25 Şubat 2014 Salı

gidenlerden

belki de bu kış tanpınar'ın saatleri ayarlama enstitüsü'nü bitirmeliyim.
en iyi yaptığım iş bu olsun mesela.
ama şimdi bir başka ıssız ve soğuk cafede, üstelik dışarıda yağmur varken bunu niye dilediğimi bilmiyorum. aslında çok şeyi bilmiyorum.
doğrusu ben hiç bir şey bilmiyorum. hala ve mesela niye yaşadığımı da bilmiyorum.

sırat köprüsündeyim sanki..
ne gidebiliyorum ne de kalabiliyorum.
belki de garip kitabını yeniden okumalıyım sadık'ın. hem şimdi daha iyi anlayabileceğimi umuyorum o'nu.

siz hiç bir ayrılığın giden tarafı oldunuz mu bayım?
ben oldum.
dün akşam altıyı biraz geçiyordu. ve bu hiç iyi bir şey değil bayım.
hem hiç iyi bir şey!
..


17 Şubat 2014 Pazartesi

müdavim

yalandan müdavimi oldum buranın. güneşli havalarda artık ben istemeden geliyor az şekerlim. ama benim istediğim bu değildi. gerçekten sevdiğim bir yerin, bir rengin, bir kimsenin müdavimi olmaktı doksan ortalarındaki hakiki hayalim.
ama artık kimse inanmıyor gideceğime. en sevdiğim, beni en sevenim, en yakın arkadaşlarım, en çok değer verdiklerim, en yakınımdakiler, en uzağımdakiler. hiç kimse inanmıyor. en kötüsü de ne biliyor musun bayım? kendim de inanmıyorum artık gideceğime. yine de işte başta zonguldak olmak üzere haritadan sahil şehirleri beğeniyorum kendime. denize mutlak kıyısı olan bir yer arıyorum. sessiz , sakin. kalabalığı olmayan. iyi insanların yaşadığı. çünkü ancak iyi insanlar iyileştirir beni. biliyorum. bu kalabalık boğuyor beni. bu insanlar, katlanılmaz trafik, bu koşturmaca. bu hız. ve sorumluluk dedikleri bu canavar yoruyor beni. hem bu kadar eşya niçin var. bunca giysi kimin için? kitaplar bile fazla geliyor bazen.
doksanların ortalarında küçük bir doğu şehrinde askerdim. bir görevim vardı. ve o görevin de öğlenleri
 bir saatlik paydosu. bu bir saatlik paydosta küçük depo gibi bir yere gider, yattığım yerde gözlerimi kapardım. uyumazdım.  
şehrin çeken iki radyosundan birini dinler, hayaller kurardım. özgürlük sığınağımdı orası ve o müzikler. işe yarıyordu o zamanlar. ayakta kalmamı sağlamıştı!
şimdi bir saati bulmayan güneşli öğle paydoslarında bu garip cafeye geliyorum. işe yarayıp yaramadığından hala emin değilim.

13 Şubat 2014 Perşembe

fincana kahve koydum

haftalar sonra varoş cafedeyim. yine az şekerli kahve. yine kış güneşi.
bu güneşi çok seviyorum. müzik yok bugün. kulaklığımı ofiste unuttum çünkü. açıktan dinlemeye de utanıyorum. bunun yerine benim oturduğum masa dışında dolu olan tek masadaki iki adamın üçüncü şahıslardaki alacak tartışmalarını dinliyorum. yemek vakti. az önce siyah çantalı, mavi gravatlı bir adam daha geldi cafeye. güneş yüzüme yüzüme öyle güzel vuruyor ki sanırım aşık oldum bu sıcaklığa. ama ruhum hala üşüyor. eksik bir şeyler var. canım sigara istiyor. en son keyfine ne zaman içtim hatırlamıyorum. üç ay, beş ay belki de bir sene. gerçekten hatırlamıyorum. altı ayda bir senede böyle yoğun bir biçimde istek duyarım. tiryaki değilim ama eziyet ediyorum kendime. yarısını atacağım bir dal sigara için paket ziyan etmeye gönlüm razı gelmiyor. mavi gravatlı abiden istesem kesin verir ama öldürseler isteyemem. salakça bir durum kabul ediyorum. 
kahvemden bir yudum daha alıyorum.üstüne biraz su. ve şimdi bir adam ve orta yaşlı kısa saçlı bir kadın giriyor içeri. yemek yiyecekler belli. kapalı mekana girdiklerine göre sigara içmiyorlar ya da biri fedakarlık yapıyor. acaba hangisi?
en can alıcı ve nerdeyse tek güneşli köşesindeyim cafenin. lakin dükkan sahibinin temizlik yapacağı tuttu benim köşede. yan masaya geçiyorum. sırtımı verdim şimdi güneşe. bu duygu da güzel.
aylak kedileri niye kıskandığımı şimdi daha iyi anlıyorum.

9 Şubat 2014 Pazar

çanlar kimin için çalıyor

saat ;11:03 pazar ve güneşli. hatta biraz rüzgarlı. böyle güneşli kış günlerinde çalışmamalı insan. bana sorarsan yazın güneşinde de çalışmamalı. hiç çalışmamalı elbet. çünkü mutluluk diye bir şey varsa bayım; bu benim için sonsuz aylaklık demektir. bilemiyorum belki de hiç mümkün olmadığı için böyle düşünüyorumdur. kavuşamayınca oluşan aşk gibi hani. ama işte en dipte, en bulantılı, en sancılı dönemlerinde yaptığım bu aylaklık gezintileriyle biraz olsun nefes alabiliyorum. ve zaten ancak bu zamanlarda oturup iki üç satır yazabiliyorum. misal şimdi oturduğum yerden sultanahmet ve ayasofya üzerinden uçakların inişe geçtiğini görüyorum. saat tutmadım ama çok sık iniyorlar. üç dakikada bir, belki iki,  belki dakikada bir. dedim ya çok uçak var. hani nerdeyse kuşlar kadar. kafamı her kaldırdığımda bir uçak. oysa ki yıllardır gelirim buraya ve hatta bu masaya. ilk defa görüyorum bu manzarayı. kendime şaşıyorum. bir de mahallenin bebeleri gibi etrafımda koşuşturan serçelere şaşırıyorum. uçaklar iniyor, uçaklar kalkıyor, kuşlar bir bayram sevincinde ve yakınlarda bir yerde çanlar çalıyor. bense yıllardır bitiremediğim bulantıyı okuyorum pazar sabahı yetim bırakılmış bu kimsesiz cafede. rüzgar biraz daha sertleşti. güneş etkisini yitirmeye ve ben üşümeye başladım. yağmur yağacak gibi. yağmayabilir de. az ileride tekne sahipleri boğaz turuna çok az zaman kaldığını duyuruyorlar canhıraş bir halde. kulağımda bir şarkı içimi parçalıyor. pazar günlerinin manasızlığı ruhumu sıkıyor.
.

6 Şubat 2014 Perşembe

kim lan bu truman

hatırlar mısın the truman show diye ağzımıza sıçan bir film oynamıştı sene doksansekizde? truman diye bir adam. kocaman bir hayatı, evi, işi ve çok sevdiği bir karısı olan. neden ve yıllar sonra bu koca hayatının kocaman bir yalandan oluşan , milyonlarca kişi tarafından yedi yirmidört ekranlardan izlenen bir realty showdan ibaret olduğunu öğrenir. sonrasını tahmin etmek zor olmasa gerek.
işte ilk o filmi izlediğimde başladı benim paranoyam doktor!  bir "show"un parçası olduğumuz kesin, kesin olmasına da.. emin olamadığım ; ekranın önünde miyiz yoksa arkasında mı ?

2 Şubat 2014 Pazar

bazı aşklar hiç eskimez

pazar günleri hayatın çizgilerini yeniden çiziyormuş gibi hissediyorum bazen.
sevdiğim filmleri yeniden izliyor, kitapları tekrar okuyorum. aslında hep aynı şeyleri görmeme ve okumama rağmen her defasında daha önce farketmediğim yeni bir şeyi de farkediyorum. keşke hayat da filmlerdeki ve kitaplardaki kadar kolay, sade ve yalın olsa diyorum işte o zaman. esnek olsa bir de onlar gibi. ya da ve mesela geriye sarma imkanımız olsaydı bir film şeridi ya da zaman makinesi gibi. ve böylece daha önce altını çizdiğimiz yerleri daha dikkatli geçip keşke demek zorunda kalmasaydık  keşke!

1 Şubat 2014 Cumartesi

reçete

yok mudur bir ilacı...?
hayır öyle ağır bir ayrılık yaşamışlığım, hummalı bir sevdalıktan çıkmışlığım da yok hani.
ama işte bu şarkı çok dokunuyor bana doktor! hem çok..

neremden ve niye yakalıyor bilmiyorum ama şarkıyı her duyduğumda sıtmaya tutulmuş sivrisinek gibi oluyorum!
ve dahi şimdi mutluluğun tablosu'ndaki abidin gibi iki seksen uzanmış yatıyorum hasta ve yorgan döşek.
yalnızım. biraz müzik ve biraz hüznü saymazsak tabi yanımdaki. 
sanki gözlerimde khaleesi'nin yavru ejderhaları var ama gövdem sibirya'da. öyle tezat hallerdeyim. hem çok sıcak, hem de çok soğuk. 
ve sanki tüm noktalama işaretlerine dikkat edip de büyük harfleri sallamamaya başladığım zamanlardaymışım gibi. ya da ve belki de seksenaltı martının tam ortasında, babamı en çok sevdiğim yaştayım. mevsim normallerinin çok altında bir soğuk. ersin imer o zaman hepimize donsuz geceler dilemiş miydi ya da ayşe egesoy şiir okuyor muydu bilmiyorum? ama çok soğuktu. ve çok kar vardı. bu beklenmedik mart kışı koca istanbul'u esir almış. okulların yanı sıra işyerleri bile tatil edilmişti. haber bültenleri mecbur kalmadıkça sokağa çıkılmamasını salık veriyordu. neticede geçişlerin kontrollü olarak bile sağlanamadığı zor yıllardı. ekmek o zaman kaç paraydı hatırlamıyorum ama babama olan sevgim paha biçilmezdi. ki hâlâ da öyle. 
peki ama ya o'nun? 

şimdi görse beni bu hallerimle!  "ben seni böyle mi yetiştirdim evlat" dese geçmiş gün esnaf lokantasında hesabı ödetmek istemediği memet amca gibi savursa beni şöyle bir ve tükürse yüzüme. n'aparım o vakit? nereye sığar, nerelere sığınırım. hem hangi kitap taşır günahlarımı. hangi şarkı teselli olur utancıma?
peki ya bunun ilacı var mıdır doktor. ha!
ya bunun? içimdeki zehrin panzehiri?
gözünü seveyim doktor varsa şayet bir reçetesi, yaz.
yaz lütfen. yaz da gideyim.
yoksa kendi reçetemi kendim yazacağım ve bu hiç kimseye fayda sağlamayacak. 
hem hiç kimseye...

şu sıralar hep çalan şarkı : model