. sadece göksel dinledim. çünkü.

bir tek göksel. bir tek o'nun sesi. iyi geliyor. sakinleştiriyor. 
ah bir de gündüz vakti uyuyabilsem. iyi olacak. senelerdir çünkü türk hekimlerinden öğrendiğim şey; grip illeti bol sıvı ve bol istirahatle geçer. ama işte bir uyuyabilsem. söylemiştim; kuşları ve gündüz uyuyabilen insanları çok kıskanıyorum. bir de bahar güneşinde apartman geyiği yapan ablaları..
.