27 Mart 2017 Pazartesi

bir bahar akşamı rastladım kendime

bir bahar akşamı, yorgun argın eve döndüğünüz otobüste 30 yıl sonraki haliniz yanınıza oturursa ne yapardınız?


"olur mu öyle şey" demeyin.
oldu işte.

açıkçası önce ben de anlamadım ne olduğunu. baston niyetine kullandığı siyah şemsiyesi ve jilet gibi koyu gri takımlarıyla, boylu poslu, saçları kırlaşmış, kırlaşmayan kısımları dökülmüş bir amca yanıma oturdu. kısa bir süre göz göze geldik. fakat selam vermekten öte daha çok suçlu gibi öne eğdik başımızı. konuşmadık. çünkü kulaklarım doluydu. ayıptır söylemesi çok şahane bir portekiz şarkısını onyedinci kez dinliyordum. neden sonra otobüs ana yola çıkmak üzereyken dile geldi bizim bey amca.

- her yerde trafik var. ne olacak bunun sonu böyle dedi. 

biliyorum ortaya, öylesine söylenmiş sözlerdi bunlar. ama gayri ihtiyari baktım amcaya. demin kaçırdığım gözlerine bu kez dikkatle baktım. aynı benim gözler. burnu zaten bir kilometreden herkes tanıyor. hem sonra o her daim şikayetçi huysuz ve huzursuz duruşu aynı ben. hepsinden önemlisi onyedi yaşımın hatırası. bir bursa deplasmanında karşı tribünden atılan kesici aletin alnımın sol çeperinde bıraktığı kalıcı iz. artık emindim. yanımda oturan, otuz yıl sonraki halimdi. öyle ki; hala trafikten şikayet ediyorum. hala huysuzum. hala insanlara mesafeliyim.
ama hala yakışıklıyım. şimdi yalan yok..
ve hala istanbul trafiğinde sürünüyorum. demek ki kaçıp gidememişim şu lanet şehirden. her zaman olduğu gibi mecburiyetlerimin yahut mecbur hissettiklerimin esiri olmuşum. ya da ve kısaca korkmuşum. gidememişim. onca sene boş yere gitme türküleri söylemişim. yazık. çok büyük hayalkırıklığı oldu bu şimdi. her ne kadar ha deyince gitmenin zor olduğunu, imkansıza yakın olduğunu bilsem de pamuk ipliğine bağlı o mucizenin umudu ile yaşadım hep. çok yazık!
.
çaktırmadan bir daha baktım kendime. o renk vermeyen, mesafeli yüz hatları yerli yerinde, bıyık yok çok şükür. sakal da yok. sinek kaydı bir traş. takım elbise falan. ama dur bir dakika. akşamın bu vakti...
lan lan lan! yoksa...
ulan mithad bey! 
ulan mithad bey!
yedi yaşında ne isen yetmişinde de o'sun şerrefsizim. seni yere bakan, yürek yakan köftehor seni. 
kim bilir hangi hatunun kalbini kazandın yahut fethetmeye gidiyorsun şimdi? gemileri karadan karadan yürütüyorsun akşam akşam. 
ne diyelim?
 o vakit gazan mübarek ola mithatcım.
gazan mübarek ola.
bize de kerevetine çıkmak düşer artık bu saatten sonra... kerevetine..
.

23 Mart 2017 Perşembe

bülbülüm altın kafeste

şu an acayip saz çalmak istiyorum. nedenini sorma, bilmiyorum. ayrıca saz çalmasını da bilmiyorum. değil çalmasını, nasıl tutulacağını bile bilmem. lakin kaç gündür içimden çıkmayan sıkıntının tek ilacı buymuş gibi hissediyorum.
pazar sabahından beri ne yaptıysam olmadı. üç defa bahariye'yi gidip geldim. balık pazarını turladım. sahaflara, en sevdiğim sakız gülü sokağına inip çıktım, rexx sinemasında gelecek programa baktım. sahile indim. yosun kokusunu, genzimi yakan soğuğu iliklerime çektim. kuşlara ekmek, çiçeklere su verdim. sayfalarca yazdım. sildim. yazdım. sildim. işyerinde yok yere kavga çıkardım. yağmurda sırılsıklam ıslandım. fenerli ahmet'e takıldım. "nasıl koydu aykut kocaman" dedim. selamsız, meymenetsiz 3 numaraya selam, geçiş üstünlüğü olmayanlara trafikte yol bile verdim. yeter ki biraz daha iyi hissedeyim. ama yok! yine olmadı. azalacağına katar katar arttı içimdeki sıkıntı.
en son bu akşam iş çıkışı hafız'ı aradım. eş durumundan konuşamadı kılıbık herif. fiko telefonu açmadı. şevket de mesaideymiş. hiç düşünmeden otobana çıktım. güneş battı batacak. akşam bastı bastıracak. hoş bir alacalık. ama içim çok kalabalık. gaza bastım tüm gücümle. kadrana bakmadım. trt türküyü açtım. gidecek yerim yoktu. vardı ama yoktu.
ben feleğe neylemişim aman. beni her bahar ağlatır... diyordu radyodaki hanım sanatçı. o mu çok içli söylüyordu. yoksa ben mi ağlamaya teşneydim. bilmiyorum. ama yine geçmedi içimdeki. ayağımı gazdan çektim. emniyet şeridine geçtim. havanın kararmasını bekledim. sonra ablama gittim. pilav pişirmemiş. ben zaten pilav sevmem. "sen iki yumurta kır, yanına bir de çay demle. eski günlerdeki gibi he" dedim. gözleri doldu. gözlerim doldu. babamı hatırlatmıştım. babamı hatırlattığımı anlamıştım. ablam çay demleyeyim diye mutfağa kaçtı. ben de hava alayım diye balkona çıktım. adalar'a baktım. bir sigara yaktım. ama içime çekmedim. söndürdüm. enişte bey geldi. nasılsın dedi. iyiyim dedim. iyi olmadığımı üçümüzde biliyorduk. ama bunun üzerine konuşmadık. referandumdan, beşiktaş'tan, havaların dengesizliğinden bahsettik. üç bardak çay içip izin istedim. yine gel dedi ablam. eniştem de dedi gönülsüzce. gelirim dedim. oysa bundan sekiz ay önce gelmiştim en son. zararsız yalanlar söylüyorduk birbirimize. herkes mutsuzdu ama kimse şikayetçi değildi. değiştiremediğimiz şeyler için güçlü değildik ama güçlü görünüyorduk.
ben mesela. ağlarken utanmadım. şimdi yazarken de utanacak değilim. bir kadın için ilk kez ağladığımda çok gençtim. son kez ağladığımda fazla olgun! ama ben en çok babam için ağladım. şimdi işte beni bu koca şehirde yalnız bırakma derken nazan öncel bir şeyler yazmak istedim. yazarsam belki geçer dedim. geçmedi. ama saz çalmayı hâlâ çok istiyorum. o ayrı.
.
melihat gülses - bülbülüm altın kafeste

21 Mart 2017 Salı

bir sevda türküsü, sadece 2 hece*

hani o çok merak ettiğin halde bir türlü gelemediğin varoş cafe'de bu öğlen buluşmuş olsaydık. ve alacaklı gibi kurulsaydık güneşin karşısına. hayat en azından bunu borçlu bize deseydik. hatta daha da ileri gidip dünyanın en güzel güneşlenme mekanı burasıdır diye hemfikir olsaydık kahvelerimizi beklerken. ciddi şeyler yerine, önemsiz görünen sıradan şeylerden konuşsaydık. sonra seni cafenin hem sahibi hem garsonu olan zor beyle tanıştırsaydım. sen de bana yazılarında anlattığın gibi biri değil bu adamcağız deseydin. beni açıklama yapmak zorunda bıraksaydın. ikna olmadığın halde ikna olmuş gibi gülümseseydin. ben ikna olmadığını bildiğim halde o gülüşe kansaydım. ve bu güzel gülüşün şerefine rastgele bir şarkı açmış olsaydım. o şarkı gülay'ın beni verme ellere şarkısı olsaydı. şarkıyı çok ama çok sevseydin. onüç defa üst üste dinleseydik. sonra cafeye gelen ve her hallerinden aylardır belki de yıllardır görüşmediği belli iki eski dostun samimi kucaklaşmaları içimizi ısıtmış olsaydı. bu iki güzel insanın gıyabında iki kelam etseydik. ve hemen akabinde, güneşin ruhumuzun en karanlık bölgelerine nüfuz ettiği, bedenimizde şenlikler düzenlediği dakikalarda öğle paydosumun bitmesini üzüntüyle karşılasaydık. anlık karar verip öğle sonrası için işe dönmekten vazgeçseydim. hatta çantamı almaya bile gitmeseydim. hem şaşkın, hem mutlu eee şimdi ne yapacağız diye sorsaydın? her sabah, her akşam bir saat on beş dakikalık azap yolumu sayende cennet yolu yapacağım deseydim. sen yine dünyanın en güzel jestiyle bana gülseydin. ben sana bir kez daha aşık olsaydım. ne güzel olurdu?
...
..
..
.

20 Mart 2017 Pazartesi

los lunes al sol


bazı pazartesiler, ki güneşli pazartesiler bahsettiğim sevgilim.
tek başına güneşlenilmez. mutlaka paylaşılmalı.
şunu demeye çalışıyorum.
sen, ben ve güneş. 
öğle vakti. bir vaya con dios şarkısında kaybolur gibi.
zamandan ve mekandan bağımsız.
işten güçten, gereksiz yaşam telaşından soyunmuş. 
demek istediğim sadece.
güneş, sen ve ben.
pi sayısının hakkını son virgülüne kadar vermiş gibi. yahut hem gidişin, hem sonucun doğru olduğu bir matematik problemi gibi. yanlışın olmadığı. olsa da doğruları götürmediği. güneşli bir pazartesi.
bilmem anlatabiliyor muyum?
ben, güneş ve sen.
her şeyi geride bırakıp sahil kasabasına yerleşmiş gibi. ya da bir üçgenin iç açıları toplamı gibi.
diyorum ki sevgilim.
ille de sen, sen ve sen.
güneşle ben zaten hazırız.
.


17 Mart 2017 Cuma

kurumlara basma

yağmur hiç durmadı. şoför yanı bir numarada. kâh pıt pıt cama vuran yağmurun narin sesi, kâh hart hurt sileceklerin çıkardığı hoyrat sesi ama en çok ağır bir arabeks dinledim bu akşam. anlamaya çalıştım. soluma döndüm. şoförün yeni terleyen bıyıklarında vazgeçtim empati yapmaktan. sonrası zaten nerden geldiği belli olmayan, iflah olmaz, kesif bir is kokusu. 
.
"kurum" derdi annem. rahmetli babam da öyle derdi. onların anne ve babaları ne derdi bilmem. kuzine (biz güzine derdik) sobamız vardı eskiden. belli yaşın üstünde ve belli gelirin altındaki çoğu insanın da vardı zaten. evet bu sobaların kestanesi, patatesi ayrı bir keyifti. lakin bizim evde senede en az iki, en çok dört kez kurum boşaltma çilesi yaşanırdı bu sobalar yüzünden. burada herhangi bir devlet kurumundan bahsetmediğim anlaşılmıştır sanırım. siyah, kemerburgaz kömürü sobada yandıkça aynı renkteki kurumlarını. kahverengi soba borularının içine bırakırdı. asker olmayan ama askeri bir kurumda çalışan babam haliyle titiz bir adamdı. lodos, zehirlenme vb ihtimallerden çok ihtimamlıydı bu konularda. işbu sebeple daha kışın ortası gelmeden kurum temizleme harekatı başlatırdı evde. bu harekat neden bilmem her zaman cumartesi sabahları olurdu. mustafa yolaşan'lı tatil sabahı yahut radyo tiyatrosu başlamadan bizimkilerin hır-gür, tatlı-sert temizlik seferliği başlardı. bir yandan iş yapar, bir yandan didişirlerdi. çünkü enerjilerinin yakıtı buydu. ben gürültüye uyanıp uykulu gözlerle etraf pislenmesin diye yerlere serilen eski gazetelerin üstünde yürürken annemin şefkatten uzak, nazi subayına yakın ses tonuyla ayaklı uykumdan uyanırdım. KURUMLARA BASMAAA, KURUMLARA BASMAAAA. 
o panikle daha çok basar, annem daha çok delirirdi. bu kükremeye bu sefer kardeşim uyanıp gelirdi. annem bir kez de o'nun için ama bu sefer yalvarır tonda terennüm eylerdi ; "evladım allah rızası için basmayın şu kurumlara, geride durun. az geride"
.
oysa en büyüğümüz ilkokul dörde gidiyordu. kurum nedir, devlet kime denir bilmiyorduk. en fazla yerli malı yurdun malı, bir de hayat bilgisi kümeleri ufuk-tan-doğan-güneş vardı körpe zihinlerimizde. kemalettin tuğcu bile okumaya başlamamıştık daha. düşün artık gerisini. bu büyükleri anlamak ne zordu o zamanlar.
.
ama şimdi.....
büyük olmak zor.
yağmurun çamurla, alacakaranlığın is kokusuyla karıştığı bu ıslak mart akşamında kalabalığın içinde biri ; "kurumlara basma, soluma o pis kurumu içine" diyecek gibi hissediyorum.
hemen peşinden de müşfik bir sesin "bırak hanım çocuklara yüklenmeyi de bir an evvel bitirelim şu temizliği" demesini bekliyorum. lakin olmuyor. kimse bir şey demiyor. sadece yağmur. 
hiç durmadı bugün..
.


13 Mart 2017 Pazartesi

şep of may hart

kimseye söylemiyorum. kendime saklıyorum. martın onüçü. bir elimle ötekinin soğukluğunu hissetmek diyorum. sonra öteki ile diğerinin soğukluğu. hayır. üşümüyorum. bilakis içim ısınıyor.
.
dışarısı yağmurlu. soğuk ve son derece hüzünlü. dolmuşun içinde genzi yakan is kokusu. sonra iflah olmaz bir radyatör sıcaklığı. bünyesinde tüm türleri vaad eden sinema filmi gibiyiz. karşıdan bize sellektör yapan aynı hattın şoförü. o'na kornasıyla selam veren bizim şoför. yolcuların sessizliği. sileceklerin hoyrat sesi. nihayet kırmızı stop lambaları.
.
usul usul yağan yağmurun bir şeyler hatırlatmasını umuyorum. günlerce, delicesine ve defalarca dinlediğim bir şarkıyı. eski ve hüzünlü bir hikayeyi. yahut mutlu bir hatırayı. 
hiç bir şey gelmiyor aklıma. senden başka.
.
söylemiştim. yazmak büyük, çok büyük lütuf insanoğluna. yüz yüzeyken mesela bunları anlatmam imkansız gibi bir şey. sesler, renkler ve sonra mimikler giriyor araya. yazmak ama. başka. bambaşka.
.
sonra işte ahmet kaya. yağmurun açtığı yarayı dağlıyor. hiç haberin yok!
bazen söyleyemediklerim. 
bazen yazamadıklarım. 
en çok ama sessiz özlemlerim. 
.
şiire. ve gazele..
.

12 Mart 2017 Pazar

cahil periler

eskisi gibi değilim artık. hemen unutuyorum.

bazen soruyorlar. 

niçin yazıyorsun?

diyorum ki onlara; unutmamak için yazıyorum.

eskiden de sorarlardı..

o zamanlar. şey derdim.
şey.. ..
bak yine unuttum. şimdi.
ama aklımdayken sevgilim.
bir vakit ferzan özpetek günü yapalım diyorum.
güneşli bir öğleden sonrası mesela.
hafta içi.
bir bahaneyle işten kaçalım.
eski günlerdeki gibi. okulu kırar gibi.
sahilde biraz denizi, biraz kuşları dinledikten, aşkımızı demledikten sonra diyorum.
cahil periler'den başlarız izlemeye.
sonra...
sonrası işte. elhamdülillah mutluluk..
.
yasemin sannino - birdenbire
.


4 Mart 2017 Cumartesi

üçvirgül 14

bir belediye bahçesindeyim şimdi. cumartesi. ve öğle güneşi. paha biçilmez.  yanımda sarışın, toraman bir köpek. uzanmış boylu boyunca. o da güneşten nasipleniyor. insanlar geçiyor sonra. tek tük. ağır aksak. sanki bahara inanmıyorlarmış gibi. tekdüze ve coşkusuzlar.
yapraksız ve çiçeksiz ağaçlar yüzünden olabilir mi?
hayır. sanmıyorum.
başka bir şey olmalı.
güneşin bu hayat ve umut vaad eden cazibesine rağmen ben de bu içi çekilmiş insanlardan farksızım bugün.
ama neden?
söz vermiştim oysa. böyle sorular sormayacaktım. sigara da içmeyecektim hem sonra.
.
her bahar aşık olan şair gibi. her bahar düşüyorum bu manasızlık çukuruna. boşluklar büyütüyorum içimde. kimseye farkettirmeden. kimseye de-ğ-meden. yalnız benim olan. yalnız beni boğan. yalnız ben.. amaçsız. duygusuz. dilsiz. renksiz ve kokusuz boşluklar. büyüyor. büyüyor. 
.
çay bahçesinde dokuz masa. ikisi dolu. birinde ben. ötekinde beyaz saçlı bir amca. altmışlarında, yorgun yüzlü. tembel garsonu bekliyoruz on dakikadır. beklerken ben özlüyorum. amca düşünüyor. derin ve kederli.
.
güneş öylesine samimi ki kalkıp gidemiyor insan. garson geliyor nihayet. binbir özür. güneşin hatırına susuyorum. güneşin hatırına. lakin güneş de bir yere kadar. bugün. ruhumda tarifsiz bir hazan giysisi. varım ama yokum. nasıl anlatsam? anlatamıyorum. orhan veli yardım etse!
.
15 dakikada geçen üçüncü ambulans bu.  içimi de alıp götürse ya bir an evvel. güneş girmeyen ruha doktor da giremez desinler acil serviste. o zaman belki ben de kendi başımın çaresine bakarım. bir sezen şarkısının terkisinde ağlarım bile belki. ya da..
üç nokta. .
.
bazen öyle doluyorum ki; uzun, çok uzun mektuplar yazmak istiyorum. hani sarayburnu'ndan mudanya'ya. tüm marmarayı kapsayan. sonra üşeniyorum. hayır yazmak değil sorun olan. bir şişeye koyup marmara'ya salmak fikri yoruyor beni daha çok.
.
23. dakika ve bu geçen dördüncü ambulans. ben üçüncü çayımdayım. içilen sigara sayısı iki. girilen düşünce girdabı sonsuz. öte yanda sıla içli sesiyle ciğerimizi yakmaya devam ediyor.
.
ama işte her şeye rağmen böyle güneşli ve soğuk havalarda tom waits dinlemek diyorum bayım; hem ruha hem kalbe şifa. en azından benim için. seni bilemem tabi?
...

3 Mart 2017 Cuma

üç kez seni seviyorum diye uyandım*

bir hayalim var. aslında bir sürü hayalim var. senli olan ama. bir tane. cumbalı bir ev. mütevazı. küçük. cumba demirlerde rengarenk çiçekler. ben akşam işten dönerken sen pencerede akşam sefalarını suluyormuşsun mesela. ama beni farketmiyorsun. çiçeklerle bir güzel hasbihâl ediyorsun. böyle bir güzelliğe daha ne kadar, ne vakit rastlarım. doyasıya izliyorum. neden sonra usulca yanaşıyorum cumba boşluğuna. bir şarkı tutturuyorum o bet sesimle. şaka elbet. kıyabilir miyim? kıyamam. hem utanırım öyle ulu orta. ama şiir okurum. çünkü şiir başka. ilhan berk başka...

"üç kez seni seviyorum diye uyandım. tuttum sonra çiçeklerin suyunu değiştirdim. bir bulut almış başını gidiyordu, görüyordum."

başımı yukarı kaldırdığımda dünyanın en güzel gülüşünü bana bağışladığını görüyorum. 
sonra.

"karanfil sakız kokan soluğunu üstümde duydum."
.
ben mesela. bu hayalin gerçek olmasını bekliyorum. bir kaç yüzyıldır!
ama işte. ömrümüz. beklemekle geçiyor. kış gelince baharı. baharda yazı. yazın eylülü ve yağmuru. sonra her akşam kuşları. her sabah güneşi. seni zaten ezelden beri.
.
şimdi misal ellerim hiç olmadığı kadar soğuk. ve ben hiç olmağı kadar nisan taraftarıyım bu akşam.
hani diyorum sen de gelmiyorsun. bana hep boran. bana hep kış. ısınmak için çaym var. bir demlik. hüznüm için tütün. ikisi de geçiyor lakingeceler zaten kara tren. -laf aramızda bu şarkıyı en güzel nazan öncel söylüyor-
.
oysa. kuşlardan almamız gereken dersler var. bugün dört çayında böyle dedim içimden. akabinde yine bir ilhan berk dizesi sessizce. akşam vakti hüzünler sonra. 
.
bazen de anlamını bilmediğim fransızca şarkılar geçiyor içimden. sana dair. bize dair hayaller. sonra. zaman geçiyor. kimseye hissettirmeden. ömür zaten göz açıp kapayıncaya kadar...
.
bir şey daha var ki. bunu daha önce söylememiştim sana. aklıma gelse kesin söylerdim. şimdi radyoda hiç duymadığım bir şarkısını dinlerken düştü aklıma. ben seni sezen dinler gibi sevdim. şarkılarını ezberlediğim gibi ezberledim yüzündeki hüznü ve neşeyi. 
diyorum ki sevgilim; sen benim bitmeyen şarkımsın.
ve
bir hayalim var benim..
.

* ilhan berk

1 Mart 2017 Çarşamba

the walking deads

öğlen güneşi. fransızca şarkılar. kahve kokusu. iyimser hayaller. varoş cafe'de hepsi çok güzel. lakin eksik.
.
bir şey var. 
.
mecburiyetlerimizin arttığı oranda kırılıyor umutlarımız. 
.
ilk mart güneşi bedenimi ısıtıyor. oysa ruhum serseri ayazların ikliminde hala. bir karar vermem gerekiyor. öldürmeyen ama süründüren. bir hâl. bir araf. 
.
baharın ilk ışıklarıyla kabaran isyan damarlarımız. sonra önlenemeyen özlemlerimiz. bitmeyen ahh'larımız. hayatı çok fazla ciddiye alışlarımız. miz mız miz failün. 
.
her biri diğerinin aynı olan günleri anlamsız buluyorum bazen. ayları ve yılları da. zamansızlığı seviyorum. ama geçtiğim yerlere dönemiyorum. altını çizdiklerim dışında okuduklarımı tekrar okuyamıyorum. izlediklerim falan. hep aynı. 
.
bir tek şarkılar.  onlar da olmasa...
.
bir gün diyorum. madam destina gelsin! masayı kursun* söz. müzeyyen'in yanına eşlik edecek şiirleri ben okurum. kim bilir belki hüsamettin albay da gelir. sonra en kötü günümüz böyle olsun diyelim. 
ve en kötü yazımız bu olsun mesela..
.
sezen aksu-cihan okan : yine mi çiçek