16 Temmuz 2017 Pazar

11.mektup

çayı soğuk suyla demliyorum artık. annem beğenmiyor. ben de o'nun yaptığı menemeni beğenmiyorum. ödeşiyoruz. gülüyor. "ben senin yaptığını sen benim yaptığımı beğenmiyorsun" diyor. iki huysuz, az sayıdaki birlikteliğimizde birbirimize dalıyoruz. babamdan sonra böyle oldu. önce kim özlerse ya dakikalarca susuyor. yahut diğerine sardırıyor.
şimdi arka balkonda soğuk çay dahil tüm yaşananları temize çekiyorum. güneş yok. hissedilir derecede rüzgar var. yağmur gelecek, belli. bahçedeki ağaçlar yapraklarıyla bunu kutluyorlar. tam karşımda incir ağacı. ortadakinin adını bilmediğim ince yapraklı başka bir ağaç. en sağda dut ağacı. ve bahçenin derme çatma çitleri. en az 20 yıllık. hepsinde rahmetlinin parmak ve emek izleri.
.
işte böyle.

bir babamı özlüyorum. bir zarifoğlu'nu. yanıma almadığıma o kadar pişmanım ki . o kadar pişman. 
.
oysa dört yıldır aynı fasit dairede dönüyorum. yoruluyorum. çok yoruluyorum. lakin durmuyorum. 
.
belki de cemal süreya'nın 13 gün mektuplarını almalıydım yanıma. 
.
bu yaz günler hiç geçmiyor. ama hayat çok çabuk geçiyor. çok çabuk.
.
karar veremedim. hangisi daha hüzünlü? emre aydın. sıla. ahmet kaya. galiba içlerinde en hüzünlüsü benim.
.
telefonum uyarı veriyor. şarjın bitmek üzere ya kapat ya şarj et. ortası yok. hayatta böyle değil mi? gece-gündüz. siyah-beyaz. yaşam ya da ölüm. bu kadar kesin.
.
başımın bir yanında paslı bir çivi. diğer yarısı ne vakit bir hayalin peşine düşse batıyor. dur diyor. omzumdaki yükleri sıralıyor. ağzımın tadını bozduktan sonra siktirolup gidiyor. ta ki yeni hayal kurana dek..
.
az önce üçüncü bardak çayımı aldım. hem de büyük fincanda. annem nispet yaptığımı sanıyor. ama öyle değil. çay çok güzel. doldurayım mı sana da diyorum. git işine diyor gülerek. üç tane de petibör alıyorum çayın yanına. batırıp batırıp yiyorum. tıpkı eski günlerdeki gibi.
.
dün akşamüstü yalnızlığım alıp moda'ya çıktım. ve denize bakarak sordum;
ne istiyorsun dedim kendime.
ne istiyorsun?
elimdeki kalemi bıraktım, gözlüğümü çıkardım, müziğin sesini açıp arkama yaslandım. 
soruyu tekrarladım.
şu an ne olmasını isterdin?

bu sabah, fotoğrafa bakıp hâlâ ne istediğimi düşünüyorum..
.
ve eylülü bekliyorum..

15 Temmuz 2017 Cumartesi

yol-3

üç çanta eşya ile yeni bir yola girip girmemenin kararı için gidiyorum bu sefer. ve yine bekliyorum bir semt dolmuşunda. ama dolmuş şoförü çok kibar bir amca. o kadar ki benden en az 15 yaş büyük olmasına rağmen bana abi diyor. haber dinleyip gazete okuyor. ben müzik dinliyorum. anlamını bilmeden sevdiğim şarkılardan. mad world. yarım ingilizcemle bir şarkıyı söyleyen gece kuşu'nu bir de şarkının adını çevirebiliyorum. kalanı için aklımı ve ruhumu müziğin evrenselliğine bırakıyorum.
düşününce. gerçekten çılgın bu dünya. ya da biz insanlar. birileri adalet için yürüyor! ötekiler destan diyor! ben izliyorum sadece. hiç bir şeye, hiç kimseye yakın hissetmiyorum. beşiktaş ve kuşlar hariç. gerisi olsa da olur. olmasa da. şimdi şarkı eşliğinde yüzümü okşayan yaz rüzgarı bir de.
.
night bird - mad world

11 Temmuz 2017 Salı

yol-2

metrodan inince doğancılar'dan üsküdar'a giden dolmuşa bindim. bildiğim halde tahta bavuluyla haydarpaşa garında adres soranlara nazire edercesine istanbul'a yeni gelmiş gibi sordum ben de.

-şile otobüslerinin kalktığı yere gider mi beybaba?
-atla evlat. tam adamına sordun dedi kadir savun'a benzeyen şoför.
.
dolmuşun arkası bomboş olmasına rağmen "kadir savun"un yanına oturdum. hem kanım ısınmıştı bu ihtiyara. hem de kimse yokken belki bir iki eşelerse içimdeki uru oracıkta akıtırım diye düşündüm. ama sormadı. eski türk filmlerindeki o sıcaklık yoktu bizim kadir abi'de. hayat, filmlerdeki ve kitaplardaki gibi olmadığını bize öğreteli çok olmuştu. ama işte yine de ümit ediyor insan. ümit etmek istiyor en azından. hem ümit olmadan nasıl yaşar ki insan?
eskiden turuncu bir defterim daha doğrusu ajandam vardı. 2002 ya da 2003 yılı olacak. beşiktaş şampiyon olmuştu.1995 de olabilir. emin değilim. o sene işte yerli-yabancı düşünür ve yazarların sevdiğim sözlerini yazmaya başladım bu deftere. o defter şimdi yok ama ümit ile ilgili sözü var.
şöyle diyordu o defterde konfüçyüs ;
"bir insan parasını kaybetmişse, hiçbir şeyini kaybetmemiş demektir. sağlığını kaybetmişse, hayatının yarısını kaybetmiş demektir. ama umudunu kaybetmişse, her şeyini kaybetmiş demektir."
belki de her dibe batışta beni yukarı çıkaran yahut çıkmak için çabalatan bu 'turuncu söz'dü. 
.
zeynep kamil'e kadar kimse binmedi bizim dolmuşa. ama yine konuşmadık hiç bir şey. sadece sigara içti kadir abi. üç nefeste bir derin ama sessiz oflar çekti. uzun samsun içiyordu. bana da uzattı. kullanmıyorum dedim. daha hafif bir şey olsaydı kesin alırdım. ama almadım. bir süre daha sustuk. merkeze yakın bir yerde yine bildiğim halde "ben nerde ineceğim dayı" diye sordum. sağ eliyle sol kolumu tuttu. o an göz göze geldik. gözlerindeki acı ve keder bana kendi derdimi unutturdu. "kımıldama, ben sana söyleceğim evlat" dedi. beş dakika sonra bütün yolcuları indirip beni meydanın sonuna getirir getirmez etraflıca şile durağını tarif etti. eyvallah deyip otobüslere doğru usulca uzaklaştım yanından..
.

yol-1

günlerdir içimde kopan fırtınanın büyüklüğünü kestiremiyorum. bazen gökdelen yüksekliğinde tsunamiler. benle birlikte etrafımda ne varsa alıp götürecek gibi. bazen de açık denizde kısa süreli ve zararsız bir fırtına gibi. belirsizlik ama can sıkıcı. 
iyi ya da kötü veya çoğunlukla mutsuz giden bir hikayeyi bile sonlandırmak ciddi bir efor istiyor. her şeyden önce CESARET gerektiriyor. galiba bende eksik olan. bu 7 harfli kelime. oysa mazide deli cesareti gösterdiğim çok vakıa olmuştur. lakin bu başka. işin içine 2.3.4.5.6.7. şahıslar dahil olunca. her şeyde bencil olan akrep ruhum bu hikayede "çekinser" ve umarsız kalıyor. çoğu zaman da lal. öyle olunca ya ölmek ya da hiç durmadan yazmak istiyorum. kestirmeden ölmekle ilgili fikrimi çok defa beyan etmiştim. hem korkarım. hem günah. o yüzden çalakalem yazıyorum üç gündür. peki faydası oluyor mu? eskiden oluyordu. şimdi emin değilim. ama en azından kendimi öldürmüyorum!
misal işbu satırları 4 vagonlu bir metroda solumda telefonuyla oyun oynayan elli yaşlarındaki bir abla ile sağımda kıllı bacaklarını sergileyen otuzbeşlerindeki bir adamın arasında yazıyorum. yayınlayacak mıyım? bilmiyorum. bu şekilde yazıp taslakta bekleyen onlarca yazıyı düşündüğümde pek şansı yok gibi. öyle ki bloga değil telefonun not defterine yazıyorum. bir ismi bile yok. tıpkı yarışı kaybeden spermler gibi. doğmadan ölebilir. ama ve kim bilir yeraltından gün yüzüne çıkınca fikrim değişir belki. tıpkı bu sabah olduğu gibi. hiç aklımda hatta hareket edesim yokken ani bir kararla ağva'ya gitmeye karar verdim. geçenlerde dert edindiğim benim yol'um bu işte. bu kadar. kartal'dan ağva'ya...

10 Temmuz 2017 Pazartesi

mazruf

o şarkı çalmaya başlayınca gönül yaylarım şöyle bir gevşiyor. maziden. sıradaki anım gözümün önüne geliyor. sonra şarkıyı ilk kez duyuyormuş gibi heyecanlanıyorum. yetmiyor. anneme dinletiyorum. oysa annem eski toprak. çok eski. can etili. bedia akartürk seviyor. "oğlum bana türkü aç. türkü yok mu" diyor. annem benim. bir tanem. bunu kimse anlamıyor. eşim. dostum. kardeşlerim dahil. afrika hariç!
açarım tabi diyorum. ama önce şunu bir dinle. sanki dünyada ondan başka şarkı bestelenmemiş ve asla bestelenmeyecek gibi. o şarkı işte. anne kokusu gibi. dünyanın tek ve nadide güzelliği. benim için diyorum lale devri..

sibel can söylüyor. hem çok iyi söylüyor. geçmiş gün söylemiştim. yine söylüyorum. sibel can çok güzel söylüyor.

bu şarkıda neyi sevdiğimi bulmaya çalışıyorum. sonra yoruluyorum. bırakıyorum. 
babamı özlüyorum. 
eski günleri sonra. 
seni zaten hep...

hüznümü dağıtmak için anneme sardırıyorum. 

"valide sultan bir çay koysan da içsek eski günlerdeki gibi diyorum." arka fonda lale devri yirmibeşinci tekrarı yaparken. 

gözleri dalıyor. 
gözleri doluyor.
gözleri ıslanıyor.

mahallemizin çocukları artık aşka inanmıyor. oysa hepsi evli ve en az iki çocuklu. ikisini bu sabah zor tanıdım. mithad abi dediler. elime sarıldılar. daha dün sümüklerini yiyorlardı! şimdi hepsi afili delikanlı. keza dünkü mesire ve piknik yerleri şimdi rant ve betonarme tarlası. 

dünya değişiyor.
dünya ısınıyor.
dünya batıyor.

ama ömür geçiyor. çabuk geçiyor. bir de işte hep beklemekle geçiyor.
şimdi misal bu 40 derece temmuzunda kuzeyli rüzgarları bekliyorum.
ama hep seni. daima seni. 
diyorum ki ;
gel vicdansız. gel insafsız!
.



9 Temmuz 2017 Pazar

yitik

değirmen diyorlar adına. şirin, rüzgarlı bir pastane. doktoru bekliyordum. çok erken gelmiştim. beklerken üç kere yer değiştirdim. garson gıcık oldu. ama rahat değildim. bahçede üşüdüm. içeride bunaldım. hayatımda böyle işte dedim doktora gelince. rahat edemiyordum bir türlü. ara'daydım. kaybolmuş gibiydim. aslında hep öyleydim.
hem ilginçtir bugün yolla, yolda olmak ile ilgili hiç tanımadığım iki farklı kişinin yazısını okudum. kendi yolumu hayal ettim. bulamadım. yol'umu kaybetmiştim. hatta var mıydı? ondan da emin değildim.
ama tek ben değildim yolunu kaybeden. değirmen'e giderken cins bir köpek takıldı peşime. istanbul temmuzunda nefes almak için oturduğum bankta diğer iki kişiyi değil de beni seçti. önce şöyle bir kokladı, bir süre gözümün içine baktı. sonra kaşınmaya başladı. huylandım. yürüdüm. peşimden geldi. bir o öne geçti, bir ben. bir yandan beni kesiyor, bir yandan kaybettiği bir yeri ya da yiyecek bir şeyler arıyordu. 
önceleri sinir oldum bu takibe. sonra garip bir şekilde hoşuma gitti. yolunu kaybetmiş iki faninin ortak yolunu yürüyorduk sanki. galiba karnı da açtı. bakkaldan bir şey alıp versem ne yerdi ki ? biraz daha takip eder bırakır dedim. bırakmadı.
sonra bir adama rastladık. sabahın sekizinde elinde koyun bokuna benzer kedi-köpek maması. bizim cins'i çağırdı. 
adama dedim "deminden beri  yiyecek bir şeyler arıyordu. iyi ki rastladık size"
"onun nasibiymiş" dedi adam gülerek.
ama yemedi bizim cins. bir kaç kez yanına çağırdı. yok, inatçı çıktı bizimki. adam bozuldu, söylendi. 
oralı olmadı cins, beni takip etmeye devam etti. lakin yolda kadınlar korktu. hatta bir tanesi köpeğinize sahip çıksanıza diye beni azarladı. ne diyeceğimi bilemedim. manasızca yüzüne baktım. cins de durdu. o da bir şey demedi. sadece baktı. 



sokaklar geçtik. kaldırımlar aştık. metro kavşağında durduk. lakin benimle geçmedi karşıya. uzun uzun baktı bana. ben de ona. alıp götürsem götürecek yerim de yurdum da yoktu. galiba gücümde. pazar gezmesi sonrası beşiktaş iskelesinde ayrılamayan iki yeni sevgili gibiydik. aniden döndüm ve yürüdüm. bir kaç adım attım. dayanamadım. döndüm. çok hüzünlü bakıyordu it oğlu it! bir kaç adım daha. hala bakıyordu. üçüncü ve son kez. hala...
.
aslında bu akşam hem ortaokulda hem lisede sıra arkadaşım olan kemal'i bir türlü ısınamadığım, hiç denecek kadar az kullandığım facebook sayesinde seneler sonra nasıl bulduğumu, birbirimizden habersiz ama şaşırtacak kadar benzer olayları nasıl ve hem de tarihi tarihine yaşadığımızı, bir bankta hiç tanımadığı insanlara tüm hikayesini anlatan forrest gump'ı, lise birdeki tek toplu fotoğrafımızı, o fotoğraftaki maviye çalan gri süveterimi, şamil'in gözlüklerini, sazlıklardan havalanan ilhan irem'i, meydandaki çınar ağaçlarını, her saniye ve hızla değişen dünyada nasıl aynı kaldığımızı anlayamadığımı anlatacaktım. ama hayat işte.. çok da şey yapmamak lazım!

29 Haziran 2017 Perşembe

acil

oldum olasi sevmemisimdir kamu binalarini. duygusuz ve insani bogan bir hava hissetmisimdir iclerinde her zaman. hele ki söz konusu hastane binalarıysa. her daim nefes almakta zorlanirim bu gri duvarlar arasında. bir de alabildiğine soğuk gelirler bana. ne var ki bu 40 derece haziranında serinletmiyor bu soğuk. 
.
şimdi işte. acil servisin bekleme salonundayım. kırmızı ışıklı panoda tüm hastalara acil şifalar dileniyor. başka acillere göre çok sessiz burası. garip. benim işim acil değil. hasta da değilim. düşünceliyim. çok düşünceli. on gündür, üç haftadır, iki aydır ve aslında yıllardır düşünceliyim. çıkmaz bir sokakta yürüyorum. çıkışın olmadığını bilerek. hem mağlup hem mağrur. duvara toslamaya az kaldı. umursadığım duvara çarpmak değil. bile bile ve niye hala yürüyorum. sanırım bunu düşünüyorum. dün izlediğim filmde nicole kidman ; "iş, düşüncenin baş düşmanıdır" dedi. çünkü üç işte birden çalışıyordu. unutmak istedikleri vardı. geçmişi vardı. ama geleceğinin olmadığını biliyordu. sadece kalan zamanını olabildiğince iyi geçirmek istiyordu. profesör arkadaşı ise işini ve eşini kaybetmişti. bu "arıza" kadını bulmuştu. mutluydu. ve sanırım mutlu öldüler....
ama biz mutlu değiliz doktor....
olamayız da...
oysa bu şekilde kusarcasına yazdıklarımdan mutlu olduğunu söyleyen arkadaşlarım var.  elbet iyi niyetlerinden şüphem yok. lakin görüldüğü üzere buram buram kasvet ve bulantı kusuyorum burada. eskiden arada iki güzel şey yazayım diye kasardım. sonra bunun beyhude bir eylem olduğunu gördüm. içimden ne taşarsa onu yazıyorum şimdi. açıkçası kimse umurumda değil. içim bu benim. ha dışım daha farklı. nasıl bir genetiğim varsa artık. içim dışım bir değil senin anlayacağın. bu iyi mi kötü mü bilmiyorum. hoş iyi ve kötü kavramını kaybedeli çok oldu. yine de fazla uzağa gitmemiş olacak ki kendimle kavgalarım devam ediyor...
.
acil servisteyim hala. ama beklediğim hasta başka bir serviste ameliyatta. yalnız olmadığını göstermek için toplandık. biraz sonra dağılacağız her birimiz bir yana. aslında o kadar yalnız ve benciliz ki...
o kadar.
.
mutlu değiliz doktor!

26 Haziran 2017 Pazartesi

patates

sabahın beş buçuğu. yeni mahallemde ilk bayram sabahı. tuhaf.
nasıl anlatmalı?
çölde suya hasret bedevi misali. ya da mecnun'un leyla'ya aşkı. yahut bülbülün güle yanması gibi. canım öyle patates kızartması istiyor ki. öyle. 
gözümden ve dahi en kılcal damarlarımdan akan uyku değil de her zamanki üşengeçlik. patatesi kızartamıyorum. TRT müziği açıyorum. solistler geçidi. neşe karaböcek. zekai tunca. emel sayın. lakin uykuda zihnime  dolanan şarkıyı bulmama yardımcı olamıyor hiç biri. son vakitlerde ne çabuk unutur oldum. az balıktan değil. yaşlılık da değil. yorgunluk. şimdilerde on yaşındaki çocuklardan dahi duyduğumuz. "hayat çok zor, çok yorucu bir şey anne! " duyanlara. duymayanlara. cengiz kurtoğlu. sonra adnan şenses. yüksel uzel. sibel can. solistler bitmiyor. geçip gidiyor. bir film şeridi gibi oysa ömür. cengiz kurtoğlu'ndan sonra İstiklal marşı. ve açılış. saat tam yedi sıfır sıfır. unutulmaz şarkılarda ise cem karaca. ama ben hala arıyorum uykumdaki şarkıyı.
umut fakirin ekmeği. 
ve de inanmak.
belki de sırf bu yüzden. sabahları işe giderken bir durak fazladan yürüyorum. sessizce ve ağır. spor olsun diye değil ha! hoyratça harcadığım zamanın kıymetini bilircesine. kimseye aldırış etmiyorum. ne şehrin gürültüsüne, ne de nefes almayı zorlaştıran çirkin beton yapılara. sadece gökyüzüne bakıyorum. bir umut kuşlar. bir parça bulut. sonsuz mavi. bizi kurtaracak olan. 
yoksa ne aşk. ne para! 



çünkü dün akşamüstü "mahallece aşka inanmıyoruz" yazıyordu kentsel dönüşüm canavarına teslim olmamış iki evden birinin duvarında. ben de buna inanıyorum. canım viktor. ben de buna. seni bilemem elbet. 
bu arada dün gece rüyalarımı yoran şarkıyı buldum sonunda
sonunda. 
uzun yola gider gibi..
.



19 Haziran 2017 Pazartesi

hazan

samimiyetine inanılan kısa bir cümle ne kadar yakınlaştırıyorsa iki insanı manasız bir hareket de aynı oranda uzaklaştırıyor. oysa şunun şurası ve hepi topu üç günlük dünya değil mi? 
hem dünya fani ölüm ani ya? 

dün akşam insanın içine işleyen müziğine hayran ve hatta hasta olduğum hazan mevsimi’nde cemal'e ne diyordu recep dayı;


 "evlat, bu dünya boş. her şey boş. önemli olan giderken arkandan hoş bir sada bırakmak.

hoş bir sada.
eyvallah Recep dayı. eyvallah.

16 Haziran 2017 Cuma

az

etrafımda daha az eşya olsun istiyorum. ve daha az insan. kalabalığa tahammül edemiyorum artık. eşyamın yarısını taşınmadan önce, kalan yarısını da taşındıktan sonra attım. hala atılacak bir dolu eşya, ıvır zıvır bir çok şey var. hissediyorum. 
bu sabah mesela 06:03 de uyanıp 18 yıllık kontratları, satış sözleşmelerini, sağlık karnelerini, garanti belgelerini, bilimum senetleri ve dosyaları yırtıp attım. keşke diyorum tüm hüsn-i zanımızla hayatımıza kattığımız lakin fevkalade yanıldığımız insanları da gecenin üçünde kalkıp bu çeyrek asırlık evraklar gibi atabilseydik. ama olmuyor. 
olamıyor. 
rehberden silmekle yitip gitmiyor hiç bir şey. gönül yarası geçse de izi kalıyor. dost diye bilip kardeş diye sevdiklerinin üç günlük, küçük dünya hesaplarındaki samimiyetsizliğine mi yoksa bu kadar kör ve saf olduğuna mı yanacağını bilemiyor bazen insan. sabahın dördünde azalmak istiyor sonra. buhar olup yok olmak. 
oysa boş. 
bom boş. 
her şey. 
her kez!
her dem..

işte ben tam bu satırları yazarken selâ verdi mahallenin imamı. mahalle eşrafından bir kişi vefat etmiş. ama tam anlayamadım. kimdir. necidir. hatun yahut er kişi midir? yaşlı mı genç mi. yalnız mı kalabalık mı. güzel mi çirkin mi, fakir mi zengin mi? 
ama ne önemi var di' mi? 
bitti gitti işte. sevabıyla, günahıyla. 
en çok da otobanda kamyon arkası yazılarına kapılıp gittiğimde dank ediyor bu kafama. sonu çoktan belli olan bir hayat için çok fazla ve gereksiz çırpınıyoruz. üzülüyoruz. ağlıyoruz. bazen ve hatta abartılı seviniyoruz. 
ama işte hayat tam da böyle bir şey diyorum sol şeritte kilometre kadranını zorlarken. 

hem hayatın bizatihi kendisi çelişki değil mi zaten? 

yaşam ve ölüm. 
gece ve gündüz....

belki de salt bu yüzden sevgilim;
az'altmak lazım..
 az'almak.

15 Haziran 2017 Perşembe

dolu

önce güneş açtı sonra gök gürledi nihayet doluyla karışık yağmur yağdı yahut yağmurla karışık dolu sonra yine güneş açtı ben ölmek istedim yok hayır tam olarak öyle olmadı önce ben ölmek istedim güneş zaten hep vardı evvela hava karardı gök gürledi sonra dolu bastırdı peşinden de yağmur ama gök öyle gürlüyordu ki korktum ölmekten vazgeçtim sonra güneş açtı ben model dinlemek istedim yok yine olmadı aslında bir şiir yazmak istedim cansever'in hatırına, hilmi bey'in ruhuna lakin son vermiştim bir kış gecesi o zaman en iyi bildiğim şeyi yaparım dedim ve seni özlemeye başladım lakin öyle bir özlemek ki adını unuttum yemin ederim işte o vakit gerçekten ölmek istedim ama öğle arası uyuyamadım dışarıda zerzevatçı yeni mahsül satarken önce bulutlar kapladı ruhumu sonra gök kükredi aniden etrafa kırmızı mavi ışık'lar saçıldı kuşlar kaçtı ben kaçamadım ıslandım çok ıslandım ama özlemekten vazgeçmedim yemin ederim
.

24 Mayıs 2017 Çarşamba

yapacak hiç bir şey yok*

tam üç mayıs önce yazmışım aşağıdaki yazıyı. unutmuşum. ama hisler aynı. değişmemiş hiç bir şey. okuyunca hatırladım. içinde 2011 kasımından ve 2009 baharından bir iki paragraf. 
sıkışınca, sıkılınca, başedemeyince hep başka yerlere yansıtırız ya öfkemizi? ben işte kendimden sonra en çok pazar günlerine bir de bu bloga sataşırım. 
uzmanlar bağımlılıklarınızdan öyle pat diye kurtulamazsınız diyor. ben de o hesap bir süredir yazmayarak, hatta bloga uğramayarak, canım çok yazmak isteyince de mutedil kıyıları okumayı sevdiğini düşündüğüm, bir şekilde yolumuzun kesiştiği uzak-yakın dostlara blog niyetine mektup yazarak bitirmeye çalışıyorum bu bağımlılığımı!
sonu ne olur? yahut sonu olur mu bilmem.
bi'lodos lazım şimdi. bi'kürek. bi'kayık...


11 Mayıs 2014 Pazar


sütlü kahve


sırf alışkanlıktan yapıyorum. çok aramadığım halde sanki müptelasıymış gibi az şekerli kahve içiyorum her pazar. saat tam on birde. bazen geç kalıyorum. on bir buçuğu buluyor. ama ne olursa olsun, bana hiç bir tat ve renk katmasa da sanki içmezsem ölecekmişim gibi mutlaka içiyorum o kahveyi. ve yaz kış her cumartesi akşamından bu pazar sabahı parka gidip koşacağım diye söz veriyorum  kendime. fakat sabah olunca bırak koşmayı, beşyüz metre ötedeki markete bile arabayla gidiyorum her defasında. tam beş senedir şaşmadı bu durum.  belki fikrimi değiştiririm diye eşofmanlarla gidiyorum bazen. lakin nafile. kendime söz vermeye ve onları tutmamaya devam ediyorum. özlediğim halde özlememişim gibi yapıyorum. güçsüz olduğum halde güçlüymüşüm gibi. 
biliyorum. kendimi ve çevremdekileri kandırıyorum. gözyaşlarımı kendimden dahi sakınıyorum. şarkılarla avutuyorum, bazen kanatıyorum kendimi. ama mutlaka bir iki satırını okuyorum sevdiğim roman karakterlerinin. film ve roman kahramanlarım arasında bir anlık tereddüdüm olsa da gerçeğimi bulmam uzun sürmüyor. bazen ekmel bey'i, bazen bay c.yi, bazı zaman raif bey'i okuyorum. ama yalan yok şimdi. en çok ekmel bey'i okuyorum. şimdilerde anlamsız gelen bu dünyada tek tutamağım, tek anlamım onlar artık. bir de şarkılar var elbet.

bu sabah da aynı şeyler oldu. sıradan hayatımın sıradan bir pazar günüydü. sanırım bugünkü tek farkı bunları yazmaya karar vermemdi. nedenini çok iyi bildiğim ama çözüm üretemediğim sebeplerden dolayı pazar günleriyle ve kendimle savaşım uzunca bir süredir devam ediyor. kahve alışkanlığım gibi oldu bu durum. ben çoktan alıştım da çevremdekiler için aynı şeyi söyleyemem. nedenini soranlara cevap vermiyorum artık. kaldı ki bilmek hiç bir şeyi değiştirmiyor. bunu müptelası olduğum danimarka dizisindeki replikten çok daha önce farketmiştim çünkü. 

"istemediğimiz halde bazı şeyleri yapmaya mecbur kalırız hayatta."

bazılarımız savaşçı, cesur olarak doğarlar şu hayata. bazılarımız da benim gibi.
belki masumiyet ve kader'in bekir'ini izlemeseydim bu kadar kaderci olmayabilirdim. o vakit belki ; kaderimiz bu deyip usul usul yürümezdik başımızı öne eğip.

sabah markete giderken yol kenarındaki brunch insanlarını izliyordum bir yandan. tutkuyla yiyorlar, iştahla okuyorlar, keyifle tüttürüyorlardı sigaralarını. bir süre öncesine kadar ben de onlar gibiydim. kaybedeli çok olmadı bu hissi. belki de çok oldu. hatırlamıyorum. en son ne zaman böyle iştahla okuyup tutkuyla bir şeyler yemiştim bilmiyorum. sigara dersen zaten birbirimize eziyetten başka bir şey değildik. sonra bir gün belki dedim yazarsam değişebilir bir şeyler. belki yazarsam..
ama değişmedi. katlanarak arttı içimdeki boşluk. çaresizlik ve eksilik hissi. tam tamamlandığım dediğim vakitte içine düştüğüm imkan-sız(ı)larım. yaralanma ve yaralamalarım.
ama işte sen de biliyorsun ki bazen..
bazen işte sevmek kâfi gelmiyor bayım.
insanız sonuçta. hata da yaparız. aklımız da karışır. duygusalız hem.
hayallerimiz vardır gerçekleştiremediğimiz. ve zorunluluklarımız bir pranga gibi. bilirsin ayaklarımızdan çok zihnimize vurulmuş prangalar. ödenmesi gereken faturalar. sunulması gereken raporlar. işe gidip eve dönmek gibi sıradanlıklar vardır hayatımızda. sonra okumamız gereken kitaplarımız. izlememiz gereken filmlerimiz ve dinlememiz lazım gelen şarkılarımız vardır sırada bekleyen.
lakin hayat beklemez. geçer gider.
son tahlilde herkesin olduğu gibi benim hayatım da bir roman bayım.
ama ne roman!

.
* sezen aksu - ah istanbul

14 Mayıs 2017 Pazar

olsun

pazarın dokuzu. bir simitçi kahvesindeyim. açık olan televizyonda sertab erener dinleyip telefonumu şarj ediyorum. dışarıda canım insanlar. ellerinde çiçekler. annelerine koşuyorlar. oysa daha dün annemizin kollarında yaşarken çiçekli bahçemizin yollarında koşuyorduk. şimdi her şey para. her yer kapitalizm.
eski günleri özlüyorum. 
sanırım. 
yaşlanıyorum. 
hayır! nostalji damarımın kabarması değil asıl sebep. eller. ellerim beni ele veriyor. bir de içine yuvarlandığım şu anlamsız boşluk. devam etmenin manasızlığı. her bahar içinden çıkamadığım mayıs sıkıntısı. bak işte, bir mayıs daha gidiyor ömürden. daha kaç mayıs katlanırım? bilemem.
bildiğim. bu kadar hüzün bünyeye zarar.
zaten doktor da öyle diyor! doktor kim? kalbi bu dünyadan daha büyük, güzel bir insan.  "şarkıların, her gün yazman güzel de hepsi hüzünlü be selim."
oysa böyle olmasını ben istemedim. belki ekim, belki bu lanet pazar günleri, belki ekmel bey'i okumam. ya da ve belki de başka şeyler buna sebep. çok şeyi olduğu gibi bunu da bilemiyorum.
bazen de öyle özlem yüklü oluyorum ki neyi özlediğimi bilemiyorum. insan neyi özlediğini bilmez mi? 
ben mesela bilmiyorum.
içimde ara ara dalgalanan hissin meylinin neye ve kime olduğunu.
ama şunu istiyorum.
basit işlerle, misal bağ ve bahçeyle, evin bozuk olan kapısını tamir etmekle, köy ya da kasabanın en yaşlısının anılarını dinlemekle, sessizliğini şakıyan kuşların ve hışırdayan ağaç yapraklarının bozduğu taşlı yollarda yürümekle, şehirden gelecek mecmuanın son sayısını yahut el yazmalı, posta pullu gerçek bir mektubu beklemeyle geçecek günler.
.
son tahlilde ve galiba gitmek lazım.
sessiz.
"kim"sesiz.
hemen şimdi.
.



13 Mayıs 2017 Cumartesi

bu semt güzelse sebebi sensin

bugün canım sıkkın. anneme verdiğim sözü bir kereliğine bozuyorum. piraye'nin çünkü çayı çok güzel. can da sıkıntılı olunca en az bir sigara içiliyor. gerçi geçmiş gün sen yakıştıramamıştın elime. hatırana saygısızlık etmek istemezdim. ama acemice olsa da içtim bir tane. hoş çöl rüzgarına bulanmış bu mayıs sıkıntısında sigara mı beni yoksa ben mi sigarayı içtim tartışılır. fakat bu çay çok güzel. söylemiş miydim? güneş de öyle. hayalin zaten hepsinden güzel. 
.
semte veda turları atıyorum artık. anılara. tarihe. ve sayısız güzelliğe. her şey birden bire oldu. hiç aklımda yokken bir anda taşınma hazırlıkları yaparken buldum kendimi. bir iki hafta içinde bu semt tarih olacak. nasıl alışırım bilmiyorum. ben kolay alışamam. bilirsin. alıştığımda da bırakamam. önce sen gittin. senden 89 gün sonra da tek dostum metin abi. içkisi sigarası olmayan gencecik adam. kalp krizinden gitti bir bahar akşamı. kader dediler. takdiri ilahi. sonra arabayı sattım. şimdi semti bırakıyorum. tam on sekiz sene. dile kolay. akla ziyan!
bugün akşama kadar nazan öncel dinleyesim var. hatta ölene kadar. 
öyle bir his. 
sen olsaydın. teselli ederdin diyorum. 
sen olsaydın. 
her şey bambaşka olurdu. 
sen yoksun.
.
şimdi.
.
içimde sibel can'la nazan öncel lale devri'ne düet yapıyor. 
öyle üzgünüm.

.
bu sabah. erkenden gittim parka. her zamankinden daha çok turladım kızıl topraklı yolu. tam dört koca tur. üç nokta iki kilometre. duvar yazılarını son kez okudum. anılarımı tek tek elle yokladım. kedilere iyi dileklerimi sundum. ağaçlarla vedalaştım. bekçi nizam'la helalleştim. "hayırdır" dedi.
"hayır olmasını umuyorum" dedim. durumu izah ettim. durduk yere gözlerim doldu. nizam'a belli etmek istemedim. "arada gelirim yine fakat şimdi gitmem gerek" diyerek çabucak ayrıldım yanından.
.
bugün canım çok...

11 Mayıs 2017 Perşembe

beş vakit - 15

sabah: çayı güzel yapmışlar. ikincisini istedim. geldi. ilkiyle uzaktan yakından ilgisi yoktu. canım sıkıldı. 'zaman işte böyle bir şey evlat' dedim içimdeki çocuğa. "hiç bir şeyi aynı bulamıyorsun." yaşı benim gibi yolun yarısını biraz geçenler bilir ki bu kural sadece çay da değil tüm her şeyde geçerlidir. yaşı geçmeyenler de bilir belki. zira ilk mektep talebeleri daha şimdiden hayattan, trafikten, kalabalıktan şikayet eder olmuşlar. zamana isyan etmeleri ise an meselesi..
.
öğle : doktor geldi dediler. cuma günleri dörtte gelirdi halbuki. olsun. canıma minnetti. iki gündür anlamsız bir sıkıntı vardı zaten içinde. yemeği çabucak yiyip yanına gittim. 'kafa' adamdır bizim doktor. tesir süresi sınırlı olsa da beni ilaçsız iyi ediyor. o kadar söyleyeyim. fakat bugün!.. "doktor bu'ne" diye ünledim odasına girdiğimde. sağ elinin baş ve işaret parmaklarıyla yeni bıraktığı bıyıklarını sıvazlayarak "yakışmamış mı müdür" dedi. cevabım kısa ve netti. "yakışmamış". 
hoşuna gitmedi bu. lafı değiştirdi hemen. "n'olcak bu beşiktaş'ın hali. şampiyonluk tehlikede" dedi. bu da benim hoşuma gitmedi. "işine bak doktor işine" dedim. ve devam ettim söylenmeye; "anlaşıldı sende bu bıyık bende de bu beşiktaş acısı varken anlaşamayız bugün senle. ordan bi' lansor yaz da gideyim ben.." dedim.
reçeteyi yazdı. üstüne de iğrenç bir espri yaptı. tabi onu burada yazacak değilim. ama ve yine de çıktığımda kuş gibi hafiftim. bu doktor işini biliyordu. ya da ben. neyse..
...
ikindi : insanın kendini cellat gibi hissetmesi için birilerini yahut bir şeyleri öldürmesi gerekmiyor. bazı meslekler tam da bu his için var. eskiden insanlar yanıma geldiklerinde onlar kadar olmasa da bayağı bir üzülürdüm. hele bir de evli ve çoluk çocuğu varsa 'şimdi ne yapacak bu adam' diye dert edinirdim. haklı bile olsa patrona verip veriştirirdim. oysa şimdi tamamen duygusuz, robotik hareketlerle evraklarını hazırlayıp imzasını aldıktan sonra kuru bir hayırlı olsunla uğurluyorum onları. insan öğüten bu dişlinin bir parçası olmak. giderek hissizleşmek diyorum sevgilim. ağrıma gidiyor. çok ağrıma..
...
akşam: uzun zaman olmuştu böyle şaşırmayalı. iş çıkışı, zemin kat yerine bulunduğum kata bastım asansörde. aynaya baktım. suratımı ekşittim. dolmuşta iki farklı yere oturdum. önce şişman bir abinin yanına mülteci gibi sığındım. sonra üniversiteli kız inince boşalan tekli şoför yanına gecekondu kapar gibi atıldım. müzik hazırdı. hayatımı düşündüm sonra. aslından iki geceden beri. ve hala yazarken şimdi. ama eski adamlar doğruyu söylemiş. düşün düşün boktur işin. çıkamadım zaten. yoruldum. sonra öyle güzel bir şarkı çıktı ki müzikçalarımda. ama ismini bilmiyorum. anlamını zaten hiç bilmiyorum oysa daha geçen hafta yükledim. yine de tebrik ettim kendimi böyle güzel bir şarkıyı dinlettiğim için yüreğime. üşüdüm sonra. peşpeşe iki camı kapatım. ama sonra şarkıyla birlikte açan güneş içimi hatta ruhumu ısıttı biraz. lakin ben yine hayatımı düşündüm. sıradan hayatımı. hala düşünüyorum..
...
yatsı:
trt müzik açık. sarışın saçları. at kuyruklu. uzunca boylu bir kadın. sanat musikisi icra ediyor. oysa üzerimde bir ağırlık. içimde bir sıkıntı. iki gündür. ağlamazsam sanki. geçmeyecek gibi. işte bu ahval ve şeraitte son vakti yazmaya çabalıyorum. yazmasam ne olur ki? hem kimin umurunda?
.
acaba ara sıra elle tutulur bir şeye muhtaç olmadığımız için mi böyle perişanız?*
.
* cahit zarifoğlu

10 Mayıs 2017 Çarşamba

sarı

kadıköy iskele'de. sarı dolmuşun dolmasını bekliyoruz. yedi yolcu. bir şoför. fakat dolmuş jeopolitiğinde hiç hazetmediğim, en bi'boktan yerdeyim. girişteki 2,5 kişilik koltuğun tam ortasında. benim koltuğun üçüncü, dolmuşun sekizinci kişisini bekliyoruz. beşiktaş'ı ve memleketi bıraktım. baskül ailesinden bir fert gelmemesi için bildiğim bütün duaları okuyorum. dışarıda hava ayaz mı ayaz. ama bahar. takvimler on mayısı gösteriyor. oysa soğuktan büzüşen parmak uçlarım şubat onbeş'te hala. kapı açık. rüzgar sert ama tatlı esiyor. insanlar geçiyor gözümün önünden. yukarıdan aşağıya. soldan sağa. bulmaca gibiler. ama çabuk çözülüyorlar. hepsinin ortak özelliği sabah mahmuru ve mutsuz olmaları. yüzlerinde kendimi görüyorum. yandaki müzik markette çalan bir portekiz fadosu nedeniyle derin bir hüzne dalmaktan yanıma oturan orta halli bir abi kurtarıyor beni. seviniyorum. tamamlanıyoruz ve hareket ediyoruz siya siya. lakin bu sefer de arkadan, çaprazdan dolmuş parasını rica edenler. sonra üstünü verirken teşekküre tenezzül etmeyenler. canım sıkılıyor. hepsinden sonra en son
adliye diye uzatıyorum kendi ücretimi.  avukat sanıyorlar beni. 'avukat değilim' demek istiyorum. diyemiyorum. en az onlar kadar sevilmeyen başka bir mesleğin mensubuyum halbuki. gurur duymuyorum bundan. nefret de etmiyorum. sadece yokuş aşağı vitesi boşa atılmış magirus gibiyim bu aralar. oluruna bıraktım gidiyorum hayat yolunda.
oysa istanbul güzel. istanbul güneşli. ama trafiği dert. sol şeritte sıkışıyoruz. sağa girmek istiyor şoförümüz. 3-4 defa sağ dikiz aynasına bakıyor. yanındaki tekli koltukta oturan sarışın kadın bacaklarına baktığını sanıyor şoförün. halbuki sarışının güzel bacaklarına bakan benim. farketmiyor. 
hemen yanımdaki orta siklet abi deryalara dalmış. dün çekilen piyangodan çıkacak parayı düşünüyor gibi. zira aynı şeyi ben de düşünüyorum. solumdaki üniversiteli genç ise hülyalı hülyalı camdan bakıyor. sevgilisini düşünüyor belli. biliyorum çünkü biz de geçtik o yollardan. önce canan sonra vize ve finallerdi sloganımız. hele şuna bakın hele. kesin aşık bu çocuk. ünlü bir ressama poz verir ciddiyette ve hareketsizlikte. bu yaşta başka ne derdi olacak hem. ekmek elden su gölden. hemen önde kirli sakal ve bıyıklarıyla meksikalı kötü adamlara benzeyen şoförümüz tüm vakarıyla kullanıyor dolmuşu. sol elinde bazen sigara bazen direksiyon. sağ elinde ise her daim tesbih ve bazen vites kolu. sonra bu meksikalı halinin aksine türk gibi, erol taş misali pis pis ama bir müstehzi güldü. tam olarak neye güldü anlamadım. düşüncelerimi yakalamış olamaz. bu imkansız. mel gibson'ın filminde oluyordu öyle şeyler. ya da ve belki henüz okumadığım fantastik kitaplarda. ama bu dünyada olamazdı. başka bir şey olmalı diyorum. fakat çok fazla da üstelemiyorum zihnimi ve merakımı. işte tam o sırada sol cenahtaki park ve bahçeler müdürlüğünün çalıştığını farkediyorum. sarı sarı çiçekler dikiyorlar. mfö'nün laleri mi bilmiyorum. çünkü şu hayatta anlamadığım pek çok şey var benim. bunlardan biri de çiçek çeşitleri. bir papatyayı bir de gülü bilirim. gerisi ilkokul terk zihnimde! 
derken ineceğim durağa geliyoruz.
-kaptan, adliyede lütfen!
....
.

8 Mayıs 2017 Pazartesi

10.mektup

bu sabah, inmeye yakın, otobüs imes rampasını çıkarken duygularıma hakim olamadım. duygularımı saklamada asla mahir değildim zaten. ama bu başkaydı. bambaşka. anlatabilir miyim? bilmiyorum. aslında beşiktaş'ın son saniye golüyle şampiyonluk yarışında yara alması ve her sabah beraber aynı otobüse bindiğimiz ak saçlı abinin yokluğu dışında alışılagelmiş pazartesilerdendi bu sabah da. her zamanki mağlubiyet hissiyle, ama her zamankinden daha yorgun, yenilgiyi kabullenmiş, samuel beckett'e rahmet okumuş, sadık yalsızuçanlar'a koşulsuz şartsız hak vermiş bir fani olarak sağ önden bir koltuk geride, şoföre sırtını dönmüş akşamki beşiktaş-f.bahçe maçının son saniyelerini tekrar tekrar oynuyordum kafamda. arada hasta olan annemi düşünüyor. sonra yeniden 'fabri niye çıktın be olm o topa?' diyordum. bazen de dışarıya, tüm mahmurluklarıyla koşturan, kahve içen, dünyaya gizli bir el vasıtasıyla bırakılmış gibi şaşkın, tepkisiz servis bekleyen insanlara bakarak, bu insanları ve sonra kendimi anlamaya çalışıyordum. tam yeniden kalecimiz fabri'ye saydıracakken şoförün radyosu inceden bir ahmet kaya şarkısı çalmaya başladı. ama ne şarkı? 
anlatmaya anlatamam. yazmaya yazamam. insan hayatında bazı anlar, bazı şarkılar olur hani. dünyayla vedalaşıp anılarıyla kucaklaştığı. öyle anlardan biriydi. mutsuz değildim. ama mutlu da değildim. galiba hüzünlüydüm. çokça hüzünlü. yarısı kırık sol ayak baş parmak tırnağımdan, saçımın en yorgun teline kadar melankoliye batmıştım. öylece kaldım koltukta. yaşadıklarımız gözümün önünden film şeridi gibi, otobüs ineceğim yeri üç durak geçti. şarkı bitti. düğmeye nasıl bastım. otobüsten nasıl indim. bilemedim. senden ayrıldıktan sonra da seni sevdiğimi kendimden ve senden niye sakladım? onu da bilemiyorum. 
bu şarkı işte, bunu ne kendime ne de sana yapmamamı söyledi! sana yazıp yazıp sildiklerimi, özlemlerimi, gücenikliklerimi ama asla solmayan sevgimi..
bu şarkı diyorum. hislerimi, seni, hayallerimizi gömdüğüm derinliklerden bulup çıkardı. içimde sana dair ne varsa hepsini bir belediye otobüsünün orta yerine boşalttı. beni çırılçıplak, beni yapayalnız, beni sensiz, beni anlamsız, beni mazide bıraktı. bu sabah. imes rampasını çıkarken...
ben seni çok özledim. ben seni çok..

29 Nisan 2017 Cumartesi

gramafon

ikinci seferdir zorla antikacılara sürüklüyor beni. oysa üniversiteden beri tanırım o'nu. böyle bir merakının olduğunu bilmezdim. sözünde durmayıp beyazıt ana kapıda bizi kaç sefer ektiğini,  iyi bir kaleci olduğunu ama kötü niyeli olmadığını, bizlerin nefret ettiği iktisatın mikrosunu da makrosunu da su gibi içtiğini, tesbihlere ve güzel kadınlara olan zaafını, tavlayı çok iyi oynadığını, bamyadan nefret ettiğini, her zaman her yere sağ ayakla girip çıktığını, merdiven altlarından geçmediğini bilirdim. ama antika merakını bilmezdim.

çılgın kadıköy kalabalığında mecbur seferi oldum yanına. o, yeni evi için 17.yüzyıl osmanlı sanatının güzide parçalarına, altın varak aynalara, masif kaplama masa ve diğer mobilyalara bakarken ben yalnız bir şeye baktım.
gramafonlara. 


hep merakım olmuştu ama sahibi olamamıştım bir türlü. sayesinde belki bir gün gramafonum olurdu. 
oysa hiç anlamam. sadece hiç durmadan çalsın istiyorum. deniz gören bir dağ evinde. öyle bir hayalim var. mevsim rüzgarlarının kapısından hiç ayrılmadığı. kırlangıçların geçiş güzergahında. bulutlarla dost, güneşle barışık, sardunyalara bezenmiş bir ağaç ev bahsettiğim.
hem bir ara, evin önüne denizi ve bulutları tam karşıdan gören tahta bir bank da yapardım. 
iki kişilik. 
belki sen gelirsin diye. 
hem belki diyorum bir gün. tıpkı forrest gump'ta olduğu gibi. bu bankta yanıma oturursun ve ben sana herşeyi anlatırım. en başından. evet.
bazen de yaşlı gramafonu dinlendirip sadece caro emerald dinler, bulutlara doğru dans ederdik. 
böyle basit, sıradan hayaller. 

yirmidokuz nisan istanbul'u.
açık, az bulutlu.
16:44

28 Nisan 2017 Cuma

mercimek çorbası

yoruluyor insan. neden yorulduğunu bilmiyor. sadece bildiğini sanıyor. küçük mutluluklar arıyor.

iş çıkışı, yeni sulanmış bahçe kokusu. ismini bilmediğim güzel rayihalı çiçekler sonra. bir özlemi çağrıştırıyor. bulamıyorum. belki de bahçivan olmalıymışım. belki sonraki hayata! bilemiyorum..

bugünlerde. kitap okuyamıyorum. duvar yazıları okuyorum. akşamına unutuyorum ama.birini unut-a-madım. gri zemine, siyah büyük harfler.

"herkeZ bir yere sahipken gönlümde senin ülken vardı."

herkes'i belki bilerek yanlış yazdı. belki bilmiyordu gerçekten. ben cümlenin şatafatına kapıldım. ilk kez bir imla hatasına takılmadım.

ama herkes sinirli. herkes aceleci. kimse beklemek istemiyor.
ne çok kırmızı ışık var!

şehirde. cuma kaosu. bostancı metro'da açılan dolmuş kapısından içeri dolan nefis koku. mercimek çorbası. 

ama en çok. hastane durağındaki mavi montlu, siyah etekli, esmer genç kadın. güneşi karşısına almış, bu dünyanın umudu gibi duruyordu. en azından benim için. sizi bilemem..

.

26 Nisan 2017 Çarşamba

beni bu güzel havalar..*

memlekete ve bizim şirkete bahar gelince kimi her bahar aşık olduğundan dem vurur, kimi göçmen kuşlardan bahseder. bense istisnasız orhan baba'yı anarım böyle güzel havalarda. hayır şarkıcı olanı değil. şair olanı.

inanmayacaksın ama sevgilim bazen hayat bile bulutlar üstü oluyor böyle güzel havalarda.

hem orhan veli diyorum ne güzel adam. tom waits, leonard cohen falan. tezer özlü ile birsen tezer'i daha önce söylemiştik zaten. ne şahane kadınlar.

ama orhan veli diyorduk....
bundan tam üç bahar önce okuduğum nahit hanım'a mektuplarından (yalnız seni arıyorum) sonra daha bir güzel gözüktü gözüme. ve bugün o'nu bir dost meclisinde yine cahit sıtkı ile karıştırdılar. üzüldüm. dayanamadım. ukalalık yaptım. yolun yarısı diyen şair cahit sıtkı ve 46'sında öldü. garip'im orhan veli 36'da vefat etti dedim. kötü kötü baktılar. "iyi anladık be" der gibi.

öğlen yemeğini yemedim. birsen abla'ya sığındım. balıkesir şarkısını dinleyerek varoş cafeye geldim. sinek avlayan yılışık esnafa bi'orta kahve söyledim. nasılsa az şekerli söyleyince de orta getiriyor. duramadı sırnaştı yine. "hemmen abim dedi iki avucunu birbirine sürterek. "yoksundur epeydir" diye de devam etti. duymazdan geldim. başımı hayır anlamında yukarı kaldırıp müziğe ayar verdim. önceki yaz aşık olduğum ezginin günlüğü-rüya şarkısı çalmaya başlamıştı çünkü. ağaç dallarının arasından seken güneşle ruhumu, telefonumda çalan şarkıyla bedenimi, hafif esen rüzgarla zihnimi eşleştirip dünyadan ayrıldım bir süreliğine!

döndüğümde kimi bahar geldi dedi yine, kimi yaz. öğle sonrası açan güneşe aldanarak.
oysa bana sorarsan gelen sadece mayıs.

düşündüm de geçen sene tam da bu vakitler iyi değildim. ama güzeldim!
hem hatırlıyorum dün gibi.
evet evet eski yazılara bakmaya gerek yok. misal şu an yanı başımda duran tomris uyar'ın gündökümü vardı yine.
ve barbaros bulvarından beşiktaş'a inerken türlü düşünceler kafamda.

hafız aramıştı. "takma kafana be olm" demişti.
ama takıyordum. elimde değildi.
sonra marmara denizi. bir adet vapur kenarı. yanında nefis bir de rüzgar.
ve özgür kuşlar.
ve tabi ki o kadın. 
yeşil gözlü, parlement mavi elbiseli, okyanus hüzünlü o kadın. 
ben beynimi, o ise tırnaklarını kemiriyordu.
iyi değildim ama güzeldim.
peki ya şimdi?

şimdi? 
bana sorarsan sevgilim; gelen sadece mayıs. sadece mayıs..
.
.
* orhan veli - güzel havalar
.
.


23 Nisan 2017 Pazar

bir pazar hayali

normalde böyle güzel hafta sonlarında insan sevdikleriyle beraber deniz kenarında bir çay bahçesine gider. "garson bize 2 çay. biri açık" der. yahut 'moda'ya ayak uydurup açık büfe bir kahvaltı söyler adalar'a nazır.

ama ben hiç bir şey yapmak istemedim bu sabah.
sadece bundan iki yıl sonra aşağıdakine benzer cümleler kurmak istedim.
sadece bunu!


"iki yıl kadar önce köye yerleşirken yapmak istediğim tek şey vardı: bir şeyler yazmak. çok küçük bir hayat. en temel olanlarla yetinerek; zeytin, zeytinyağı, şarap, çay, balık, pirinç ve o köyün ekmeği, sebzeleri.." *
.
.
* içeriye bakan kim - mehmet günsür
.
.

22 Nisan 2017 Cumartesi

9. mektup

hani bazen, bazı kelimeler dilinin ucuna gelir de söyleyemez insan. yazamaz bile. ya kelimelerin doğruluğundan emin değildir. ya da kendi gibi emin olduğu kelimelerin yanlış anlaşılacağından korkar.

biliyorum. sana bir açıklama borçluyum. ama nasıl yapacağımı bilmiyorum. oğuz abi yaşasaydı o'na sorardım belki. ama oğuz abi yok. tezer hanım yok. madak zaten kuşları bize bırakıp gitti. gördüğün gibi benim kimsem yok müjgan!

sabah yine erken kalktım. baktım nefes alamıyorum. gitmem gereken işe gitmedim. sahile indim. kalamış'a. bir sürü kuş fotoğrafı çektim. kayaların üzerine oturdum. rüzgarla güneşin bedenimi sarmasına izin verdim. dalga sesleriyle biraz olsun huzur buldum. oysa yıllar var ki gelmemiştim buraya. kendime ne çok kötülük ettiğimi buraya gelince anladım. sana haksızlık ettiğimi ise dün gece üç ayrı rüyada seni gördüğümde anladım. üç ayrı rüyada çünkü. ne vakittir uykularım artık üçe bölündü. ben kaç parçaya bölündüm onu bilmiyorum. ama sayamayacağım kadar çok. sayamayacağın kadar fazla.

şimdi sahilde yalnızca sezen dinliyor. sadece seni ve geceki rüyaların anlamını düşünüyorum. cevap bulamıyorum. belki senin bir cevabın vardır?

son tahlilde bu mektup senin. en latin harfleriyle, kısa ama devrik cümleleriyle, yorgun ama en samimi kelimeleriyle, virgülüyle ve noktasıyla senin. uzun efkarlar, derin hüzünler benim.
.
kalamış, 22.4.2017

16 Nisan 2017 Pazar

ahh ediyor bir gül için. şu bülbül bana benziyor*

hayat hikayelerini hep sevdim. bayılarak okudum her defasında. ama iş kendi hikayemi yazmaya gelince duraksadım hep. elim kaleme gitmedi. yeditepe istanbul'da yusuf'un önem'e söylediği gibi kendi hikayemi beğenmediğimden değil de nasıl yazacağımı bilemediğimden bekledim. ama bu sabah ne oldu bilmem. içim dolu bir şekilde hem de çok erken kalktım. aslında üç haftasonudur böyle. oysa hafta içi sürünerek, zor kalkıyorum yedide. günlerce, gecelerce uyumak için hafta sonunu iple çekiyorum. sonra hoca sabah ezanını okumadan gözlerim beyaz tavanda. bu sabah da öyle oldu. gözlerimi açtığımda saat 05:03'tü. güneşin doğuşunu izlemek isterdim. ama yaşadığım yerde bu mümkün değil. etrafım beton binalarla çevrili. kuş sesleri de olmasa yaşadığımın farkına varmayacağım. bilemiyorum. belki gelecekte bu mümkün olabilir. sadece güneşin, kuşların, balıkların, ağaçların ve rüzgarın hayat bulduğu bir yaşam alanı diyorum. en büyük hayalim. kim bilir? ben bilmiyorum.
hayallerimiz ama iyi ki var. kitaplar. ve mektuplar sonra..
.
uyku tutmayınca biraz kuşları, biraz şehrin pazar sessizliğini ama en çok kendimi dinledim. kendimi, kendime şikayet ettim. sonra uyumuşum. kadrolu kargamız rafi'nin iğrenç sesine uyandım tekrar.
balkona çıktım. yaz görünümlü bir nisan havası. bir kaç kedi, üç beş kuş dışında yaprak kımıldamıyor. bir de oy kullanmaya giden yaşlı insanlar. gençler çünkü uyuyor hala. içeri girdim. çay suyu koydum. televizyonun radyosunu açtım. slowtime. anlamadığım yabancı sözler, hafif müzikler. kafam karışmıyor böylece. hatta dinlendiğim bile söylenebilir. 
milena'ya mektupları aldım elime. ilk mektuptan yeniden okumaya başladım.
ikinci mektup bitti. sabahki yazma şevki yeniden doldu içime. kitabı kapadım.
bir şeyler. çok şeyler yazmak istedim. 

ama güneşi de görmek istedim. çaydan vazgeçtim. aceleyle dışarı attım kendimi. asansördeyken evin kapısını çekip çekmediğim aklıma takıldı. normalde stop düğmesine basar geri dönerdim. dönmedim. girişte yönetici cezmi beyle karşılaştım. oy kullanmadan dönüyormuş. "hayırlı olsun" dedim. 
"siz de mi gidiyorsunuz" diye sordu. akşam gideceğim dedim. 
cadde boyunca yürüyerek güneşi güzel olan bir kafeye geldim. ilk kez kahveyi sütsüz söyledim. güneşi kucaklayan bir masaya kuruldum. canım tütün çekti. 6 ay önceki paket çantamdaydı. içmedim. anneme söz vermiştim çünkü. içimde çalan müziği susturup telefondaki şarkıları sıra ve şarkıcı gözetmeksizin karışık dinlemeye başladım.
.
hayat hikayesi demiştim. insanın kendini anlatması zor. girişi belli olmayan devasa bir bina gibidir insan hayatı. karışık. anlamak, anlatmak için önce girişi bulmak lazım...

komşu ailelerin, yaramaz çocuklarına örnek gösterdiği uslu, içe kapanık bir çocuktum ben. askere gidene kadar da böyle oldu hep. on yıldır durmaksızın ve bu kadar çok yazıyor olmamın sebebinin bu kapanıklık olduğunu düşünüyorum bazen. yıllardır söyleyemediklerimi, içimde tuttuklarımı asfaltın orta yerinde patlamış su borusundan fışkıran sular gibi ortaya saçmamın başka izahı olamaz.

hikayemi anlatacaksam eğer özlem'den başlamalıyım. benim ve hatta sınıfın geri kalan 22 erkeğinin hikayesi özlem'le başladı çünkü ilkokulda. doğrusu benimkine özlem'in yanında bonus olarak hafız ve fiko'da eklendi. üst katımızda oturuyorlardı. aynı fenni sünnetçide sünnet olup aynı ilk ve orta okula yazıldık. aynı derede yüzdük. aynı erikleri çaldık.(allahım sen affet)

özlem diyordum evet. sınıfta üç sıra gerimde ve çaprazda oturunca arkaya dönmek için sebep bulmak zor oluyordu her seferinde. rüyalarımda görmek istiyor, her gece yatmadan onu düşünüyordum. ama göremiyordum. oysa hafız benim gibi yaptığını ve gün aşırı gördüğünü söylüyordu. fiko'ya sordum. "ben de göremiyorum" dedi. bir gün hafızı sıkıştırdık. yemin billah etti.  "haftada 3 kez görüyorum olm" dedi. inanmadık. abisi fikoyla birlik olup dövdük herzeyi. biz göremiyorsak o da görememeliydi çünkü. neden sonra orta ikide itiraf etti. bir kez hayal meyal görmüş bir daha da görememiş.
özlem, başta bizim üçlü tayfa olmak üzere neredeyse tüm sınıfın aşık olduğu, anne-babasından çok 1 c'nin hatta okulun göz bebeğiydi. bu arada tüm sınıf aşık derken erkekleri kastediyorum elbet. hem aşk değil de başka bir şeydi bu. şimdi üç yaşındaki veletlerin bildiği fırlamalıkları, her boku da bilmezdik ayrıca. bir hoşlaşma, bir iç gıcırdaması diyelim.
işte özlem bu sınıfın pırlantası idi. biz de ağır işçileri ümit yaşar oğuzcan misali. her gün, 24 saat onu düşünürdük. ama camp nou'da barcelona karşısına çıkmış ümitsiz alt sıra takımı gibi olduğumuzdan üçümüzün de aynı kızı sevmesini pek dert etmezdik. hem sınıf farkı vardı bi'kere aramızda! özel okul furyası olmadığı için daha o vakitler, zengin ve yoksul aynı okullardaydık. aynı siyah önlük, aynı beyaz yakayı giysek de en güzel olmasının yanı sıra sınıfın en bakımlısı, en güzel defter, kalem ve silgilerinin sahibiydi özlem. ha allah'ı var şimdi kalemtraşı da çok güzeldi. yalan yok. neticede özlem bir bey kızı, biz barış ağbi'nin osman'ı. özlem ay parçası, bizler birer deli oğlan. doğrusu; özlem de güzel kızdı hani. şimdi ne yapar ne eder bilmem. ben unutmadım. o bizi unuttu mu bilmem. ama bilmese de bizim hikayemizin bir parçası olmayı başardı.
neticede özlem'lerim olmasa belki hiç yazmazdım. belki çok az yazardım. iyi ki özlem'lerim var diyorum o yüzden. iyi ki...
.
ilk yıllarda olduğu gibi sonraki yıllarda da çok dikkat çekmeyen, her gün okula gidip gelen, derslerine zamanında çalışan teşekküre yakın takdirden uzak sıradan bir öğrenciydim. ama yıllar sonra mesela facebookta fotoğrafımı gören lise arkadaşım türkiye'yi avrupa birliğine almışlar gibi çok şaşırdı. hal ve hareketlerim gibi tipim de değişmişti çünkü. sen misin olm bu? dedi. evet dedim. inanmadı. görüntülü aramak istedi. siktirgit dedim. ikna oldu. bir hafta sonra lise organizasyonu düzenlediler. beni de çağırdılar. gitmedim. eski ben olsaydım giderdim. ama ben eski ben değildim. ukalalıklarına ve kibirlerine dayanamaz ağzıma geleni söyler beşinci dakikada çıkar giderdim. hem beş dakika için değmezdi.

aslına bakılırsa sıradan hayatım çok fazla değişmiş değil. eskiden okula gidiyordum. şimdi sabah işe gidiyorum, akşam eve dönüyorum. her pazar sabahı önce market alışverişine sonra da kadıköy'e, sözde kahve içmeye gidiyorum. aynı tarz filmleri izleyip aynı tür kitapları okuyorum. yenisini bulana kadar hep aynı fransızca şarkıları dinliyorum. işe gidip gelirken, markette alışveriş yaparken hep aynı yüzleri görüyorum. garip bir şekilde iş arkadaşlarım değişiyor ama yol arkadaşlarım değişmiyor. her şeye alıştığı gibi buna da alışıyor insan. her şeye alışıyor.

alışmak demişken babam ölüm yatağında yatarken o öldüğü zaman ben de öleceğim sandım. dayanamazdım. çünkü daha önce hiç babam ölmemişti. hem çünkü insan her şeye alışırdı, dayanırdı. ama babasını ....
yedi ay, yirmi üç gün boyunca her geçen gün bir öncekinden daha çok eridi. sonra işte yağmurlu bir yaz günü dünyanın bütün ışıklarını kapattılar. her yer karardı. babam öldü. ben ölmedim. alıştım! ama çok özledim. özlediğim her gün yazdım. yazmadığım her gün özledim. bu yazdıklarımı okusa ne derdi bilmem. gidince soracağım!

babamdan sonra çok şey değişti hayatımda. en çok da işlerim. bir ara her mevsim iş değiştirir olmuştum. kafamı bozdular mı sorumluluklarıma, eldeki avucumdakine bakmadan istifa ediyordum. ilginçtir ülke ve insanlar kriz kriz diye ünlerken ben ertesinde iş buluyordum. bir iki üç derken bu güven de oturunca çoğu zaman incelmeden kopardım iş yerlerimle bağımı. ceketimi alıp çıktım. hiç istifa etmemiş olanlara tavsiye bile edebilirim. çünkü ve zira o beş parasız ama 'dünyanın sahibi benim' pozunda özgürlüğe kanat çırpmanın hissi anlatılmaz, paha biçilmez. sadece yaşanır. bir de tabi çamaşır değiştirir gibi her mevsim iş değiştirmek hayatımı külliyen değiştirmekten kolay geliyordu o zamanlar. son yıllarda biraz akıllanıp uslandım gibi. hani insanlar yaşlanınca çocuklaşır derler ya. sanırım benimki de o hesap. uslandım! daha da içe kapandım.

eskiden bir şeylerin olmasını beklerdim. ne olduğunu bilmediğim ama hissettiğim güzel şeyler, hayatımı değiştirecek herhangi bir şey mesela. ama hiç bir şey olmazdı. şimdi artık beklemiyorum hiç bir şey. hissetmiyorum da. yine bir şeyler olmuyor. oysa benim gibiler için imkansız olmasına rağmen uzun yıllar başka türlü bir hayatımın olabileceğini hayal ettim hep. gerçeklerden kaçtım. yüzleşmek zorunda kaldığımda ise en yakınlarımı suçladım. haklı olduğum taraflar çok olsa da olan olmuş, ölen ölmüştü. bunu anladığımda otuz beş yaşındaydım. çırpınmak faydasızdı. uzunca bir süre elimden kayıp giden hayatım için üzüldüm. galiba biraz da acıdım kendime. sonra işte bekir'i tanıdım. önce kader'i sonra masumiyet'i izledim. oysa önce masumiyet'i sonra kader'i izlemeliymişim. olsun. sonuç tek ve aynıydı. kaderimiz belliydi. eğip başını usul usul yürümekten başka şansımız yoktu!..

o günden sonra mesela daha az görüşür oldum etrafımdakilerle. 
az sayıdaki dostlarımın sayısını biraz daha azalttım. artık on beşte bir her pazartesi anneme gidiyorum.  zaman zaman incir çekirdeğini doldurmayacak meselelerden maraza çıkarsa da aramız fena değil annemle. fiziğimden ötürü hep babama benzetirler beni. oysa ben huysuzluğumdan ötürü kime benzediğimi çok iyi biliyorum. "ben yaşlanınca senin gibi olmayacağım" diyorum. anneye öyle söylenmez taşkafa diyor şakayla karışık. önce enseme vurduğu şaplak sesi sonra hüzünlü kahkahalar yankılanıyor baba ocağında. beraber gülüyoruz. çay içiyoruz. bazen kederleniyoruz birbirimize göstermemeye çalışarak. komşularını anlatıyor bana, televizyonda sevdiği programları bulmamı istiyor. beceriksiz olduğumu bildiği halde belki bir gün denerim diye erik ve vişne kompostosunun tarifini yapıyor sonra. benim anlatacak çok fazla bir şeyim olmadığı için erkenden uyuyor. kimseye anlatamadıklarımı oturup buraya yazıyorum ben de.

son tahlilde; çok iyi bir insan olduğumu iddia edemem. lakin kötü olduğumu da söyleyemem. ama ve galiba şu dilimize pelesenk, teşbihlerimize klişe olan  "özünde iyi bir insanım" galiba! fakat yine de ve farkında olmadan kırıyorum sanırım bazen bazı insanları. ya da insanlar çok alıngan. ya da bazen ben çok alınganım. 
en sevdiğim yazar ayfer tunç'un, en sevdiğim hikayesi suzan defter'in, en sevdiğim kahramanı ekmel bey; "unutulmayacak bir iz bırakan adamlardan değilim" derken. unutulmak istiyordu okunur okunmaz. ama sen beni unutma okuyucu. unutulmak çünkü kötü. eminim ekmel bey de unutulmak istemezdi. belli ki şartlar denen vahim şey söyletmişti bu kelimeleri o'na da. hem iz bırakma konusunda bir farkım olmasa da ekmel bey'den sen beni unutma yine de unutma sevgilim okuyucu.
bu arada hak demişken, pazarın hakkını pazara vermeli. yıllardır sıkıldıkça, nefes alamadıkça pazar günlerine bok atıp durdum. oysa tüm sorun bendeydi. içimde. insanız sonuçta, kabullenmesi zor. ama şimdi itiraf vakti. pazarın hiç bir suçu yok. bütün kabahat benim.
ve kalbimi kıranları ben affediyorum şimdi tüm yüreğimle. umarım kalbini kırdıklarım da beni affeder.

diyeceklerim şimdilik bu kadar..

ha bi'de kuşlara iyi bakın.
.
.

* batan gün kana benziyor-necdet rüştü efe
.
.

14 Nisan 2017 Cuma

duvara karşı

güneşe karşı. dolu dizgin gidiyoruz. yeleleri sırtında bir kısrak gibi. kimseye aldırış etmiyoruz. trafikmiş, istanbulmuş, yol ve hava durumuymuş. her şeyden ve herkesten bağımsız. öyle vurdumduymazız. pencereden içeri dolan poyraz da alıyor bundan nasibini. kuşlar gibi özgürüz. çocuklar gibi şeniz. mahalledeki arkadaşlarımı hatırlıyorum aniden. özlüyorum. yadik'i, muzo'yu, ıssız'ı, hafız'ı, fiko'yu. geri gelmeyecek olanın hüznü doluyor içime.

sonra birden bir kadın çığlığı dolduruyor dolmuşun içini.

şoför bey yavaş. öldürcek misin bizi.

şoför ses etmiyor. daha fazla abanıyor gaza. ben o sırada şoförün hemen sağında başka gezegenden gelmiş gibi ama dünyevi düşünceler içinde, tepkisiz güneşin gözünün içine bakıyorum.
bir kaç gündür huzuru lhasa de sela'da bulmuş ve bu akşam da işten çıkmadan dokuz şarkısını kaydetmiştim telefona. bir yandan o'nu dinliyor öte yandan günsür'ün daha önce iki kez okuduğum kitabının altını çizdiğim kelimelerini okuyordum. ama kadın hiç susmuyordu. 

şoför ayağını gazdan kesmeden cevap vermek zorunda kaldı. 

talisca'nın dün geceki maçta boş kaleye gol yapamadığı kafa vuruşu gözümün önüne geldi. 

ablacım, saatli gidiyoruz. dakikaya yetişmeliyim dedi şoför tüm gençliğiyle.

saat mi önemli bu kadar insanın canı mı diye sordu kadın. 

şoförden yine ses çıkmadı. 

haklı. doğru söylüyor dedi arkalardan bir teyze. bir iki cılız erkek sesi de onları destekledi. 

geçen yaz deniz kıyısında, güneyde bir köyde tatil yaparken kendime yazıp gönderdiğim mektubu çıkarıyorum. bu kış, bu mektubu yeniden okuma isteği sık ve olmadık zamanlarda geliyor. bu gece de nedense öyle oluyor. "evdeki şeylere mektup" diye başlıyor. bir kez daha okuyorum..*

poyraz yüzümü yakmaya başladı. pencereyi kapadım. başımı dolmuşun camına dayadım. yorgun, uykusuz ve beşiktaşlıydım.

talisca kafayı düzgün vursa maç 2-0 olacak. kalecimiz fabri belki o hatayı yapmayacak. biz beşiktaşlılar bu kadar üzülmeyecektik.

kadın inince plakanı alıp şikayet edeceğim seni dedi. 
evet şikayet etmeli sizin gibileri dedi başka bir adam
duraktan çıkınca adım adım gelip sonra dakikaya yetişiyoruz. olmaz böyle birader dedi ahmet mekin jargonuyla. biraz babacan. biraz kulak çekerek.

şoför ilk kez geri adım attı. haklısın abi kusura bakmayın dedi. 

kadın ve yandaşları bu kez daha çok çullandılar genç şoföre. 
haklısın demekle olmaz. yavaş gideceksin. kurallara uyacaksın. can taşıyorsun sonuçta. 

lhasa ne güzel kadın. ne de güzel söylüyor. muazzam bir buğulu ses.

tamam abla kusura bakmayın. uzatmayalım isterseniz. germeyin beni daha fazla.

böyle bir kaç kişi çıkışınca yola geliyor bunlar dedi arkadaki teyze. ama insanlar her zaman destek vermiyorlarmış. bunlar hep böyleymiş. memleketin çivisi çıkmış. 

şikayet edicem hepsini şikayet edicem dedi çığırtkan kadın.

şoför'ün arkasındaki kadına dönüp eee yeter bee demesiyle dolmuşa bindiğimden beri ilk kelimem olan kaptan dikkat ünlemem birleştiğinde büyük bir gürültü koptu.
gözlerim karardı. 
babamı özledim. 
yadik'i, muzo'yu, ıssız'ı, hafız'ı ve fiko'yu.
.
.
* mehmet günsür - içeriye bakan kim
.