31 Aralık 2015 Perşembe

dağ yolundan giderim beğğleer ona göre

her duyarlı vatandaş gibi garajda bıraktım bu sabah arabayı. lakin toplu taşıma üstadları da bizi durakta bıraktılar. beş dakikada bir geçen otobüslerden yarım saattir haber yok. üstüne bir de karabaş musallat oldu başıma "hadi abi oynayalım" der gibi kıpraşıyor ayağımın altında. "olm bak git" diyorum anlamıyor hayvan! ayaklar buz, eller kayseri pastırması kıvamında kaskatı. kar inceden ama sıkı yağıyor. soğuk zaten öküz öldürüyor.
.
böyle karlı havalarda ne anam, ne babam. nilüfer gelir aklıma hep. ve o meşhum şarkısı. her yerde kar var. 
başka şeylerde gelir aklıma elbet. çocukluğum mesela. en son ortabirin yılbaşını hatırlıyorum böyle yoğun kar yağışlı. aralarda olabilir belki başka karlı yılbaşları. ama benim hafızamda kardan sonra açan güneş gibi parlayan bir tek bu anı. zira öğleden sonra bastıran kar nedeniyle son iki ya da üç dersi yapmadan eve dönmüştük. sonra akşam eve gelen rahmetlinin piyangocu edasıyla üç kardeşe çektirdiği piyango biletleri. ertesi gün bir şey çıkmadı tabi. bir tek biradere amorti. zaten her zaman şanslıydı köftehor! 
.
aktarmalı da olsa işe gidecek bir otobüs buluyorum. akbili basma sırasında şoför uyarıyor. daha doğrusu kulağımın zarını iğfal ediyor. "xyz den geçmiyoruz direk dağ yolundan giderim beğğler ona göre."  bizi işimize götür de ister dağ ister deniz yolu farketmez baba. buradaki baba, lafın gelişi. hava çok soğuk. ellerim gibi beynim de uyuşmuş. yoksa babamdan başkasına baba demiş adam değilim. ayrıca ve bi'daha anne sözü dinlemeyip şapkasız çıkarsam adam değilim. neyse yol uzun, otobüs soğuk ama kalabalık. 
kaloriferi de çalışmıyor üstelik. camları buğulandıran nefeslerimizle ısınmaya çalışıyoruz. ayaklarım buz hala. yirmi küsür yolcu egzosunu dahi ısıtmayan otobüsün muhtelif yerlerinde muhtelif biçimlerde üşüyoruz.  yine de otobüsün içine girer girmez üstündeki karları temizleye çalışanların gözlerinde umut var. en azından dışarıda değiliz sevinci. lakin uzun sürmüyor. yol aldıkça, yüksek rakıma çıktıkça acaba işyerine varabilecek miyiz endişesine bırakıyor bu sevinç kendini. 
.
canım insanlar. yaralı ve bereli insanlar. tam karşımda bir adam. kırk ya da kırküç yaşında belki de otuzsekiz. siyah beresi, beyaz samsung kulaklığı ile alnını otobüsün yuvarlak demirine dayamış, düşünceli. üşüyor belki benim gibi. belki başı ağrıyor. belki başka bir hayat gailesi. bilemiyorum. hakeza adamın hemen çaprazındaki kırmızı bereli, bej mantolu kadın. sırtı bana dönük. çok konuşkan. oniki dakikadır telefon kulağında. benim burada yazdığımın iki katı cümle kurdu. bütün otobüs akşamki yılbaşı organizasyonunu öğrendik. öyle ki, bir yolcunun "akşama biz de size gelelim mi abla" demesi an meselesiydi. şoför ani fren yaptı.  peşinden öndeki aracın şoförüne sunturlu bir küfür savurdu. sağa sola savrulduk. önde, şoförün tam arkasında oturan bir kaç gün görmüş abi; "cık cık cık bu havada böyle araba kullanılmaz ki" diyerek şoföre arka çıktılar. bir teyze oturduğu yerden "evladım yavaş gitsene " dedi. arkalardan bir cem yılmaz varisi, teyze senin adımlarından bile yavaş gidiyoruz zaten" diye şoförden önce karşılık verdi. gülüşmeler oldu. teyze cevap hakkını kullanmadı. hemen arkamdaki bir abi; " bi'sene daha böyle yağdıydı" dedi. kimse bir şey söylemedi. belki de hangi sene olduğunu düşündü herkes. ben düşünmedim. dışarı baktım..

kar dedim, ne güzel yağıyor...
.




27 Aralık 2015 Pazar

bazı şeyler

bazen hayata karşı, boş kaleye topa dokunsa fileleri havalandıracak golcü rahatlığında hissediyorum kendimi. ama sonra kan-ter içinde uyanıyorum.
.
tracy chapman'a fena sardım bugünlerde. günde üç öğün, beş vakit chapman dinliyorum. varsa yoksa tracy. söylemiştim, seviyorum böyle 'çatlak sesleri.'
.
ve pazar günleri eskisi gibi canımı sıkmıyor artık. direnmiyorum çünkü. teslim oldum diyebilirim. son tahlilde mutlu değilim ama mutsuz da değilim. 
.
2016'ya çok az kaldı. ve ben hâlâ saatli maarif takvimi almadım.
.
görünüşte küçük ama etkide büyük öyle 'tesadüfler' yaşıyorum ki ne diyeceğimi bilemiyorum. başımı göğe kaldırıyorum.
.
bugün mesela, bir sebeple nümeroloji işine girdim. kader sayımın yıllardır kendime uğurlu sayı diye rastgele seçtiğim 4 çıkması ve karşısında yazanların tıpkı kişilik sayımın karşısında yazanlar gibi karakterimle büyük ölçüde uyuşmasına şaşırdım.
.
yine az önce rastgele bir sayfasını çevirdiğim pessoa'da şunları okuyunca yukarıya baktım yine! 
"belki de sonsuza kadar muhasebeci kalmak benim kaderimdir; şiir ve edebiyat ise alnıma konmuş bir kelebektir belki...."
.
ve tam bu satırları yazarken selâ verdi mahallenin imamı. mahalle eşrafından bir kişi vefat etmiş ama tam anlayamadım kim olduğunu. kimdir, necidir, hatun yahut er kişi midir, yaşlı mı genç mi, yalnız mı kalabalık mı, güzel mi çirkin mi, fakir mi zengin mi? ama ne önemi var di' mi? bitti gitti işte. sevabıyla, günahıyla. en çok da otobanda kamyon arkası yazılarına kapılıp gittiğimde dank ediyor kafama; sonu çoktan belli olan bir hayat için çok fazla ve gereksiz çırpınıyoruz. üzülüyoruz. ağlıyoruz. bazen ve hatta abartılı seviniyoruz. ama işte hayat tam da böyle bir şey diyorum sol şeritte kilometre kadranını zorlarken. hem hayatın bizatihi kendisi çelişki değil mi zaten? yaşam ve ölüm. gece ve gündüz....
ve şimdi. günün güzel geçeceğini müjdeleyen yakışıklı bir güneş var yukarıda. hakeza dışarıda nefes kesen bir soğuk ve en kral karpostallara konu olacak çatı üstü aşıkları, kumrular. ve zihnimdeki bahariye. sonra kadıköy çarşı, dolmuşlar, kitap cafeler, balıkçılar. nihayet sessiz ama telaşlı kalabalık. canım insanlar bekleyin. geliyorum.
.

25 Aralık 2015 Cuma

tom hanks'i çok seviyorum ama..

bir altmışbeş boylarında, esmer, kahverengi gözlü, kara kuru bir adam. fellini diyorlar o'na bu iş hanında. tam bir film kurdu. hatta hastalık derecesinde. susamış gibi, bir saniye olsun nefes almadan sinemaya dair bildiği ve sevdiği ne varsa anlatıyor dakikalardır.
ilginçtir böyle mütemadiyen konuşan insanlar beni yorar, bir türlü odaklanamam normalde. oysa fellini'nin değişik bir büyüsü var. sanki bir macera filmi izler gibi soluksuz o'nu izliyorum yirmi beş dakikadır. 
bir ara gözüm beni o'nunla tanıştıran doktora takıldı. dükkanın az ötesinde blu-ray pazarlığı yaptığı tezgahtan bana bıyık altından gülümsüyordu.
yaklaşık yarım saat önce "fellini bak kimi tanıştıracağım seninle" der demez gözleri yuvalarından çıkmış, ağzı kulaklarına varmıştı fellini'nin. 
"abi yoksa yönetmen mi?" diye sordu heyecanla.  
"hayır. mithad selim benim kadim dostum. senin gibi sinema aşığı o da. müthiş sinema hafızası var ve tom hanks'i seviyor.." 
"doktor mübalağa etme istersen" demeye kalmadı. 
fellini girdi araya, iki tabureyi çabucak köşedeki masaya çekerek tezgahı kurdu ve "çay söyleyin abime" dedi.
böyle başladı fellini ile tanışıklığımız.
hayranlığımla şaşkınlığım iç içe geçmiş halde gözümü kırpmadan o'nu dinliyordum.
vedat'mış adı. ama hastalık derecesindeki film tutkusu yüzünden fellini vedat diyorlarmış. sinemayla yatar sinemayla kalkarmış. kendi deyimi ile orta sonun yaz tatilinde bir video dükkanında çıraklık yaparken tutulmuş bu 'ince hastalığa'. lise ikiden terk. doğru dürüst bir iş yapmamış.  yaptığı bütün işler sinema ile ilgili olmuş hep. babasının istemeyerek verdiği sermaye ile geçmişte iki dvd dükkanı batırmış. beyoğlu sinemalarında yer göstericilik yapmış. şimdi bu dvd dükkanında yevmiye ile çalışıyormuş. bu arada iki tane film senaryosu varmış. elinden tutacak, sanatını dünyaya gösterecek bir yapımcı arıyormuş. ama öyle herkese de vermezmiş senaryosunu. kimselere anlatmayacağıma dair en kutsalımın üzerine yeminler ettirerek senaryolarını özetledi oracıkta. ayrıca bir de şartı varmış. mutlaka tom hanks oynamalıymış filmlerinde. 

"çok mu seviyorsun hanks'i" diyorum.
"tom hanks sevilmez mi abi?" diyor gözlerinin içi gülerek. "sen sevmez misin ki?"
"severim elbet. forrest gump mesela bir numaralı filmidir benim için. the terminal'i de çok severim. sonra..."

ben sözümü tamamlamadan hanks'in bütün filmlerini yapım yıllarıyla birlikte bir çırpıda saydı.
sonra birden yüzü hüzünlü bir ifade aldı. sigarasından derin bir nefes çekti. dumanını efkarla üfledikten sonra ağır ağır anlatmaya başladı.

"tam üç yıldır her hafta mektup yazıyorum tom hanks'e. o'na hayranlığımı, senaryolarımı yazıyorum her hafta bıkıp usanmadan. kara sevda gibi bir şey oldu abi benimkisi. bazen ben de şaşırıyorum kendime. kızıyorum da. robert de niro'nun 1996 yapımı fanatik isimli bir filmi vardır bilir misin? bazen o filmin içinde yaşıyor gibi hissettiğim oluyor. ama uyanıyorum sonra. neyse demem o ki; o kadar ısrarıma rağmen bir kez olsun dönmedi adam mektuplarıma."

"yoğundur belki işleri " dedim söylediğime kendim de inanmayarak..

"ne işi olacak abi. 'artiz kibri' işte.  artiz büyülenmesi. bizim gibi çaylaklara harcayacak zamanları yok işte. o'nun yerinde olsam belki ben de o'nun gibi davranırdım. bilemiyorum. çok da kızamıyorum o yüzden."

"bak sana ne diyeceğim fellini."

"söyle abi."

"ama yok boş ver. iyi bir fikir olmayabilir bu. sen tom hanks'i bu kadar severken üstelik."

"ölümü gör söyle abi. lütfen."

"diyorum ki, siktir et tom'u, yeşil yol'u. seni istemeyeni sen ne yapacaksın. bence senin senaryolarının adamı russel crowe. ha ne dersin?"

"canım abim. pardon ismin neydi?"

"mithad"

"mithad abim. sen güzel bir abiye benziyorsun. bak bir saate yakındır burada güzel de bir muhabbetimiz oldu. eyvallah beni sevdin biliyorum. ben de seni sevdim. ve beni düşünerek teselli amaçlı söylüyorsun bu russle crowe'ları, robert de niro'ları. biliyorum. eyvallah sayın abim. eyvallah. lakin sen benim nah şuramdaki (sağ avuç içini sol göğsüne dayayarak) tom hanks sevgisini bilemezsin sayın abim. bilemezsin. o yüzden bu russle crowe'muş, colin farrel'mış yapma mithad abim. yapma. sana saygım sonsuz, sen de sevgime saygı göster sevgili abim. bu bahsi burada kapatalım. olur mu?"

"peki fellini dediğin gibi olsun. umarım beklediğin cevabı alırsın tom'dan. dahası senaryoların günün birinde tom hanks'in oynayacağı şekilde filmleşir. ve artık eşek değilsin ya galaya beni de çağırırsın artık."

oturduğumuzdan beri ilk kez bu kadar keyiflendi fellini. üst taraftaki iki eksik dişinin görünmesine aldırmadan kahkahalarla güldü. ardından boşları almaya gelen garson çocuğa dönerek
"kahveciii. abime bir orta şekerli getir hemen. bana da bir demli çay."

.

taklitler aslını yaşatır mı gerçekten?

sevgili dostlar, aziz kartacalılar;
malum olduğunuz üzere bir kısım replikacılar var bu internet coğrafyasında. işte onlardan iki kişi. biri erkek biri dişi. yazılarımı, düşüncelerimi utanmadan sıkılmadan alıp sözde bloglarına yapıştırmışlar ve kendileri yazmış gibi yayınlamış kifayetsiz muhterisler.
google'da başka bir şey ararken tesadüfen gördüm bu sabah. üstüne de bir dolu "layk " almışlar. ağlasam mı gülsem mi bilemedim.

mademoiselle'e mektup


eyvallah link vermek istemeyebilirsin. ama bir köşesine alıntıdır, çalıntıdır vs bir şeyler yaz be mübarek. biz de tesadüfen rastlayınca 'çok sevmiş demek ki' deyip gülüp geçelim. ama böyle, sanki kendin yazmış gibi ve sadece bir iki kelimeyi değiştirip yapıştırırsan.
söverim.
çok kötü söverim!

şimdi sayfa linklerini verip internet mahiri yapmak istemiyorum bu plastikleri. kendilerine yorum ve mesaj bıraktım. anlayana sivri sinek saz hesabı..
.
son tahlilde benim göremediğim ve yazılarımla hâlâ bu işi yapmakta olan 'canım insancıklara'  çok selam eder, kulak zarlarını dürterim..
.

23 Aralık 2015 Çarşamba

varoş cafe

yaklaşık on üç ay sonra aynı varoş cafedeyim. güneşin karşısına alacaklı gibi dikildim. hayat en azından bunu borçlu bana. ellerim çünkü her kış olduğu gibi bu yıl da soğuk. parmak uçlarım roma rakamlarına benzerdi eskiden. şimdi kiril alfabesi gibi.
Ж ж, Щ щ,Л л.... 

parmaklarımın değişmeyen tek yönü soğukluğu. ekim on beşten nisan beşe kadar bu hep böyle.
.
cafenin hem sahibi hem garsonu unutmamış beni. "az şekerli değil mi abi" diyor küçük esnaf yalakalığında. halbuki benden en az beş yaş büyük olduğunu ikimizde biliyoruz. zoraki gülümseyerek "evet az şekerli" diyorum. 
allah'ın bildiğini kuldan saklayacak değilim. sevmiyorum bu adamı. geçmiş gün yaptığı boşboğazlık yüzünden üç ay uğramadım dükkanına. ama ne var ki mahallenin eli-yüzü düzgün dahası öğlen güneşini en iyi alan tek cafesi burası. güneşi olmasa, üste para verse gelip oturmam. ama güneşin hatırı var işte.
.
o güneş ki bakmalara doyamıyorum. baktıkça içim ısınıyor. yüreğim genişliyor. 
şimdi işte yine o güneşin karşısında kulaklığımı yanıma almadığıma hayıflanıyorum. çünkü ve zira müziksiz yazmak ; susamsız simit yemek gibi bir şey benim için. karşımda cilveleşen güneş yazma iştahımı acayip artıyor yine de. hiç bir şey yazamazsan beni al, beni yaz diyor adeta. b. soares (pessoa) geliyor aklıma. düşünceleri. düşüncelerim. sonra tezer özlü ve cafe tristiani. sonra sonra zarifoğlu.
.
beni bu yazarlara bağlayan şeyi arıyorum kış güneşinin ortasında. dikkatim çabuk dağılıyor. yönümü değiştiriyorum hemen. yeni yılı düşünüyorum. bugüne kadar hiç bir yeni yılı böyle düşünmemiştim oysa. hatta hiç yeni yıl düşünmüşlüğüm ve kutlamışlığım yoktur benim. saçma geliyor çünkü yine bir sene sonra eskiyecek olan başka bir yılı maddeleştirip bir insan yahut ve haşa tanrı gibi istek ve dileklerde bulunmak. alt tarafı gelen yeni bir sayı. insanların yaşlanmalarını, bir ölçüde ölüme bir adım daha yaklaşmalarını doğum günü adı altında kutlamasından ne farkı var bu yeni yılların? benim için yeni yıl saatli maarifin değişmesi demek. bir de çocukluğumda kar yağarsa sevinirdim. fazladan bir kaç gün daha tatil olur diye. evet hepsi bu. hepsi..
.
kahveyi yine becerememişler. safi şeker. bir dahakine şekersiz söylemeli diyorum içimden. sonra sebepsiz gülüyorum. hesabı istiyorum. garson kahveyi sevdiğimi sanıyor uzaktan. "tazeleyim mi abi" diyor gevşek gevşek. kış güneşinin hatırına hepsi diyorum kendime. kış güneşinin hatırına.... 

hesap diye sesimi yükseltip bu sefer sevdiğim bir şarkıyı mırıldanıyorum....
.



20 Aralık 2015 Pazar

nereye gidiyorlar?

bu sabah bir kuş sürüsüne daha denk geldim. cuma gününden beri dördüncü tesadüf bu. 
ne hoş. 
bilirsin. kuşları ne çok severim.  
bilirim. sen de seversin.
ama bu sefer her zamankinden daha çok merak ettim. ve zarifoğlu gibi sormak istedim.
"beraberce dalgın dalgın, içimizden düşünüyormuş gibi soralım. nereye gidiyorlar?"
nereye böyle..
.
nazan öncel - nereye böyle
.

16 Aralık 2015 Çarşamba

bu sene kış çok sert geçecek diyorlar leydim

merhaba dedim.
buyrun oturun dedi.
muayene barkodunu uzattım.
yüzüme bakmadan hızlıca kaydımı yaptı. yüksek perdeden, yarı otoriter bir sesle;
evet dinliyorum nedir şikayetiniz diye sordu.
hızlıca anlattım. sakince not aldı.
sanki dayak yemiş, yok hayır kamyon çarpmış gibi hissediyorum dedim.
gülümsedi.
ama gülüşünü beğenmedim. yine de anlatmaya devam ettim.
kollarım kopuyor, ayaklarım tutmuyor. şiddetli mi şiddetli bir ağrı. boğazımda yanma, hafif de öksürük var.
dikkatle dinlemeye devam etti. o'nun bu dikkati beni tüm bildiklerimi anlatmaya sevketti. sağlık sonuçta. şakaya gelmez.
theraflu içtim dedim sabah ve öğlen. üstüne bir de tylolhot.
aferin dedi. ikisini peş peşe mi içtiniz diye sordu.
yani dedim
dişlerini sıktı. dudaklarını büzüştürdü.
peki çarpıntı var mı? ciddi çarpıntı yapar bu ikisi dedi.
var ama bugünlük bir olay değil dedim
ne demek bu diye sordu.
anlattım. bu sıralar kalbime mukayyet olamıyorum doktor. çok çarpıntı yapıyor. mesela olur olmaz yerlerde aklıma geliyor. önce şapşalca gülümsüyorum. sonra kalbim yerinden çıkacakmış gibi oluyor dedim.
yine güldü.
ben yine beğenmedim gülüşünü.
iyi dedi. uzanın şöyle bakalım. 
nasıl yani dedim.
muayene edeceğim. ne yapacağımı sanıyorsunuz?
nemrut, huysuz biri ama allah için işini ciddiye alan ve düzgün yapan biri doktor.
ikisini aynı anda içtiğin için tansiyonun da çıkar dedi.
farkında değilim dedim.
tansiyonumu ölçtü. normal dedi.
şimdi de ateşinize bakalım dedi. kulağıma etiket basma makinasına benzer bir şey soktu.
ateş çok yüksek değil, peki ağzımızı açalım şimdi dedi. o bir kez daha uyarmadan kocaman açtım. AAAAAA
hmmm yaptı.
sırtımı açtırdı sonra. derin nefesler aldırdı. öksür dedi. öksürdüm.
anlaşıldı dedi.
ama ben bir şey anlamadım.
telaşsız adımlarla masasına yöneldi. ciddiyetinden hiç bir şey kaybetmemişti. dört kalem ilaç yazmış. onları anlattı bana. biri burundan, diğeri ağızdan olmak üzere iki sprey. bir antibiyotik. bir de soğuk alğınlığı ilacı.
o an bir düşünce oluştu zihnimde. daha doğrusu bir soru?
acaba bugün aynı muayeneyi uyguladığı ve aynı ilaçları yazdığı kaçıncı insandım? işini ve iş yerini seviyor muydu? yahut  insanları?
karanlık, penceresiz bir odası var. odada müzik yok, kasvet ve ağır ilaç kokusu var. hızlıca bir hesap yaptım kafamdan. dokuzdan dörde çalışsa, saatte dört hasta baksa günde en az 24 hasta eder. bu karanlık. ve sessiz odada. o an mini bir empati fırtınası yaşandı içimde. o'na karşı değişen düşüncelerimi toparlarken o "geçmiş olsun" diyerek ve yine gülerek uzattı reçeteyi.
bu sefer gülüşünü beğendim.
.
tracy chapman - the promise

12 Aralık 2015 Cumartesi

beş vakit-9

sabah :
gitmedim işe bugün. halbuki işe başlayalı daha dokuz gün oldu. idare edilebilir bir gribi "çok hastayım" diye mazeret gösterdim. ben söylerken inanmadım. yardımcım da dinlerken inanmamıştır herhalde. gerçi hâlâ zor nefes alıp burnumdan konuşuyorum ama asıl mesele bugün işe gitmek istemeyişimdi. sanayi devriminden beri şaşmayan köle düzeninin tekerine çomak sokmaktı bir nevi amacım. lakin tedirginim. umarım o çomak bir yerimize.... 
neyse..
....
.
öğle:
öyle uçlarda bir hayat yaşadığım söylenemez. çoğu sıradan insan gibi yer-içer uyurum bende. sabah dokuzda işe gider, akşam altıda eve dönerim. kimi insanlar sinema, kimileri de tiyatro sever. bazıları kitaplarda hayat bulur, bazıları sadece müzikle nefes alır. ben sinemaya bayılırım. müziksiz yaşayamam. babamı özlerim, beşiktaş'ı tutarım. lakin torunlarıma anlatacak öyle aman aman anılarım yahut çok hareketli bir yaşamım yoktur. tüm bu sıradanlığa rağmen marjinal, keskin kararlarım olmuştur hep hayatta. misal az önce buraya ciddi ciddi blogu kapatmaya gelmiştim aslında. dile kolay tam dokuz sene dört ay ve iki gün. beraber büyüdük diyebilirim blogla. ama sonra vazgeçtim. zira bernardo soares'i gördüm masamda. ıhlamur bardağının hemen yanında. keyifsizdi. ama daha çok kızgın gibiydi bana! düşünmedim fazla. yazmaya karar verdim. çünkü ne zaman hayattan kaçsam yazarken buluyorum kendimi. yazarak belki sorunlarım çözülmüyor ama en azından sıkıntım da artmıyor.
.
yazalım bakalım..  
....
.
ikindi: 
düşünüyorum da bazen çok, çok fazla direnç gösteriyorum olaylara, insanlara ve yazıya karşı. evet yazıya bile. oysa bu kadar direnmemeliyim. etrafımda gelişen her şeyi  sadece oldukları gibi kabul etsem daha kolay olabilir belki her şey.
ama ve öte yandan içine dahil olmak istemediğim dayanılmaz bir hayat var dışarıda. gürültü, trafik, kalabalık. hepsi ürkütüyor beni. yoruyor. çaresiz bırakıyor bazen. 
neyse ki şarkılar var hâlâ. 
şarkılar. güzel şarkılar. unutulmaz şarkıcılar. 
.
bir gün, sırtını ormana, yüzünü denize dönmüş sessiz ve sakin bir ağaç evde, mesela candan'ın aşağıdaki klibindeki gibi bir ormanda, yel değirmenlerinin hemen dibinde yaşamayı hayal ediyorum. bir gün diyorum. ama mutlaka.
....
.
akşam : 
üzerine az düşünüp çok kelam ettiğimiz hayat tüm sıkıcı ve sıradan tekrarlarına rağmen çok garip yine de. misal önce büyükçe bir kapta su kaynatıyorsun. sonra onu, içinde kuru ve minik siyah şeylerin olduğu daha küçük bir kaba boşaltıyorsun. on iki dakika sonra da çay diye içiyorsun. üstelik bunu çok da hüzünlü olmayan ama boğazını düğümleyen iki satır cümlenin hemen ardından yapıyorsun.
zarifoğlu diyorum, ne güzel adam.
....
.
yatsı :

hayallerim diyorum sevgilim. sonsuz hayallerim, asla sensiz değil. bunu biliyorsun değil mi?
.

6 Aralık 2015 Pazar

hayyam'ın güneşini çalmışlar gördün mü?

küçük parke taşlarla döşeli dar bir sokağın başında durdum. sokağın ismini göremedim. ama bir ucu madame coco'ya çıkıyordu. hemen sağ başında ottoman restaurant vardı. kısa fakat dik bir sokaktı. belki onlarca kez ya önünden ya içinden geçtim. fakat bugünkü kadar beni içine çektiğini anımsamıyorum. sokağın ucundan güneş damlıyordu. güneş damlaları hayattaki amacım, dar ve kısa sokak da amaca giden yolum olmuştu adeta. durmadım. yürüdüm. ağır ağır. sindire sindire. her bir hücremde hem mutluluğu hem de kaybetme korkusunu yaşayarak, iki zıt halin arasında yürüdüm. sokağın başına vardığımda sanki bir ömür geçmiş gibiydi.
.
yüksek binaların arasında güneşi ararken hayyam çay evini gördüm. hemen solumda, kuytuda güneşsiz, garip bir hali vardı. öksüz kalmış gibiydi. dışarıdaki masalarının hepsi yalnızlığa mahkum edilmişti. oysa kadıköy'ün ve hatta dünyanın en güzel çayı burada demlenir. ama işte bu pazar güneşini çalmışlar hayyam'ın. ve dolayısı ile müdavimlerini de. bir karar vermeliydim. bir yanda güneş diğer yanda evrenin en güzel çayı. tereddüt etmedim. hayalleriyle sevdiği kadın arasında kalmış bir aşık gibi kederimi kalbime gömüp güneşten tarafa yürüdüm.
...
sırtımdaki onca yüke, beynimdeki yüzlerce düşünceye neyin iyi geldiğini anlamaya çalıştım yürürken. bulamadım. ama köşede güneş gören minik bir kahve dükkanı buldum. boş olan iki sedir masadan en çok güneş alanına oturdum. bir an için kahve mi çay mı ikileminde kaldım. çay söyledim. ardından gözüm kamaşana dek güneşe baktım. sonra gözlerimi kapadım. güneşin sıcaklığını, insanı saran samimiyetini önce yüzümde ardından bütün vücudumda hissettim. huzur diye bir şey varsa şayet içinde bulunduğum an olmalıydı. üç buçuk ay sonra bir sigara yaktım. sanki ayarlanmış gibi sigaranın peşinden çayım geldi. tam o esnada ürkek adımlarla yanımdan geçen tekir kediye gülümsedim. garson üzerine alındı. "afiyet olsun" dedi. aldırmadım. iki gündür dilime dolanan şarkıyı aradı zihnim. bulması çok zor olmadı.
...
oysa eskiden, çok eskiden içinden istanbul geçen şarkıları biriktirirdim. sonra içimi delip geçen şarkıları toplamaya başladım. zira hüznüme ve kimsesizliğime bir tek onlar iyi geliyordu. lakin yoruldum. çok yoruldum. hüzünlü şarkılara eskisi gibi dayanıklı değilim artık. gözlerimin nemlenmesine, kalbimin yorulmasına sebep oluyorlar çünkü. sadık geliyor aklıma hep böyle zamanlarda. bu şarkılar gerçekten bir şeylerimizi çalıyorlar.*

.
* sadık  yalsızuçanlar - garip  
.

4 Aralık 2015 Cuma

yalnız sana yazıyorum

otobüsteyim
yorgunum
ama
mutsuz değilim
cuma trafiği can sıkabilir 
lakin
en sevdiğim işi yapıyorum
sana yazıyorum
o vakit stres yok, ağlamak da
gaye su akyol var
"biliyorum"  ne güzel bir şarkıdır
ve gaye su ne güzel bir kadın
en az francoiz kadar
en çok...
en çok kim kadar bilemedim şimdi
ama dünya küçük derler 
oysa otobüsümüz her şeyden küçük 
evimden tam on dokuz km uzakta
otobüsün en sonunda, arka beşlinin en solunda ve soğuk cam kenarında
sana yazarken sağımda bir karaltı gördüm
baktım bir adam ve denizde kulaç atıyormuş gibi elleri
yetmiyor, kollarını sallıyor
galiba başını da sallıyordu
bir daha baktım 9 numara, şadi bey
apartman yöneticimiz
kulaklıklarımı çıkardım
gülümsedim
gerçekten ve ama tüm kalbimle
çünkü ben şadi beyi severim 
güldüğüne göre sanırım o da beni seviyor..
..





2 Aralık 2015 Çarşamba

scent of a woman

masumiyet müzesini okuyordum. yapacak daha iyi bir işim yoktu. dört günlük yok hayır beş günlük trafik curcunasından, debriyaj-gaz-fren üçlemesinden ve gri asfalttan bunalıp gergin bedenimi lila renkli otobüsün şefkatine bıraktığım akşam yorgunluğunda biraz da zoraki okuyordum. bir sayfa okuyup üç dakika camdan dışarıya bakıyordum. bazen de inen-bineni izliyordum. diyebilirim ki ilgimin en zayıf halkası masumiyet müzesi idi. sonra işte, altıyı yirmi geçe, otobüs atatürk caddesine henüz girmişken bir kadın geldi. doğrusu, önce kokusu geldi.  sonradan olma sarı ve uzun saçlarıyla, siyah deri ceketiyle hemen önümdeki koltuğa oturmuştu. kitabın gereksiz detayları arasındaki kaybolduğumu koku beni kendime getirince anladım. parfümün adı dilimin ucundaydı. ama bir türlü aklıma gelmiyordu. yıllar öncesinden geliyor gibiydi ama gelecekten gelme ihtimali de vardı. mâmafih tek kurşun atmadan teslim oldum hem kokuya hem sahibine. koku, kadında öyle güzel duruyordu ki hani okuduğu kitabı da görebilseydim şayet melekler şehrinin, paralel evrenlerin, schrödinger'in kedisinin ve daha bir sürü uzak ihtimalin gerçekliğine şahitlik yapabilirdim hemen oracıkta. o da ne? sanki iç sesimi duymuş gibi birden arkasına döndü kadın. bir şey diyecek gibi oldu. ben o'nu tanıyacak gibi oldum. ama ikimiz de bir şey söylemedik. ben gözlerimle , o dudağının sol kenarıyla gülümsedik karşılıklı. sonra o önüne döndü. ben masumiyet müzesi'ne. okuyamadım elbet. ayracı kaldığım sayfaya sıkıştırıp kitabı çantama koydum. telefonumdaki müziği model'e ayarladım. uzunca bir vakit ne yapacağımı bilemeden, kokunun verdiği  hislerle uzak-yakın ne kadar hatıram varsa sütçü beygiri gibi döndüm etrafında. sanki bir karar vermem gerekiyordu. ve her vakit olduğu gibi gri olmamalıydı hiç bir renk, hiç bir karar. ya hep ya hiç olmalıydı çünkü. yeterince ara'da kalmıştım zira. burada da duramazdım. lakin karşı koymak da manasızdı hatıralara. öldürmeyen acılar güçlendirir miydi? sahi neydi ve nasıldı o laf ? ama işte acı değil de tuhaf bir his, acayip bir iz kaldı bu akşam içimde. bir nevi geçmişin hesabını yahut geleceğin provasını yapıyordum. 
hem hesap demişken  ne diyordu yeditepeli yusuf;  aşkın kar-zarar defteri yoktur alacağın varsa yüreğine yazacaksın" ..  yüreğine yazacaksın... yüreğine.... derken  otobüsün mekanik ablası bir sonraki durağı anons ediyordu; şair nedim'miş adı.
.
son çalan şarkı : moDel - kuğunun ağıtı
.

1 Aralık 2015 Salı

belki bir gün asaf okuruz pier loti'de

bir sabah diyorum sevgilim
bir sabah, mesela altı kırk dokuzda ezberlerimizi bozmakla başlarız güne
önce sen kurtulursun yüklerinden sonra ben
1699 karlofça'dan bugüne
kahvaltıyı güneş vuran ön balkonda yapmak için ısrar ederim kasım ayazında
sen çayı bana demletirsin uyku sersemi ama en ikna edici güzelliğinle 
çünkü ben çok güzel çay demlerim -bunu ikimizde biliyoruz-
ve sen çok güzelsin
bunu da yalnız ben biliyorum
.
sen bir kez daha üzülmeyeyim diye beşiktaş'ın yenilgisini gizlersin kahvaltı haberlerinde
ben anlamaz gibi yapar bir kere daha aşık olurum sana
"kuşlara ekmek vermeyi unutma" derken bana
vaya con dios çalarken çözdüğümüz çengel bulmacanın resimdeki sanatçısını bilmezlikten gelirim sen sevinesin diye 
oysa tecâhül-i arif yaptığımı anlarsın ve bana bir kez daha aşık olursun
"çıkarken atkını sarmayı unutma" derken sana
.
üçyüzaltmışbeş gün altı saat hem düşünür hem yazarım seni
ama ve yine de yağmurlu bir öğle sonrası işten erken çıkıp beraber eski türk filmi izlemek yahut en sevdiğimiz kış güneşinde sahile inip "garson bize iki çay. birisi açık" demek gibi özlemlerim  oluyor bazen
çünkü hâlâ yapamadıklarımızı özlüyorum
çünkü hâlâ ihtimallerin şefkatine sığınıyorum 
belki diyorum
serin bir akşamüstü asaf okuruz pier loti'de.
.