16 Ağustos 2017 Çarşamba

leyla

kızartmayı çok seviyorlar. her sabah olmadı her akşam mutlak kızartma kokusu geliyor açık pencerelerden. gürültüleri de hatırı sayılır. boy boy çocukları, en önemlisi vakitsiz öten horozları var yeni komşularımın. hatta bazılarının ise civcivleri var onca apartmanın arasında. misal az önce biri firar edip bahçeden atlamış. sahibesi balkondan bağırıyor. "gitmeee, buraya geell." ama anlamıyor hayvan. üç adım sonrası cadde. tehlike büyük. neyse ki ben kapı gibi dikildim önüne. sahibesi rica etti. "size zahmet bahçeye arkadaşlarının yanına koyar mısınız?"
sağ elimdekileri, sol elimdeki çantanın içine, yaramaz civcivi de güçlükle açtığım beyaz demir kapının ardındaki bahçeye usulca bıraktım. sahibesi teşekkür etti balkondan doğru. rica ettim yukarı bakmadan. lakin sahibe minnet borcunun ödenmediğine kanaat edip bu kez de hakkımı helal etmemi istedi.
 'aman canım ne hakkı. komşuluk öldü mü şunun şurasında. hem elime mi yapıştı sanki n'olcak?' demedim. sıcaktı. nem had safhaydı. yılda bir kaç kere gördüğü mahalle eşrafından birinin cenazesine helallik verir gibi otomatik bir yanıt verdim. "helal olsun" deyip hızla uzaklaştım. senin anlayacağın leyla hikayesi bol yeni mahallemin. daha yazmadıklarım var. amma ve lakin asıl söylemek istediğim; bugünkü gibi çıldırtan ağustos neminde bir tutam rüzgar esince, bir de güzel müzikler çalınca daha çok seviyorum dünyayı. seni ise ilelebet leyla. bunu zaten biliyorsun.
bilmediğin; seni ne çok özlediğim...
.
yeni muhitimde de, cadde üzerinde güneşli bir cafe buldum. arada bir buraya gelip çikolatalı pasta ısmarlayıp duble çay içiyorum. bazen sade kahve. ve sadece cem karaca dinliyorum. burası çünkü öyle bir yer. sonra caddeyi, gelip geçen insanları izliyorum uzun uzadıya. bazen hüzünlü yüzlerinde kendimi çek ediyorum. bazen de öylesine ve sessizce yaptıklarını izliyorum. tıpkı bir charlie chaplin filmi izler gibi. çok canım sıkkınsa bir çay daha söyleyip acemice bir sigara yakıyorum. acemice evet. "hiç yakışmıyor eline" demiştin çünkü bir seferinde. o gün başka şeylerde söylemiştin ama aklımda sadece bu kalmış..
bir de dörtyoldan eve yürürken kendimle ilgili bir şey farkettim bu öğle sonrası. bunu kendime itiraf etmeye korktum önce. ama düşünce zihinden çıkmıştı bir kere. tabi ki burada yazacak değilim ne olduğunu. mahremiyet denen bir şey var sonuçta. yalnız şu kadarını söyleyeyim; her şeyden, herkesten kaçıyor da bir kendinden kaçamıyor insan. bunu da böylece bir kenara yazalım. hayat çünkü çok kısa. özlemler çok uzun sevgili leyla.
.
iki gündür işyerinin klimaları doğru dürüst çalışmıyordu. istanbul'un nemi zaten çıldırtıyor. hal böyle olunca yıllardır içimde biriken çıkıp gitme isteği artık taşıyor. dün misal; instagramda küçük, salaş, çok da yeni olmayan bir tekne gördüm. tekne dediğim bildiğin kayık. biraz büyükçe ama. öyle bir teknem olsun. o da evim olsun istedim bir deniz kenarında. ardını önünü düşünmeden. insanlardan, kalabalıktan, gürültüden ve tüm mecburiyetlerden uzak. bütün bencilliklerimin kıyısında
.
sonuçta üç günlük dünya.
işte geldik, işte gidiyoruz. 
sevgili leyla.
kadıköy'den beşiktaş'a vapurla geçmeyi özledim..
..

15 Ağustos 2017 Salı

balkon

güneş alçaldıkça gözümün içine giren ışığından kaçmak için şemsiyeyi bir kademe daha aşağı indiriyorum. rüzgar estiğinde okuduğum kitabı, içtiğim çayı bırakıyorum. gözlerimi kapıyorum. rüzgarla birlikte zihnimi uyaran ilk kokuyla seni göreceğimi umut ediyorum. bazı yanılıyorum. bazı dünyayı yaşanılır kılan gülümsemeni görüyorum. işte o vakit bir çözüm, bir çare arıyorum. yine. yeniden.
olmuyor.
bulamıyorum. 
belki de bu yüzden hüznümüz artık ve sadece dinlediğimiz şarkılardan, izlediğimiz filmlerden değil devrik cümlelerimizden taşıyor. bir türlü gelmeyen otobüs duraklarının camına yansıyor. içtiğimiz sigaranın dumanından havaya karışıyor.
.
sonra.
aklıma bir anı düşüyor. peşinden onlarcası.
elim ayağıma dolaşıyor. korkuyorum! sensiz bu kadar anıyı nasıl taşıyacağım.
belki yazarak.
fakat kelimeleri incitmemeli.
öldürmeyen ama yaşatmayan da koyu bir araf bizimkisi çünkü.
.
şimdi yine, aklımda bir şey var.
nişantaşı'nda dar sokaklar. 
yürüyüşün. 
gülüşün.
.
güneş alçalıyor. indirmiyorum şemsiyeyi. güneşin gözünün içine bakıyorum. bir çözüm bulamıyorum.
yine. yeniden.
özlüyorum.
.
çok.
.
.

13 Ağustos 2017 Pazar

13.mektup

kimsenin uyanmadığı, insanların hatta tüm şehrin uyuduğu tatil sabahlarını seviyorum. hiç kimsenin olmadığı erken sabahlardan bahsediyorum.
kuşların bile.
mavi gökyüzüne kuşlardan sonra en çok yakışan beyaz bulutlara bakarak hayaller kuruyorum. oysa bir sürü hayalim var. ve yalan söyleyecek değilim sevgilim.
çünkü hayallerimin hepsi seninle ilgili.
gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini hiç düşünmeden nasıl her gün dışarıya çıkmadan, bir duayı dilime dolar gibi zarifoğlu okuyorsam, yine her gün senli hayaller kuruyorum. inan bana zaman ve mekanın hiç önemi yok. sen varsın ya! bu yetiyor. yoksa yazmanın da yaşamanın da bir anlamı yok. hiç bir anlamı..


.
bu sabah işte; bulutlara bakmadığım vakitler zarifoğlu okudum. sekiz-on bardak çay içtim. ve hep aynı şarkıyı dinledim.
.
bir çanta dolusu kitap ve bir demlik çayla balkona çıkmıştım. onca kitap arasında elim yine zarifoğlu'na gitti. onca düşünce arasında da aklım sana.
.
yeni bir şarkı keşfettiğimde çocuklar gibi seviniyorum. suyunu çıkarana kadar dinliyorum. defalarca. ve defalarca. sonra seninle paylaşamadığım için üzülüyorum..
.
uzak, çok uzak yollardan dönüyorum düşlerimde. bu kadar yolu nasıl gittiğimi bilmeden. bir hayal uğruna. bin hayalden vazgeçerek. uzun, ince bir yolda yürüyorum.
.
bu aralar o kadar çok şey oluyor ki anlatacaklarım birikti. unutmamak için yazıyorum. küçük, sıradan şeyler belki ama. beni mutlu ve umutlu kılıyor.
yapacaklarım da çoğaldı hem. the lobster'ın yönetmeninin yeni filmini izlemek. gölyazı'da kayıklı bir kaç fotoğraf çekmek. burgazada'ya gitmek. sonra tarihi yarımadada güneşin doğuşundan batışına ölesiye yürümek. kalabalığın içinde kaybolmak gibi.
.
ama şimdi. yeniden yağmurun yağmasını bekliyorum.
ve eylülü. 
seni zaten..
.
.  

12 Ağustos 2017 Cumartesi

müebbet

bazen bazı şarkıların içine girip orada yaşamak istiyorum. ilelebet ve müebbet. çünkü öyle güzeller. öyle yaşanılasılar ki. sırf bu yüzden sabahtan akşama aynı şarkıyı dinliyorum. şimdi misal. bu çıldırtan ağustosta esen ilk rüzgarın sırtına atlayıp ilk güzel şarkının içine yolculuk etmek. ne güzel olurdu?

bazen de bir uçurumun kenarında olmayı çok istiyorum. hayır ne münasebet! atlamak için değil yaşamak için elbette. mevsim rüzgarlarının değişiklik gösterdiği. önümde uçsuz bucaksız bir mavinin kol gezdiği. yüksekçe bir yar! böylece kuşlara da yakın olabilirim hem.

ben bunları kafamda yazarken az önce güzel bir şey oldu. bana çok nadir olur böyle. çocukluğumdan beri irili ufaklı ne kadar mutlu an'ım varsa hepsi geldiler. satürnün halkası gibi etrafıma toplaştılar. noite severina vardı kulağımda. yüksekçe bir yerdeydim. tuzlu su kokan rüzgar. özgürce uçan kuşlar. bütün mutlu anlarım yanımdaydı. çünkü sen de ordaydın. dünyanın en güzel gülüşünü yanımdaki kaya parçasına bırakıp gittin. senden sonra satürnün halkası koptu. rüzgar yerini çıldırtan neme bıraktı. kuşlar kayboldu. bana da tüm bunları yazmak kaldı.
oysa insan bazı güzellikleri içinde yaşarken farkedemiyor. kıymetini idrak edemiyor. çoğu fani gibi bizim de en makus talihimiz bu sevgilim. bana sorarsan pişmanlık denen müesse tam da bu yüzden var. oysa biliriz ki eski günler geri gelmez. hadi diyelim geldi. bu sefer de eski sen, eski ben gelmez. nerden baksan çaresizlik. nerden baksan ahmet kaya. bazen de müslüm gürses. son pişmanlık çünkü ahmakça! ve neye yarar..

son tahlilde diyorum ki sevgili; artık bir şarkının içinde yaşamak istiyorum. ilelebet ve müebbet.
.

2 Ağustos 2017 Çarşamba

mukaddes

deseydim ki sana; uzun cümleler beni yoruyor mukaddes. artık kısa cümleler kuralım. ve sadece şiir okuyalım. dostoyevski okuyacak yaşı geçeli çok oldu çünkü. ben misal. ilhan berk severim. sen..!
sahi sen, hangi şairi? hangi rengi? hangi çiçeği?
ah benim budalalığım.
neyse uzatmayalım.
hem ilhan da bizim. cemal süreya da, turgut uyar da.
gökyüzü zaten bizim.
demem o ki sevgili mukaddes: eylüle daha çok var. şimdi bir hamak bulalım. yanına biraz rüzgar. biraz da deniz kokusu. vaya con dios'la ölümüne uyuyalım.
ama bak! mutlaka kısa cümleler kuralım.
.
vaya con dios - pauvre diable

30 Temmuz 2017 Pazar

12.mektup

silinip silinip yazılan. bir türlü başlanılamayan mektuplardan biri daha. başlamak mühimdir oysa. bilirsin. lakin bizim bir türlü başlatamadığımız. halbuki dağların ve denizlerin hatta o denizlere dökülen tüm nehirlerin bildiği sevdamız. içten içe yaşadığımız. fakat kimseyle, kendimizle bile paylaşmadığımız. bana bu satırları yazdıran. sonra sildiren. sonra yine yazdıran. sonra...
.
ilhami algör'ün fakat müzeyyen bu derin bir tutku'da sadri alışık'a yapıştırdığı ruh hallerim. gel-gitlerim. 
özlemlerim. 
.
hani demem o ki; kimi insanların yalnız gamzeli gülüşleri özlenir. kiminin vakur duruşları. bazılarının hiç bir şey yapmasalar da sadece varlıkları. kimilerinin ise sessiz bakışları. bir şey anlatırken ki heyecanı, mimikleri bazılarının. ya da huysuzluğu bazen. geç kalışları. erken gelişleri. otuz metre öteden gülüşleri. kızgınlıkları bazen. şefkati. dostluğu. yüreği. insanlığı. dürüstlüğü. gözyaşları bazen. 
ben mesela tüm bunların hepsini özlüyorum sende. sonra işte kaleme ve kağıda sarılıyorum. 
.

25 Temmuz 2017 Salı

akşamüstü

biraz zarifoğlu okudum. biraz sevdiğim eski yazılarımı. telaşla, batıya kanat çırpan kuşların tutkusunu kıskandım. yaşar'ın son şarkısını dinledim oniki kez. belki de on üç. bulutların arasında dinlenen güneşin sıcaklığını hayal ettim. annem geldi aklıma. iyileşmesi için dua ettim yukarıya bakarak. kafileler halinde yol alan bulutlara bir turgut uyar dizesi hediye ettim. apartman aralarından seken çocuk seslerini ve çocukluğumu düşündüm sonra. arada, ilaç gibi esen rüzgara şükrettim. babamı özledim. zamanı unutmaya çalıştım. bilakis kendimi. geçmişimi. ve dahi geleceğimi. direndim. çok direndim. direnmeye çalıştım en azından. sözlüye kalkmaktan nefret eden lise talebesi misali. oralı olmamaya çalıştım. sözcüklerimin ve düşüncelerimin kendime uzanmaması için. olumsuzluk ve mutsuzluk çukuruna tekrar ve tekrar düşmemek için. ortada kuyu var yandan geç tekerlemesini bile söyledim. biliyorum salakça. ama öyle. hem nafile.. 
çünkü tahammülsüzüm.
tahammülsüzlüğüm bayım..
dünyaya mı? 
insanlara mı? 
yoksa kendime mi?
galiba hepsine.
..
bilemiyorum.
.
bildiğim.
anlaşılmaz bir hüzün var bu akşam içimde. lakin bugüne dair bir şey değil bu. sanki haftalardır. aylardır bir köşede bugünü bekliyormuş gibi. iş çıkışı mavi bir hat minibüsünün cam kenarına sıkıştırdı beni. yetmezmiş gibi minibüsün radyosunda hüner coşkuner "istanbul sokakları"nı söylüyordu. hani utanmasam hüngür hüngür ağlardım. ama ağlamamam lazımdı. söz vermiştim anneme!
..
murathan mungan bir yazısında "hayattan kaçtım edebiyata sığındım. yazıyı evlat edindim, okurları akraba " diyordu.  
ben de ne vakit hayattan kaçsam yazarken buluyorum kendimi. yazarak belki sorunlarım çözülmüyor ama en azından sıkıntım da artmıyor. 
..
bazen şımarıklık yaptığımı bile düşündüğüm oluyor. lakin ve son tahlilde; sonbahar (2007) filminin içime oturan o sahnesine biat ediyorum!



- abisi, napalım? hayattan bizim payımıza da bu düştü. ama hiç bir şey boşuna değil yani. yine yaşanması gerekiyorsa yine yaşarız anasını satiim.

yine yaşarız.
.

23 Temmuz 2017 Pazar

yaşar

"hiç bu kadar çaresiz olmamıştı kelimeler" diyor telefonumdaki şarkıcı.
bu kaçıncı tekrarı bilmiyorum. bir yandan balkonda oturmuş öylece şehre bakıyorum. gitgide çirkinleşen şehre. ağaçsız, yeşilsiz yakında kuşsuz kalacak gri şehre. 

sonra  "hiç bu kadar kimsesiz kalmamıştı hikayeler" diyor şarkıcı.
dedim ya mütemadiyen aynı şarkı çalıyor. bir yandan da düşünüyorum.
belki ben bu kadar korkmasaydım
belki sen böyle yorgun olmasaydın
belki ben o yanlış yola en başından girmeseydim
ya da ve belki her şeye rağmen sen elini uzatıp 'doğru yolumuz bu tarafta' deseydin
belki de diyorum birazcık olsa sevseydi bizi kader!
şimdi bu haddinden fazla rutubetli istanbul pazarında olmak yerine kuzey ege'nin en sakin koyunda sıfır nem, yüksek doz oksijen altında dilek tutmak için yıldızları bekliyor olurduk.

bir buçuk saattir telefonumda aynı şarkıyı söyleyen şarkıcı diyor ki şimdi;
her sabah aynada seni görmekten yoruldum. 
gelip al gözlerini. 
geri ver eski beni.


16 Temmuz 2017 Pazar

11.mektup

çayı soğuk suyla demliyorum artık. annem beğenmiyor. ben de o'nun yaptığı menemeni beğenmiyorum. ödeşiyoruz. gülüyor. "ben senin yaptığını sen benim yaptığımı beğenmiyorsun" diyor. iki huysuz, az sayıdaki birlikteliğimizde birbirimize dalıyoruz. babamdan sonra böyle oldu. önce kim özlerse ya dakikalarca susuyor. yahut diğerine sardırıyor.
şimdi arka balkonda soğuk çay dahil tüm yaşananları temize çekiyorum. güneş yok. hissedilir derecede rüzgar var. yağmur gelecek, belli. bahçedeki ağaçlar yapraklarıyla bunu kutluyorlar. tam karşımda incir ağacı. ortadakinin adını bilmediğim ince yapraklı başka bir ağaç. en sağda dut ağacı. ve bahçenin derme çatma çitleri. en az 20 yıllık. hepsinde rahmetlinin parmak ve emek izleri.
.
işte böyle.

bir babamı özlüyorum. bir zarifoğlu'nu. yanıma almadığıma o kadar pişmanım ki . o kadar pişman. 
.
oysa dört yıldır aynı fasit dairede dönüyorum. yoruluyorum. çok yoruluyorum. lakin durmuyorum. 
.
belki de cemal süreya'nın 13 gün mektuplarını almalıydım yanıma. 
.
bu yaz günler hiç geçmiyor. ama hayat çok çabuk geçiyor. çok çabuk.
.
karar veremedim. hangisi daha hüzünlü? emre aydın. sıla. ahmet kaya. galiba içlerinde en hüzünlüsü benim.
.
telefonum uyarı veriyor. şarjın bitmek üzere ya kapat ya şarj et. ortası yok. hayatta böyle değil mi? gece-gündüz. siyah-beyaz. yaşam ya da ölüm. bu kadar kesin.
.
başımın bir yanında paslı bir çivi. diğer yarısı ne vakit bir hayalin peşine düşse batıyor. dur diyor. omzumdaki yükleri sıralıyor. ağzımın tadını bozduktan sonra siktirolup gidiyor. ta ki yeni hayal kurana dek..
.
az önce üçüncü bardak çayımı aldım. hem de büyük fincanda. annem nispet yaptığımı sanıyor. ama öyle değil. çay çok güzel. doldurayım mı sana da diyorum. git işine diyor gülerek. üç tane de petibör alıyorum çayın yanına. batırıp batırıp yiyorum. tıpkı eski günlerdeki gibi.
.
dün akşamüstü yalnızlığım alıp moda'ya çıktım. ve denize bakarak sordum;
ne istiyorsun dedim kendime.
ne istiyorsun?
elimdeki kalemi bıraktım, gözlüğümü çıkardım, müziğin sesini açıp arkama yaslandım. 
soruyu tekrarladım.
şu an ne olmasını isterdin?

bu sabah, fotoğrafa bakıp hâlâ ne istediğimi düşünüyorum..
.
ve eylülü bekliyorum..

15 Temmuz 2017 Cumartesi

yol-3

üç çanta eşya ile yeni bir yola girip girmemenin kararı için gidiyorum bu sefer. ve yine bekliyorum bir semt dolmuşunda. ama dolmuş şoförü çok kibar bir amca. o kadar ki benden en az 15 yaş büyük olmasına rağmen bana abi diyor. haber dinleyip gazete okuyor. ben müzik dinliyorum. anlamını bilmeden sevdiğim şarkılardan. mad world. yarım ingilizcemle bir şarkıyı söyleyen gece kuşu'nu bir de şarkının adını çevirebiliyorum. kalanı için aklımı ve ruhumu müziğin evrenselliğine bırakıyorum.
düşününce. gerçekten çılgın bu dünya. ya da biz insanlar. birileri adalet için yürüyor! ötekiler destan diyor! ben izliyorum sadece. hiç bir şeye, hiç kimseye yakın hissetmiyorum. beşiktaş ve kuşlar hariç. gerisi olsa da olur. olmasa da. şimdi şarkı eşliğinde yüzümü okşayan yaz rüzgarı bir de.
.
night bird - mad world

11 Temmuz 2017 Salı

yol-2

metrodan inince doğancılar'dan üsküdar'a giden dolmuşa bindim. bildiğim halde tahta bavuluyla haydarpaşa garında adres soranlara nazire edercesine istanbul'a yeni gelmiş gibi sordum ben de.

-şile otobüslerinin kalktığı yere gider mi beybaba?
-atla evlat. tam adamına sordun dedi kadir savun'a benzeyen şoför.
.
dolmuşun arkası bomboş olmasına rağmen "kadir savun"un yanına oturdum. hem kanım ısınmıştı bu ihtiyara. hem de kimse yokken belki bir iki eşelerse içimdeki uru oracıkta akıtırım diye düşündüm. ama sormadı. eski türk filmlerindeki o sıcaklık yoktu bizim kadir abi'de. hayat, filmlerdeki ve kitaplardaki gibi olmadığını bize öğreteli çok olmuştu. ama işte yine de ümit ediyor insan. ümit etmek istiyor en azından. hem ümit olmadan nasıl yaşar ki insan?
eskiden turuncu bir defterim daha doğrusu ajandam vardı. 2002 ya da 2003 yılı olacak. beşiktaş şampiyon olmuştu.1995 de olabilir. emin değilim. o sene işte yerli-yabancı düşünür ve yazarların sevdiğim sözlerini yazmaya başladım bu deftere. o defter şimdi yok ama ümit ile ilgili sözü var.
şöyle diyordu o defterde konfüçyüs ;
"bir insan parasını kaybetmişse, hiçbir şeyini kaybetmemiş demektir. sağlığını kaybetmişse, hayatının yarısını kaybetmiş demektir. ama umudunu kaybetmişse, her şeyini kaybetmiş demektir."
belki de her dibe batışta beni yukarı çıkaran yahut çıkmak için çabalatan bu 'turuncu söz'dü. 
.
zeynep kamil'e kadar kimse binmedi bizim dolmuşa. ama yine konuşmadık hiç bir şey. sadece sigara içti kadir abi. üç nefeste bir derin ama sessiz oflar çekti. uzun samsun içiyordu. bana da uzattı. kullanmıyorum dedim. daha hafif bir şey olsaydı kesin alırdım. ama almadım. bir süre daha sustuk. merkeze yakın bir yerde yine bildiğim halde "ben nerde ineceğim dayı" diye sordum. sağ eliyle sol kolumu tuttu. o an göz göze geldik. gözlerindeki acı ve keder bana kendi derdimi unutturdu. "kımıldama, ben sana söyleceğim evlat" dedi. beş dakika sonra bütün yolcuları indirip beni meydanın sonuna getirir getirmez etraflıca şile durağını tarif etti. eyvallah deyip otobüslere doğru usulca uzaklaştım yanından..
.

yol-1

günlerdir içimde kopan fırtınanın büyüklüğünü kestiremiyorum. bazen gökdelen yüksekliğinde tsunamiler. benle birlikte etrafımda ne varsa alıp götürecek gibi. bazen de açık denizde kısa süreli ve zararsız bir fırtına gibi. belirsizlik ama can sıkıcı. 
iyi ya da kötü veya çoğunlukla mutsuz giden bir hikayeyi bile sonlandırmak ciddi bir efor istiyor. her şeyden önce CESARET gerektiriyor. galiba bende eksik olan. bu 7 harfli kelime. oysa mazide deli cesareti gösterdiğim çok vakıa olmuştur. lakin bu başka. işin içine 2.3.4.5.6.7. şahıslar dahil olunca. her şeyde bencil olan akrep ruhum bu hikayede "çekinser" ve umarsız kalıyor. çoğu zaman da lal. öyle olunca ya ölmek ya da hiç durmadan yazmak istiyorum. kestirmeden ölmekle ilgili fikrimi çok defa beyan etmiştim. hem korkarım. hem günah. o yüzden çalakalem yazıyorum üç gündür. peki faydası oluyor mu? eskiden oluyordu. şimdi emin değilim. ama en azından kendimi öldürmüyorum!
misal işbu satırları 4 vagonlu bir metroda solumda telefonuyla oyun oynayan elli yaşlarındaki bir abla ile sağımda kıllı bacaklarını sergileyen otuzbeşlerindeki bir adamın arasında yazıyorum. yayınlayacak mıyım? bilmiyorum. bu şekilde yazıp taslakta bekleyen onlarca yazıyı düşündüğümde pek şansı yok gibi. öyle ki bloga değil telefonun not defterine yazıyorum. bir ismi bile yok. tıpkı yarışı kaybeden spermler gibi. doğmadan ölebilir. ama ve kim bilir yeraltından gün yüzüne çıkınca fikrim değişir belki. tıpkı bu sabah olduğu gibi. hiç aklımda hatta hareket edesim yokken ani bir kararla ağva'ya gitmeye karar verdim. geçenlerde dert edindiğim benim yol'um bu işte. bu kadar. kartal'dan ağva'ya...

10 Temmuz 2017 Pazartesi

mazruf

o şarkı çalmaya başlayınca gönül yaylarım şöyle bir gevşiyor. maziden. sıradaki anım gözümün önüne geliyor. sonra şarkıyı ilk kez duyuyormuş gibi heyecanlanıyorum. yetmiyor. anneme dinletiyorum. oysa annem eski toprak. çok eski. can etili. bedia akartürk seviyor. "oğlum bana türkü aç. türkü yok mu" diyor. annem benim. bir tanem. bunu kimse anlamıyor. eşim. dostum. kardeşlerim dahil. afrika hariç!
açarım tabi diyorum. ama önce şunu bir dinle. sanki dünyada ondan başka şarkı bestelenmemiş ve asla bestelenmeyecek gibi. o şarkı işte. anne kokusu gibi. dünyanın tek ve nadide güzelliği. benim için diyorum lale devri..

sibel can söylüyor. hem çok iyi söylüyor. geçmiş gün söylemiştim. yine söylüyorum. sibel can çok güzel söylüyor.

bu şarkıda neyi sevdiğimi bulmaya çalışıyorum. sonra yoruluyorum. bırakıyorum. 
babamı özlüyorum. 
eski günleri sonra. 
seni zaten hep...

hüznümü dağıtmak için anneme sardırıyorum. 

"valide sultan bir çay koysan da içsek eski günlerdeki gibi diyorum." arka fonda lale devri yirmibeşinci tekrarı yaparken. 

gözleri dalıyor. 
gözleri doluyor.
gözleri ıslanıyor.

mahallemizin çocukları artık aşka inanmıyor. oysa hepsi evli ve en az iki çocuklu. ikisini bu sabah zor tanıdım. mithad abi dediler. elime sarıldılar. daha dün sümüklerini yiyorlardı! şimdi hepsi afili delikanlı. keza dünkü mesire ve piknik yerleri şimdi rant ve betonarme tarlası. 

dünya değişiyor.
dünya ısınıyor.
dünya batıyor.

ama ömür geçiyor. çabuk geçiyor. bir de işte hep beklemekle geçiyor.
şimdi misal bu 40 derece temmuzunda kuzeyli rüzgarları bekliyorum.
ama hep seni. daima seni. 
diyorum ki ;
gel vicdansız. gel insafsız!
.



9 Temmuz 2017 Pazar

yitik

değirmen diyorlar adına. şirin, rüzgarlı bir pastane. doktoru bekliyordum. çok erken gelmiştim. beklerken üç kere yer değiştirdim. garson gıcık oldu. ama rahat değildim. bahçede üşüdüm. içeride bunaldım. hayatımda böyle işte dedim doktora gelince. rahat edemiyordum bir türlü. ara'daydım. kaybolmuş gibiydim. aslında hep öyleydim.
hem ilginçtir bugün yolla, yolda olmak ile ilgili hiç tanımadığım iki farklı kişinin yazısını okudum. kendi yolumu hayal ettim. bulamadım. yol'umu kaybetmiştim. hatta var mıydı? ondan da emin değildim.
ama tek ben değildim yolunu kaybeden. değirmen'e giderken cins bir köpek takıldı peşime. istanbul temmuzunda nefes almak için oturduğum bankta diğer iki kişiyi değil de beni seçti. önce şöyle bir kokladı, bir süre gözümün içine baktı. sonra kaşınmaya başladı. huylandım. yürüdüm. peşimden geldi. bir o öne geçti, bir ben. bir yandan beni kesiyor, bir yandan kaybettiği bir yeri ya da yiyecek bir şeyler arıyordu. 
önceleri sinir oldum bu takibe. sonra garip bir şekilde hoşuma gitti. yolunu kaybetmiş iki faninin ortak yolunu yürüyorduk sanki. galiba karnı da açtı. bakkaldan bir şey alıp versem ne yerdi ki ? biraz daha takip eder bırakır dedim. bırakmadı.
sonra bir adama rastladık. sabahın sekizinde elinde koyun bokuna benzer kedi-köpek maması. bizim cins'i çağırdı. 
adama dedim "deminden beri  yiyecek bir şeyler arıyordu. iyi ki rastladık size"
"onun nasibiymiş" dedi adam gülerek.
ama yemedi bizim cins. bir kaç kez yanına çağırdı. yok, inatçı çıktı bizimki. adam bozuldu, söylendi. 
oralı olmadı cins, beni takip etmeye devam etti. lakin yolda kadınlar korktu. hatta bir tanesi köpeğinize sahip çıksanıza diye beni azarladı. ne diyeceğimi bilemedim. manasızca yüzüne baktım. cins de durdu. o da bir şey demedi. sadece baktı. 



sokaklar geçtik. kaldırımlar aştık. metro kavşağında durduk. lakin benimle geçmedi karşıya. uzun uzun baktı bana. ben de ona. alıp götürsem götürecek yerim de yurdum da yoktu. galiba gücümde. pazar gezmesi sonrası beşiktaş iskelesinde ayrılamayan iki yeni sevgili gibiydik. aniden döndüm ve yürüdüm. bir kaç adım attım. dayanamadım. döndüm. çok hüzünlü bakıyordu it oğlu it! bir kaç adım daha. hala bakıyordu. üçüncü ve son kez. hala...
.
aslında bu akşam hem ortaokulda hem lisede sıra arkadaşım olan kemal'i bir türlü ısınamadığım, hiç denecek kadar az kullandığım facebook sayesinde seneler sonra nasıl bulduğumu, birbirimizden habersiz ama şaşırtacak kadar benzer olayları nasıl ve hem de tarihi tarihine yaşadığımızı, bir bankta hiç tanımadığı insanlara tüm hikayesini anlatan forrest gump'ı, lise birdeki tek toplu fotoğrafımızı, o fotoğraftaki maviye çalan gri süveterimi, şamil'in gözlüklerini, sazlıklardan havalanan ilhan irem'i, meydandaki çınar ağaçlarını, her saniye ve hızla değişen dünyada nasıl aynı kaldığımızı anlayamadığımı anlatacaktım. ama hayat işte.. çok da şey yapmamak lazım!

29 Haziran 2017 Perşembe

acil

oldum olasi sevmemisimdir kamu binalarini. duygusuz ve insani bogan bir hava hissetmisimdir iclerinde her zaman. hele ki söz konusu hastane binalarıysa. her daim nefes almakta zorlanirim bu gri duvarlar arasında. bir de alabildiğine soğuk gelirler bana. ne var ki bu 40 derece haziranında serinletmiyor bu soğuk. 
.
şimdi işte. acil servisin bekleme salonundayım. kırmızı ışıklı panoda tüm hastalara acil şifalar dileniyor. başka acillere göre çok sessiz burası. garip. benim işim acil değil. hasta da değilim. düşünceliyim. çok düşünceli. on gündür, üç haftadır, iki aydır ve aslında yıllardır düşünceliyim. çıkmaz bir sokakta yürüyorum. çıkışın olmadığını bilerek. hem mağlup hem mağrur. duvara toslamaya az kaldı. umursadığım duvara çarpmak değil. bile bile ve niye hala yürüyorum. sanırım bunu düşünüyorum. dün izlediğim filmde nicole kidman ; "iş, düşüncenin baş düşmanıdır" dedi. çünkü üç işte birden çalışıyordu. unutmak istedikleri vardı. geçmişi vardı. ama geleceğinin olmadığını biliyordu. sadece kalan zamanını olabildiğince iyi geçirmek istiyordu. profesör arkadaşı ise işini ve eşini kaybetmişti. bu "arıza" kadını bulmuştu. mutluydu. ve sanırım mutlu öldüler....
ama biz mutlu değiliz doktor....
olamayız da...
oysa bu şekilde kusarcasına yazdıklarımdan mutlu olduğunu söyleyen arkadaşlarım var.  elbet iyi niyetlerinden şüphem yok. lakin görüldüğü üzere buram buram kasvet ve bulantı kusuyorum burada. eskiden arada iki güzel şey yazayım diye kasardım. sonra bunun beyhude bir eylem olduğunu gördüm. içimden ne taşarsa onu yazıyorum şimdi. açıkçası kimse umurumda değil. içim bu benim. ha dışım daha farklı. nasıl bir genetiğim varsa artık. içim dışım bir değil senin anlayacağın. bu iyi mi kötü mü bilmiyorum. hoş iyi ve kötü kavramını kaybedeli çok oldu. yine de fazla uzağa gitmemiş olacak ki kendimle kavgalarım devam ediyor...
.
acil servisteyim hala. ama beklediğim hasta başka bir serviste ameliyatta. yalnız olmadığını göstermek için toplandık. biraz sonra dağılacağız her birimiz bir yana. aslında o kadar yalnız ve benciliz ki...
o kadar.
.
mutlu değiliz doktor!

26 Haziran 2017 Pazartesi

patates

sabahın beş buçuğu. yeni mahallemde ilk bayram sabahı. tuhaf.
nasıl anlatmalı?
çölde suya hasret bedevi misali. ya da mecnun'un leyla'ya aşkı. yahut bülbülün güle yanması gibi. canım öyle patates kızartması istiyor ki. öyle. 
gözümden ve dahi en kılcal damarlarımdan akan uyku değil de her zamanki üşengeçlik. patatesi kızartamıyorum. TRT müziği açıyorum. solistler geçidi. neşe karaböcek. zekai tunca. emel sayın. lakin uykuda zihnime  dolanan şarkıyı bulmama yardımcı olamıyor hiç biri. son vakitlerde ne çabuk unutur oldum. az balıktan değil. yaşlılık da değil. yorgunluk. şimdilerde on yaşındaki çocuklardan dahi duyduğumuz. "hayat çok zor, çok yorucu bir şey anne! " duyanlara. duymayanlara. cengiz kurtoğlu. sonra adnan şenses. yüksel uzel. sibel can. solistler bitmiyor. geçip gidiyor. bir film şeridi gibi oysa ömür. cengiz kurtoğlu'ndan sonra İstiklal marşı. ve açılış. saat tam yedi sıfır sıfır. unutulmaz şarkılarda ise cem karaca. ama ben hala arıyorum uykumdaki şarkıyı.
umut fakirin ekmeği. 
ve de inanmak.
belki de sırf bu yüzden. sabahları işe giderken bir durak fazladan yürüyorum. sessizce ve ağır. spor olsun diye değil ha! hoyratça harcadığım zamanın kıymetini bilircesine. kimseye aldırış etmiyorum. ne şehrin gürültüsüne, ne de nefes almayı zorlaştıran çirkin beton yapılara. sadece gökyüzüne bakıyorum. bir umut kuşlar. bir parça bulut. sonsuz mavi. bizi kurtaracak olan. 
yoksa ne aşk. ne para! 



çünkü dün akşamüstü "mahallece aşka inanmıyoruz" yazıyordu kentsel dönüşüm canavarına teslim olmamış iki evden birinin duvarında. ben de buna inanıyorum. canım viktor. ben de buna. seni bilemem elbet. 
bu arada dün gece rüyalarımı yoran şarkıyı buldum sonunda
sonunda. 
uzun yola gider gibi..
.



19 Haziran 2017 Pazartesi

hazan

samimiyetine inanılan kısa bir cümle ne kadar yakınlaştırıyorsa iki insanı manasız bir hareket de aynı oranda uzaklaştırıyor. oysa şunun şurası ve hepi topu üç günlük dünya değil mi? 
hem dünya fani ölüm ani ya? 

dün akşam insanın içine işleyen müziğine hayran ve hatta hasta olduğum hazan mevsimi’nde cemal'e ne diyordu recep dayı;


 "evlat, bu dünya boş. her şey boş. önemli olan giderken arkandan hoş bir sada bırakmak.

hoş bir sada.
eyvallah Recep dayı. eyvallah.

16 Haziran 2017 Cuma

az

etrafımda daha az eşya olsun istiyorum. ve daha az insan. kalabalığa tahammül edemiyorum artık. eşyamın yarısını taşınmadan önce, kalan yarısını da taşındıktan sonra attım. hala atılacak bir dolu eşya, ıvır zıvır bir çok şey var. hissediyorum. 
bu sabah mesela 06:03 de uyanıp 18 yıllık kontratları, satış sözleşmelerini, sağlık karnelerini, garanti belgelerini, bilimum senetleri ve dosyaları yırtıp attım. keşke diyorum tüm hüsn-i zanımızla hayatımıza kattığımız lakin fevkalade yanıldığımız insanları da gecenin üçünde kalkıp bu çeyrek asırlık evraklar gibi atabilseydik. ama olmuyor. 
olamıyor. 
rehberden silmekle yitip gitmiyor hiç bir şey. gönül yarası geçse de izi kalıyor. dost diye bilip kardeş diye sevdiklerinin üç günlük, küçük dünya hesaplarındaki samimiyetsizliğine mi yoksa bu kadar kör ve saf olduğuna mı yanacağını bilemiyor bazen insan. sabahın dördünde azalmak istiyor sonra. buhar olup yok olmak. 
oysa boş. 
bom boş. 
her şey. 
her kez!
her dem..

işte ben tam bu satırları yazarken selâ verdi mahallenin imamı. mahalle eşrafından bir kişi vefat etmiş. ama tam anlayamadım. kimdir. necidir. hatun yahut er kişi midir? yaşlı mı genç mi. yalnız mı kalabalık mı. güzel mi çirkin mi, fakir mi zengin mi? 
ama ne önemi var di' mi? 
bitti gitti işte. sevabıyla, günahıyla. 
en çok da otobanda kamyon arkası yazılarına kapılıp gittiğimde dank ediyor bu kafama. sonu çoktan belli olan bir hayat için çok fazla ve gereksiz çırpınıyoruz. üzülüyoruz. ağlıyoruz. bazen ve hatta abartılı seviniyoruz. 
ama işte hayat tam da böyle bir şey diyorum sol şeritte kilometre kadranını zorlarken. 

hem hayatın bizatihi kendisi çelişki değil mi zaten? 

yaşam ve ölüm. 
gece ve gündüz....

belki de salt bu yüzden sevgilim;
az'altmak lazım..
 az'almak.

15 Haziran 2017 Perşembe

dolu

önce güneş açtı sonra gök gürledi nihayet doluyla karışık yağmur yağdı yahut yağmurla karışık dolu sonra yine güneş açtı ben ölmek istedim yok hayır tam olarak öyle olmadı önce ben ölmek istedim güneş zaten hep vardı evvela hava karardı gök gürledi sonra dolu bastırdı peşinden de yağmur ama gök öyle gürlüyordu ki korktum ölmekten vazgeçtim sonra güneş açtı ben model dinlemek istedim yok yine olmadı aslında bir şiir yazmak istedim cansever'in hatırına, hilmi bey'in ruhuna lakin son vermiştim bir kış gecesi o zaman en iyi bildiğim şeyi yaparım dedim ve seni özlemeye başladım lakin öyle bir özlemek ki adını unuttum yemin ederim işte o vakit gerçekten ölmek istedim ama öğle arası uyuyamadım dışarıda zerzevatçı yeni mahsül satarken önce bulutlar kapladı ruhumu sonra gök kükredi aniden etrafa kırmızı mavi ışık'lar saçıldı kuşlar kaçtı ben kaçamadım ıslandım çok ıslandım ama özlemekten vazgeçmedim yemin ederim
.

24 Mayıs 2017 Çarşamba

yapacak hiç bir şey yok*

tam üç mayıs önce yazmışım aşağıdaki yazıyı. unutmuşum. ama hisler aynı. değişmemiş hiç bir şey. okuyunca hatırladım. içinde 2011 kasımından ve 2009 baharından bir iki paragraf. 
sıkışınca, sıkılınca, başedemeyince hep başka yerlere yansıtırız ya öfkemizi? ben işte kendimden sonra en çok pazar günlerine bir de bu bloga sataşırım. 
uzmanlar bağımlılıklarınızdan öyle pat diye kurtulamazsınız diyor. ben de o hesap bir süredir yazmayarak, hatta bloga uğramayarak, canım çok yazmak isteyince de mutedil kıyıları okumayı sevdiğini düşündüğüm, bir şekilde yolumuzun kesiştiği uzak-yakın dostlara blog niyetine mektup yazarak bitirmeye çalışıyorum bu bağımlılığımı!
sonu ne olur? yahut sonu olur mu bilmem.
bi'lodos lazım şimdi. bi'kürek. bi'kayık...


11 Mayıs 2014 Pazar


sütlü kahve


sırf alışkanlıktan yapıyorum. çok aramadığım halde sanki müptelasıymış gibi az şekerli kahve içiyorum her pazar. saat tam on birde. bazen geç kalıyorum. on bir buçuğu buluyor. ama ne olursa olsun, bana hiç bir tat ve renk katmasa da sanki içmezsem ölecekmişim gibi mutlaka içiyorum o kahveyi. ve yaz kış her cumartesi akşamından bu pazar sabahı parka gidip koşacağım diye söz veriyorum  kendime. fakat sabah olunca bırak koşmayı, beşyüz metre ötedeki markete bile arabayla gidiyorum her defasında. tam beş senedir şaşmadı bu durum.  belki fikrimi değiştiririm diye eşofmanlarla gidiyorum bazen. lakin nafile. kendime söz vermeye ve onları tutmamaya devam ediyorum. özlediğim halde özlememişim gibi yapıyorum. güçsüz olduğum halde güçlüymüşüm gibi. 
biliyorum. kendimi ve çevremdekileri kandırıyorum. gözyaşlarımı kendimden dahi sakınıyorum. şarkılarla avutuyorum, bazen kanatıyorum kendimi. ama mutlaka bir iki satırını okuyorum sevdiğim roman karakterlerinin. film ve roman kahramanlarım arasında bir anlık tereddüdüm olsa da gerçeğimi bulmam uzun sürmüyor. bazen ekmel bey'i, bazen bay c.yi, bazı zaman raif bey'i okuyorum. ama yalan yok şimdi. en çok ekmel bey'i okuyorum. şimdilerde anlamsız gelen bu dünyada tek tutamağım, tek anlamım onlar artık. bir de şarkılar var elbet.

bu sabah da aynı şeyler oldu. sıradan hayatımın sıradan bir pazar günüydü. sanırım bugünkü tek farkı bunları yazmaya karar vermemdi. nedenini çok iyi bildiğim ama çözüm üretemediğim sebeplerden dolayı pazar günleriyle ve kendimle savaşım uzunca bir süredir devam ediyor. kahve alışkanlığım gibi oldu bu durum. ben çoktan alıştım da çevremdekiler için aynı şeyi söyleyemem. nedenini soranlara cevap vermiyorum artık. kaldı ki bilmek hiç bir şeyi değiştirmiyor. bunu müptelası olduğum danimarka dizisindeki replikten çok daha önce farketmiştim çünkü. 

"istemediğimiz halde bazı şeyleri yapmaya mecbur kalırız hayatta."

bazılarımız savaşçı, cesur olarak doğarlar şu hayata. bazılarımız da benim gibi.
belki masumiyet ve kader'in bekir'ini izlemeseydim bu kadar kaderci olmayabilirdim. o vakit belki ; kaderimiz bu deyip usul usul yürümezdik başımızı öne eğip.

sabah markete giderken yol kenarındaki brunch insanlarını izliyordum bir yandan. tutkuyla yiyorlar, iştahla okuyorlar, keyifle tüttürüyorlardı sigaralarını. bir süre öncesine kadar ben de onlar gibiydim. kaybedeli çok olmadı bu hissi. belki de çok oldu. hatırlamıyorum. en son ne zaman böyle iştahla okuyup tutkuyla bir şeyler yemiştim bilmiyorum. sigara dersen zaten birbirimize eziyetten başka bir şey değildik. sonra bir gün belki dedim yazarsam değişebilir bir şeyler. belki yazarsam..
ama değişmedi. katlanarak arttı içimdeki boşluk. çaresizlik ve eksilik hissi. tam tamamlandığım dediğim vakitte içine düştüğüm imkan-sız(ı)larım. yaralanma ve yaralamalarım.
ama işte sen de biliyorsun ki bazen..
bazen işte sevmek kâfi gelmiyor bayım.
insanız sonuçta. hata da yaparız. aklımız da karışır. duygusalız hem.
hayallerimiz vardır gerçekleştiremediğimiz. ve zorunluluklarımız bir pranga gibi. bilirsin ayaklarımızdan çok zihnimize vurulmuş prangalar. ödenmesi gereken faturalar. sunulması gereken raporlar. işe gidip eve dönmek gibi sıradanlıklar vardır hayatımızda. sonra okumamız gereken kitaplarımız. izlememiz gereken filmlerimiz ve dinlememiz lazım gelen şarkılarımız vardır sırada bekleyen.
lakin hayat beklemez. geçer gider.
son tahlilde herkesin olduğu gibi benim hayatım da bir roman bayım.
ama ne roman!

.
* sezen aksu - ah istanbul

14 Mayıs 2017 Pazar

olsun

pazarın dokuzu. bir simitçi kahvesindeyim. açık olan televizyonda sertab erener dinleyip telefonumu şarj ediyorum. dışarıda canım insanlar. ellerinde çiçekler. annelerine koşuyorlar. oysa daha dün annemizin kollarında yaşarken çiçekli bahçemizin yollarında koşuyorduk. şimdi her şey para. her yer kapitalizm.
eski günleri özlüyorum. 
sanırım. 
yaşlanıyorum. 
hayır! nostalji damarımın kabarması değil asıl sebep. eller. ellerim beni ele veriyor. bir de içine yuvarlandığım şu anlamsız boşluk. devam etmenin manasızlığı. her bahar içinden çıkamadığım mayıs sıkıntısı. bak işte, bir mayıs daha gidiyor ömürden. daha kaç mayıs katlanırım? bilemem.
bildiğim. bu kadar hüzün bünyeye zarar.
zaten doktor da öyle diyor! doktor kim? kalbi bu dünyadan daha büyük, güzel bir insan.  "şarkıların, her gün yazman güzel de hepsi hüzünlü be selim."
oysa böyle olmasını ben istemedim. belki ekim, belki bu lanet pazar günleri, belki ekmel bey'i okumam. ya da ve belki de başka şeyler buna sebep. çok şeyi olduğu gibi bunu da bilemiyorum.
bazen de öyle özlem yüklü oluyorum ki neyi özlediğimi bilemiyorum. insan neyi özlediğini bilmez mi? 
ben mesela bilmiyorum.
içimde ara ara dalgalanan hissin meylinin neye ve kime olduğunu.
ama şunu istiyorum.
basit işlerle, misal bağ ve bahçeyle, evin bozuk olan kapısını tamir etmekle, köy ya da kasabanın en yaşlısının anılarını dinlemekle, sessizliğini şakıyan kuşların ve hışırdayan ağaç yapraklarının bozduğu taşlı yollarda yürümekle, şehirden gelecek mecmuanın son sayısını yahut el yazmalı, posta pullu gerçek bir mektubu beklemeyle geçecek günler.
.
son tahlilde ve galiba gitmek lazım.
sessiz.
"kim"sesiz.
hemen şimdi.
.



13 Mayıs 2017 Cumartesi

bu semt güzelse sebebi sensin

bugün canım sıkkın. anneme verdiğim sözü bir kereliğine bozuyorum. piraye'nin çünkü çayı çok güzel. can da sıkıntılı olunca en az bir sigara içiliyor. gerçi geçmiş gün sen yakıştıramamıştın elime. hatırana saygısızlık etmek istemezdim. ama acemice olsa da içtim bir tane. hoş çöl rüzgarına bulanmış bu mayıs sıkıntısında sigara mı beni yoksa ben mi sigarayı içtim tartışılır. fakat bu çay çok güzel. söylemiş miydim? güneş de öyle. hayalin zaten hepsinden güzel. 
.
semte veda turları atıyorum artık. anılara. tarihe. ve sayısız güzelliğe. her şey birden bire oldu. hiç aklımda yokken bir anda taşınma hazırlıkları yaparken buldum kendimi. bir iki hafta içinde bu semt tarih olacak. nasıl alışırım bilmiyorum. ben kolay alışamam. bilirsin. alıştığımda da bırakamam. önce sen gittin. senden 89 gün sonra da tek dostum metin abi. içkisi sigarası olmayan gencecik adam. kalp krizinden gitti bir bahar akşamı. kader dediler. takdiri ilahi. sonra arabayı sattım. şimdi semti bırakıyorum. tam on sekiz sene. dile kolay. akla ziyan!
bugün akşama kadar nazan öncel dinleyesim var. hatta ölene kadar. 
öyle bir his. 
sen olsaydın. teselli ederdin diyorum. 
sen olsaydın. 
her şey bambaşka olurdu. 
sen yoksun.
.
şimdi.
.
içimde sibel can'la nazan öncel lale devri'ne düet yapıyor. 
öyle üzgünüm.

.
bu sabah. erkenden gittim parka. her zamankinden daha çok turladım kızıl topraklı yolu. tam dört koca tur. üç nokta iki kilometre. duvar yazılarını son kez okudum. anılarımı tek tek elle yokladım. kedilere iyi dileklerimi sundum. ağaçlarla vedalaştım. bekçi nizam'la helalleştim. "hayırdır" dedi.
"hayır olmasını umuyorum" dedim. durumu izah ettim. durduk yere gözlerim doldu. nizam'a belli etmek istemedim. "arada gelirim yine fakat şimdi gitmem gerek" diyerek çabucak ayrıldım yanından.
.
bugün canım çok...

11 Mayıs 2017 Perşembe

beş vakit - 15

sabah: çayı güzel yapmışlar. ikincisini istedim. geldi. ilkiyle uzaktan yakından ilgisi yoktu. canım sıkıldı. 'zaman işte böyle bir şey evlat' dedim içimdeki çocuğa. "hiç bir şeyi aynı bulamıyorsun." yaşı benim gibi yolun yarısını biraz geçenler bilir ki bu kural sadece çay da değil tüm her şeyde geçerlidir. yaşı geçmeyenler de bilir belki. zira ilk mektep talebeleri daha şimdiden hayattan, trafikten, kalabalıktan şikayet eder olmuşlar. zamana isyan etmeleri ise an meselesi..
.
öğle : doktor geldi dediler. cuma günleri dörtte gelirdi halbuki. olsun. canıma minnetti. iki gündür anlamsız bir sıkıntı vardı zaten içinde. yemeği çabucak yiyip yanına gittim. 'kafa' adamdır bizim doktor. tesir süresi sınırlı olsa da beni ilaçsız iyi ediyor. o kadar söyleyeyim. fakat bugün!.. "doktor bu'ne" diye ünledim odasına girdiğimde. sağ elinin baş ve işaret parmaklarıyla yeni bıraktığı bıyıklarını sıvazlayarak "yakışmamış mı müdür" dedi. cevabım kısa ve netti. "yakışmamış". 
hoşuna gitmedi bu. lafı değiştirdi hemen. "n'olcak bu beşiktaş'ın hali. şampiyonluk tehlikede" dedi. bu da benim hoşuma gitmedi. "işine bak doktor işine" dedim. ve devam ettim söylenmeye; "anlaşıldı sende bu bıyık bende de bu beşiktaş acısı varken anlaşamayız bugün senle. ordan bi' lansor yaz da gideyim ben.." dedim.
reçeteyi yazdı. üstüne de iğrenç bir espri yaptı. tabi onu burada yazacak değilim. ama ve yine de çıktığımda kuş gibi hafiftim. bu doktor işini biliyordu. ya da ben. neyse..
...
ikindi : insanın kendini cellat gibi hissetmesi için birilerini yahut bir şeyleri öldürmesi gerekmiyor. bazı meslekler tam da bu his için var. eskiden insanlar yanıma geldiklerinde onlar kadar olmasa da bayağı bir üzülürdüm. hele bir de evli ve çoluk çocuğu varsa 'şimdi ne yapacak bu adam' diye dert edinirdim. haklı bile olsa patrona verip veriştirirdim. oysa şimdi tamamen duygusuz, robotik hareketlerle evraklarını hazırlayıp imzasını aldıktan sonra kuru bir hayırlı olsunla uğurluyorum onları. insan öğüten bu dişlinin bir parçası olmak. giderek hissizleşmek diyorum sevgilim. ağrıma gidiyor. çok ağrıma..
...
akşam: uzun zaman olmuştu böyle şaşırmayalı. iş çıkışı, zemin kat yerine bulunduğum kata bastım asansörde. aynaya baktım. suratımı ekşittim. dolmuşta iki farklı yere oturdum. önce şişman bir abinin yanına mülteci gibi sığındım. sonra üniversiteli kız inince boşalan tekli şoför yanına gecekondu kapar gibi atıldım. müzik hazırdı. hayatımı düşündüm sonra. aslından iki geceden beri. ve hala yazarken şimdi. ama eski adamlar doğruyu söylemiş. düşün düşün boktur işin. çıkamadım zaten. yoruldum. sonra öyle güzel bir şarkı çıktı ki müzikçalarımda. ama ismini bilmiyorum. anlamını zaten hiç bilmiyorum oysa daha geçen hafta yükledim. yine de tebrik ettim kendimi böyle güzel bir şarkıyı dinlettiğim için yüreğime. üşüdüm sonra. peşpeşe iki camı kapatım. ama sonra şarkıyla birlikte açan güneş içimi hatta ruhumu ısıttı biraz. lakin ben yine hayatımı düşündüm. sıradan hayatımı. hala düşünüyorum..
...
yatsı:
trt müzik açık. sarışın saçları. at kuyruklu. uzunca boylu bir kadın. sanat musikisi icra ediyor. oysa üzerimde bir ağırlık. içimde bir sıkıntı. iki gündür. ağlamazsam sanki. geçmeyecek gibi. işte bu ahval ve şeraitte son vakti yazmaya çabalıyorum. yazmasam ne olur ki? hem kimin umurunda?
.
acaba ara sıra elle tutulur bir şeye muhtaç olmadığımız için mi böyle perişanız?*
.
* cahit zarifoğlu

10 Mayıs 2017 Çarşamba

sarı

kadıköy iskele'de. sarı dolmuşun dolmasını bekliyoruz. yedi yolcu. bir şoför. fakat dolmuş jeopolitiğinde hiç hazetmediğim, en bi'boktan yerdeyim. girişteki 2,5 kişilik koltuğun tam ortasında. benim koltuğun üçüncü, dolmuşun sekizinci kişisini bekliyoruz. beşiktaş'ı ve memleketi bıraktım. baskül ailesinden bir fert gelmemesi için bildiğim bütün duaları okuyorum. dışarıda hava ayaz mı ayaz. ama bahar. takvimler on mayısı gösteriyor. oysa soğuktan büzüşen parmak uçlarım şubat onbeş'te hala. kapı açık. rüzgar sert ama tatlı esiyor. insanlar geçiyor gözümün önünden. yukarıdan aşağıya. soldan sağa. bulmaca gibiler. ama çabuk çözülüyorlar. hepsinin ortak özelliği sabah mahmuru ve mutsuz olmaları. yüzlerinde kendimi görüyorum. yandaki müzik markette çalan bir portekiz fadosu nedeniyle derin bir hüzne dalmaktan yanıma oturan orta halli bir abi kurtarıyor beni. seviniyorum. tamamlanıyoruz ve hareket ediyoruz siya siya. lakin bu sefer de arkadan, çaprazdan dolmuş parasını rica edenler. sonra üstünü verirken teşekküre tenezzül etmeyenler. canım sıkılıyor. hepsinden sonra en son
adliye diye uzatıyorum kendi ücretimi.  avukat sanıyorlar beni. 'avukat değilim' demek istiyorum. diyemiyorum. en az onlar kadar sevilmeyen başka bir mesleğin mensubuyum halbuki. gurur duymuyorum bundan. nefret de etmiyorum. sadece yokuş aşağı vitesi boşa atılmış magirus gibiyim bu aralar. oluruna bıraktım gidiyorum hayat yolunda.
oysa istanbul güzel. istanbul güneşli. ama trafiği dert. sol şeritte sıkışıyoruz. sağa girmek istiyor şoförümüz. 3-4 defa sağ dikiz aynasına bakıyor. yanındaki tekli koltukta oturan sarışın kadın bacaklarına baktığını sanıyor şoförün. halbuki sarışının güzel bacaklarına bakan benim. farketmiyor. 
hemen yanımdaki orta siklet abi deryalara dalmış. dün çekilen piyangodan çıkacak parayı düşünüyor gibi. zira aynı şeyi ben de düşünüyorum. solumdaki üniversiteli genç ise hülyalı hülyalı camdan bakıyor. sevgilisini düşünüyor belli. biliyorum çünkü biz de geçtik o yollardan. önce canan sonra vize ve finallerdi sloganımız. hele şuna bakın hele. kesin aşık bu çocuk. ünlü bir ressama poz verir ciddiyette ve hareketsizlikte. bu yaşta başka ne derdi olacak hem. ekmek elden su gölden. hemen önde kirli sakal ve bıyıklarıyla meksikalı kötü adamlara benzeyen şoförümüz tüm vakarıyla kullanıyor dolmuşu. sol elinde bazen sigara bazen direksiyon. sağ elinde ise her daim tesbih ve bazen vites kolu. sonra bu meksikalı halinin aksine türk gibi, erol taş misali pis pis ama bir müstehzi güldü. tam olarak neye güldü anlamadım. düşüncelerimi yakalamış olamaz. bu imkansız. mel gibson'ın filminde oluyordu öyle şeyler. ya da ve belki henüz okumadığım fantastik kitaplarda. ama bu dünyada olamazdı. başka bir şey olmalı diyorum. fakat çok fazla da üstelemiyorum zihnimi ve merakımı. işte tam o sırada sol cenahtaki park ve bahçeler müdürlüğünün çalıştığını farkediyorum. sarı sarı çiçekler dikiyorlar. mfö'nün laleri mi bilmiyorum. çünkü şu hayatta anlamadığım pek çok şey var benim. bunlardan biri de çiçek çeşitleri. bir papatyayı bir de gülü bilirim. gerisi ilkokul terk zihnimde! 
derken ineceğim durağa geliyoruz.
-kaptan, adliyede lütfen!
....
.

8 Mayıs 2017 Pazartesi

10.mektup

bu sabah, inmeye yakın, otobüs imes rampasını çıkarken duygularıma hakim olamadım. duygularımı saklamada asla mahir değildim zaten. ama bu başkaydı. bambaşka. anlatabilir miyim? bilmiyorum. aslında beşiktaş'ın son saniye golüyle şampiyonluk yarışında yara alması ve her sabah beraber aynı otobüse bindiğimiz ak saçlı abinin yokluğu dışında alışılagelmiş pazartesilerdendi bu sabah da. her zamanki mağlubiyet hissiyle, ama her zamankinden daha yorgun, yenilgiyi kabullenmiş, samuel beckett'e rahmet okumuş, sadık yalsızuçanlar'a koşulsuz şartsız hak vermiş bir fani olarak sağ önden bir koltuk geride, şoföre sırtını dönmüş akşamki beşiktaş-f.bahçe maçının son saniyelerini tekrar tekrar oynuyordum kafamda. arada hasta olan annemi düşünüyor. sonra yeniden 'fabri niye çıktın be olm o topa?' diyordum. bazen de dışarıya, tüm mahmurluklarıyla koşturan, kahve içen, dünyaya gizli bir el vasıtasıyla bırakılmış gibi şaşkın, tepkisiz servis bekleyen insanlara bakarak, bu insanları ve sonra kendimi anlamaya çalışıyordum. tam yeniden kalecimiz fabri'ye saydıracakken şoförün radyosu inceden bir ahmet kaya şarkısı çalmaya başladı. ama ne şarkı? 
anlatmaya anlatamam. yazmaya yazamam. insan hayatında bazı anlar, bazı şarkılar olur hani. dünyayla vedalaşıp anılarıyla kucaklaştığı. öyle anlardan biriydi. mutsuz değildim. ama mutlu da değildim. galiba hüzünlüydüm. çokça hüzünlü. yarısı kırık sol ayak baş parmak tırnağımdan, saçımın en yorgun teline kadar melankoliye batmıştım. öylece kaldım koltukta. yaşadıklarımız gözümün önünden film şeridi gibi, otobüs ineceğim yeri üç durak geçti. şarkı bitti. düğmeye nasıl bastım. otobüsten nasıl indim. bilemedim. senden ayrıldıktan sonra da seni sevdiğimi kendimden ve senden niye sakladım? onu da bilemiyorum. 
bu şarkı işte, bunu ne kendime ne de sana yapmamamı söyledi! sana yazıp yazıp sildiklerimi, özlemlerimi, gücenikliklerimi ama asla solmayan sevgimi..
bu şarkı diyorum. hislerimi, seni, hayallerimizi gömdüğüm derinliklerden bulup çıkardı. içimde sana dair ne varsa hepsini bir belediye otobüsünün orta yerine boşalttı. beni çırılçıplak, beni yapayalnız, beni sensiz, beni anlamsız, beni mazide bıraktı. bu sabah. imes rampasını çıkarken...
ben seni çok özledim. ben seni çok..

29 Nisan 2017 Cumartesi

gramafon

ikinci seferdir zorla antikacılara sürüklüyor beni. oysa üniversiteden beri tanırım o'nu. böyle bir merakının olduğunu bilmezdim. sözünde durmayıp beyazıt ana kapıda bizi kaç sefer ektiğini,  iyi bir kaleci olduğunu ama kötü niyeli olmadığını, bizlerin nefret ettiği iktisatın mikrosunu da makrosunu da su gibi içtiğini, tesbihlere ve güzel kadınlara olan zaafını, tavlayı çok iyi oynadığını, bamyadan nefret ettiğini, her zaman her yere sağ ayakla girip çıktığını, merdiven altlarından geçmediğini bilirdim. ama antika merakını bilmezdim.

çılgın kadıköy kalabalığında mecbur seferi oldum yanına. o, yeni evi için 17.yüzyıl osmanlı sanatının güzide parçalarına, altın varak aynalara, masif kaplama masa ve diğer mobilyalara bakarken ben yalnız bir şeye baktım.
gramafonlara. 


hep merakım olmuştu ama sahibi olamamıştım bir türlü. sayesinde belki bir gün gramafonum olurdu. 
oysa hiç anlamam. sadece hiç durmadan çalsın istiyorum. deniz gören bir dağ evinde. öyle bir hayalim var. mevsim rüzgarlarının kapısından hiç ayrılmadığı. kırlangıçların geçiş güzergahında. bulutlarla dost, güneşle barışık, sardunyalara bezenmiş bir ağaç ev bahsettiğim.
hem bir ara, evin önüne denizi ve bulutları tam karşıdan gören tahta bir bank da yapardım. 
iki kişilik. 
belki sen gelirsin diye. 
hem belki diyorum bir gün. tıpkı forrest gump'ta olduğu gibi. bu bankta yanıma oturursun ve ben sana herşeyi anlatırım. en başından. evet.
bazen de yaşlı gramafonu dinlendirip sadece caro emerald dinler, bulutlara doğru dans ederdik. 
böyle basit, sıradan hayaller. 

yirmidokuz nisan istanbul'u.
açık, az bulutlu.
16:44

28 Nisan 2017 Cuma

mercimek çorbası

yoruluyor insan. neden yorulduğunu bilmiyor. sadece bildiğini sanıyor. küçük mutluluklar arıyor.

iş çıkışı, yeni sulanmış bahçe kokusu. ismini bilmediğim güzel rayihalı çiçekler sonra. bir özlemi çağrıştırıyor. bulamıyorum. belki de bahçivan olmalıymışım. belki sonraki hayata! bilemiyorum..

bugünlerde. kitap okuyamıyorum. duvar yazıları okuyorum. akşamına unutuyorum ama.birini unut-a-madım. gri zemine, siyah büyük harfler.

"herkeZ bir yere sahipken gönlümde senin ülken vardı."

herkes'i belki bilerek yanlış yazdı. belki bilmiyordu gerçekten. ben cümlenin şatafatına kapıldım. ilk kez bir imla hatasına takılmadım.

ama herkes sinirli. herkes aceleci. kimse beklemek istemiyor.
ne çok kırmızı ışık var!

şehirde. cuma kaosu. bostancı metro'da açılan dolmuş kapısından içeri dolan nefis koku. mercimek çorbası. 

ama en çok. hastane durağındaki mavi montlu, siyah etekli, esmer genç kadın. güneşi karşısına almış, bu dünyanın umudu gibi duruyordu. en azından benim için. sizi bilemem..

.

26 Nisan 2017 Çarşamba

beni bu güzel havalar..*

memlekete ve bizim şirkete bahar gelince kimi her bahar aşık olduğundan dem vurur, kimi göçmen kuşlardan bahseder. bense istisnasız orhan baba'yı anarım böyle güzel havalarda. hayır şarkıcı olanı değil. şair olanı.

inanmayacaksın ama sevgilim bazen hayat bile bulutlar üstü oluyor böyle güzel havalarda.

hem orhan veli diyorum ne güzel adam. tom waits, leonard cohen falan. tezer özlü ile birsen tezer'i daha önce söylemiştik zaten. ne şahane kadınlar.

ama orhan veli diyorduk....
bundan tam üç bahar önce okuduğum nahit hanım'a mektuplarından (yalnız seni arıyorum) sonra daha bir güzel gözüktü gözüme. ve bugün o'nu bir dost meclisinde yine cahit sıtkı ile karıştırdılar. üzüldüm. dayanamadım. ukalalık yaptım. yolun yarısı diyen şair cahit sıtkı ve 46'sında öldü. garip'im orhan veli 36'da vefat etti dedim. kötü kötü baktılar. "iyi anladık be" der gibi.

öğlen yemeğini yemedim. birsen abla'ya sığındım. balıkesir şarkısını dinleyerek varoş cafeye geldim. sinek avlayan yılışık esnafa bi'orta kahve söyledim. nasılsa az şekerli söyleyince de orta getiriyor. duramadı sırnaştı yine. "hemmen abim dedi iki avucunu birbirine sürterek. "yoksundur epeydir" diye de devam etti. duymazdan geldim. başımı hayır anlamında yukarı kaldırıp müziğe ayar verdim. önceki yaz aşık olduğum ezginin günlüğü-rüya şarkısı çalmaya başlamıştı çünkü. ağaç dallarının arasından seken güneşle ruhumu, telefonumda çalan şarkıyla bedenimi, hafif esen rüzgarla zihnimi eşleştirip dünyadan ayrıldım bir süreliğine!

döndüğümde kimi bahar geldi dedi yine, kimi yaz. öğle sonrası açan güneşe aldanarak.
oysa bana sorarsan gelen sadece mayıs.

düşündüm de geçen sene tam da bu vakitler iyi değildim. ama güzeldim!
hem hatırlıyorum dün gibi.
evet evet eski yazılara bakmaya gerek yok. misal şu an yanı başımda duran tomris uyar'ın gündökümü vardı yine.
ve barbaros bulvarından beşiktaş'a inerken türlü düşünceler kafamda.

hafız aramıştı. "takma kafana be olm" demişti.
ama takıyordum. elimde değildi.
sonra marmara denizi. bir adet vapur kenarı. yanında nefis bir de rüzgar.
ve özgür kuşlar.
ve tabi ki o kadın. 
yeşil gözlü, parlement mavi elbiseli, okyanus hüzünlü o kadın. 
ben beynimi, o ise tırnaklarını kemiriyordu.
iyi değildim ama güzeldim.
peki ya şimdi?

şimdi? 
bana sorarsan sevgilim; gelen sadece mayıs. sadece mayıs..
.
.
* orhan veli - güzel havalar
.
.