28 Temmuz 2013 Pazar

kıskanmak

yaşar nakliyat yazıyor brandasında. ille de sen diyor ve sonuna kadar.
onları da kıskanıyorum haliyle!

sincity

geçmişime bakıyorum. saat pazarın yedisi. rabbimin hikmetinden sual olunmaz elbet. şu kargaların sesi diyorum. sabahın ilk vakitleri..
uyutmuyorlar.
keşke yapmasaydım dediğim eylemlerle dolu geçmişim çünkü. iyi ki yapmışım dediğim hiç bir şey gelmiyor aklıma. tuhaf olan hayat değil biz insanlarız zira. iyilik yap denize at demiş atalarımız. iyi olursa allahtan kötü olursa senden bilirler diye de ilave etmişler. böyle "arkadaşlarım" var benim. lakin vicdanen rahat olmak yetmiyor. onların hakkımızda yanlış kanaatler edindiğini görmek üzüyor bizi üstadın dediği gibi. bir tuhaf yuvarlanmadır gidiyor.
sarmalın dışına çıkmak, oyalanmak istedim. uzunca bir süredir  kaçındığım dexter'a tutuldum. dün akşam ard arda beş bölüm izledim mesela. zihnimi boşaltmak için.
ne var ki sen tuhaf olsan da hayat bildiğini okuyor, emin adımlarla ilerliyor. kaldığın yerden sarmala giriyorsun. uyumak biraz daha uyumak çok fazla uyumak belki... ama işte kargalar olmasa martılar var.
gecenin son vakti.
şarkıları unuttum hepten. can havliyle yataktan doğruluyorum hani belki yazarsam diye...
modemi, bilgisayarı ve tvnin radyosunu açıyorum sırasıyla. kumandadan sesler geliyor. küçük bir parçası kırılmış da içinde kalmış gibi. tiz ama cılız bir ses. insanoğlu gibi sanki eşyalarda bizimle konuşuyorlar. biz onları anlamasak da. bir şeyler anlatıyorlar. şimdi farkettim.. aldırmadım.
pencereden dışarıya bakıyorum sokaklar boş ve sessiz. heyula gibi binalar da insanlığa uymuş ve derin uykudalar temmuzun bu son pazarında. bir saate kalmaz sahipleriyle birlikte uyanırlar. o zamana kadar izlesem bu sessizliği. ama soluk benizli binalar işte. ruhumu sıkıyorlar. başka bir özlemi çağrıştırıyorlar hemen. içeri giriyorum. radyo voyageda hafif şarkılar. lakin nazlı ruhum bunu da istemiyor. daha sert ve yırtıcı arada softlaşan bir şeyler belki. radyo ekseni arıyorum. üç kanal değiştirdikten sonra buluyorum.
yüzümü yıkamadığımı farkediyorum.
yüzümü yıkarsam belki uyanırım anlamını bilmediğim bu rüyadan.

26 Temmuz 2013 Cuma

mektup

babasının cahit zarifoğlu'na yazdığı mektupları okuduğumda.... yok anlatamayacağım o tuhaf,iç titreten hüzne bulanmış hissi. ne var ki gıpta etmek sınırında kalamıyorum. kıskanıyorum onları. babam geliyor hemen aklıma. değil mektuplaşmak seni seviyorum diyemediğim dünya kelamıyla. ama çok sevdim allah şahidim.

21 Temmuz 2013 Pazar

yitik

gitmek isteyip de bir türlü gidemeyenlere asıl koyan nedir bilir misin usta?
galiba ben biliyorum!
onlara acı veren, lime lime eden, her pazar, her pazartesi, salı, çarşamba, perşembe, cuma, aralık, ocak, yirmisekiz ve yirmidokuz çeken her şubat, her bahar, her yaz, her yıldönümü, her gündoğumu ve her günbatımı bir türlü gidememiş olmaları değil, asla ve kat'a gidemeyeceklerini bilmeleridir. zaman içinde çıpa değil de iskele babası olduklarını anlamalarıdır.
çünkü onlar, gitmek isteyenler yani hiç gidemeyenler; yabancı bandıralı bir kuru yük gemisinin otomatik makina ile bir hamlede çekilebilecekleri zincirin ucundaki çıpası sanırlar kendilerini. yeter ki kaptan "kalpten" bir haydi desin. bir harekete bakar uzak veya yakın diyarlara gitmek! halbuki onlar, o koca gemileri tutan palamarların sarmaladığı iskele babalarından başka hiç bir şey değildirler. en esaslı, en hüzünlü hikayeler onlardadır belli etmeseler de. en acı verici çelişkinin, tarihi bir yanılsamanın kurbanıdırlar çünkü. sarıp sarmaladıkları, uğruna kök saldıkları insanlar, değerler, bir bir mekandan yahut dünyadan ayrılırlar ama onlar hiç bir yere kımıldayamazlar. yine de çok isterler gitmeyi. hayalperesttirler çünkü. bir gün mutlaka derler hep. bir gün mutlaka. lakin bilmezler çıpa ile iskele babasının arasındaki farkı. belki de bilmek istemezler. ümit etmek isterler. ve çokca hayal ederler.
bir gün mutlaka....

20 Temmuz 2013 Cumartesi

bazen

 başında bazen ve sonunda sevgilim olan cümlelerle yazmayı çok seviyorum sevgilim. hani çok önemli bir şey söyleyecekmiş gibi cümlenin ve yazının devamında. belki biraz hüzünlü, sonra bir miktar duygulu, elbetteki önemli ve de ciddi. netice itibari ile pek bir afili yazı çıkacakmış gibi hani sonunda. ama yok öyle bir şey tabi. bile bile lades bir nevi. tamamen kandırmaca. evet itiraf ediyorum önce seni sonra kendimi kandırıyorum belki bu şekilde.
lakin ve yine de açık konuşmak gerekirse neyin önemli olduğuna dair hiç bir fikrim yok. ama düşüncelerim muhtelif bu konuda. yıllardır düşünüyorum mesela benim için önemli olan nedir diye. sanırım bunu bulduğumda buralarda olmayacağım. fakat görünen o ki bir süre daha buralardayım. ve sol çapramızdaki iki apartman arası boşluğundan caddeyi izlemeye devam edeceğim sevgilim.
bunu yapmayı seviyorum. görsen sen de seversin. en azından görmek istersin diye düşündüm ne bileyim. mesela deniz mavisi minibüsler, sarışın taksiler, bazen de güzel ve renkli insanlar geçiyor belli bir ahenk içinde. ya da bana öyle geliyor bilemiyorum. ama ben en çok açık olan penceremden yüzüme yüzüme vuran rüzgarı seviyorum. sonra bana seni çağrıştırmasını bu yaz yelinin. ve dolayısı ile yalnızca sana okuyacağım öykülerin uçuşmasını seviyorum aklımda. radyomdan yükselen içli şarkının tınısını daha sonra. yağsız penceremin gıcırtısını. bahçedeki kuş seslerini. inanır mısın yaşamayı bile seviyorum böyle zamanlarda.
bazen de diyorum ki sevgilim...

18 Temmuz 2013 Perşembe

bugünlerde

geceleri ölü bir yılan gibi uzanıyorum pencerenin altında. çünkü evimiz güney cephe ve çok sıcak oluyor. evmiz derken evsahibemin evi. ayaşlı ve sıradan bir kiracıyım yoksa ben kendim. pencere kenarı hem biraz esiyor hem de yıldızları görme şansım oluyor böylelikle. şanslı olduğum günler aydede de katılıyor bize. masmavi, açık bir gökyüzü, yıldızlar ve ay. sonrası ve boşlukları doldurmak hayal gücüme kalıyor artık. 
 hayal gücümün iş yapmadığı zamanlar şarkılardan medet umuyorum. fakat emre aydın mı yoksa sıla'mı daha çok hüzünlendiriyor beni bir türlü karar veremiyorum. fazla dert etmiyorum. dinliyorum. şarkılar bu hüzünbaz ve sıkıcı hallarımın sebebi değiller belki ama can yoldaşıdırlar. hem commandate'yi bahse konu etmezsek yüreğimi kanatan yegane sanatçı dostlarımdır kendileri! 
yalnız sıcak ve nemin tavan yaptığı bu mukaddes günlerde gündüz değil de geceleri daha çok susuyorum usta. buzdolabından çıkardığım buz gibi suyu bir miktar sıcak su ile karıştırıp içiyorum hala çocukluktan kalma bir alışkanlıkla. 
çocukluk demişken başka bir alışkanlığım ilkokuldan sıra arkadaşım hafız. dün gece dertleştik yine.  dert üstüne dert yük üstüne yük bindiriyoruz üzerimize. birbirimize verdiğimiz ara gazlarını unutmamak gerek elbet. hayatta adam gibi bir haltı başaramamış iki adam iş kurmaktan bahsediyor. inanabiliyor musun usta? üretmekten, çok çalışmaktan, projeden, fizibiliteden bahseder olmuşuz. biz ne zaman bu hale geldik gayri safi milli hasılaya katkı yapmaktan söz eder olduk bilemiyorum. 
hafız ki;  ilkokul beşte düz yolda yürüyemeyip arıtma havuzuna düşen, ykm'de traş losyonunu deodarant diye elime sıkıp bizi sosyeteye rezil eden adam. mahallemizin sakar kalecisi. dişhekimliği üçten terk ama her şeye rağmen hayata sımsıkı devam eden aylak adamım. 
tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş mu yoksa al birini vur ötekine mi denir bu durumda bilmem ama benim de pek farkım yok hafızdan. belki biraz daha şanslıydım ondan. beşbuçuk senede de olsa fakülteyi bitirebilmiştim ama benim de hayata devam zorunluluğu ile ilgili problemlerim var. çocukluğuna vurgu yapıp geçmişe atıf yapanlara uzun süre direndim lakin.... çocukluk....
 mahalle takımında da boyum uzun diye defans oynatırlardı. ha bi de sünnetçi ilk hafızı tuttu sonra beni. aynı anda etek giydik. bir kız için kavgamızı da aynı vakit ettik çünkü aynı kıza aşık olmuştuk orta ikide. arada fikir ayrılıklarımız da oldu. ama kopmadık, daha sıkı sarıldık birbirimize.şimdi iş kurmaktan bahsediyoruz. ama ben hala sıla ile emre aydın arasında kalmış vaziyetteyim. kaybettik mi yoksa kazandık mı?

17 Temmuz 2013 Çarşamba

şarkılar güzelse hala

 saat onikiyi biraz geçiyor. yemekçiler yemeğe , oruçlu olanlar kısa bir yürüyüşe çıktı. ben odamın kapısını kapattım. klimanın oda sıcaklığını yirmibeş dereceye ayarladım. belki uyuyabilirim. ama üşüyorum. leonard cohen ; dance me to the end of love diyor radyoda. uykum gelir gibi oldu. ama bu seferde sabah kafama takılan soru geldi aklıma en sevdiğim grup vaya con dios ile birlikte. uyuyamadım...
..
"günler" dedi  ve devam etti
"hep birbirinin aynısı ne sıkıcı değil mi mithad bey?"
dün akşam iş çıkışı dönel kavşağı dönmeye başladığımda söyledi bunu. içim hazırlıklıydı da zihnim hazır değilmiş. arabayla birlikte yalpaladım. bereket versin çabuk toparladım. reflekslerim hala iş görüyor. dikiz aynasından baktım. beti benzi atmış yaramazlığının bilincinde olan çocuk gibi kırılgan.
-önemli değil dedim.
-önemli değil. 
hiç değilse şarkılar var. şarkılar çünkü güzel hâlâ.
.

14 Temmuz 2013 Pazar

budala

açık olan televizyonda erkek bir şarkıcı budala diye bir şarkı söylüyor. kim olsa üzerine alınırdı. her anadolu delikanlısı ben de üzerime alınıp düşündüm biraz. ama çıkamadım içinden.  kafam çok karışık çünkü.
karasızım bir de.
çok istesem de pazar günleriyle bir türlü barışamadım. her barışma çabamda yazarın o sözleri yankılandı hep içimde. zorla güzellik olmuyordu zaten. ama bir şeyler yapmak istiyor insan. doğrusu özgür olmak!
eskisi gibi film delisi de değilim. bir günde dört film izlediğim günleri biliyorum.
şimdi bir tanesini bitirebilirsem kendime ödül veriyorum.
canım istemedi. temmuz çünkü. ve pazar.

uyumak istedim. lakin gündüz düşleri göremeyenlerdenim. cahit zarifoğlu'nu aldım yanıma bir istanbul hatıratını okurken uyuyakalmışım. kapı çaldı. uyandım. kapıdan önce saate baktım. hepi topu beş dakika uyuyabilmişim.
kapıyı açtım. sucu gelmiş.
şaşkınlığıma şaşırdı. kusura bakma abi geciktim biraz dedi. 
ses etmedim. parasını verdim. 19 litre suyu ayağımla içeri aldım.

13 Temmuz 2013 Cumartesi

emekli

hesaplattım daha dokuz sene varmış emekli olmama. şimdilik yaşım tutmuyormuş hayallerimi gerçekleştirmeye. ama kimse bilmiyor pazar hariç her allahın günü nasıl zor kalkıyorum işe gitmek için. her gün kafkanın samsa'sı olma ihtimaliyle uyanmak nasıldır bilir misin usta? 
lakin işte rabbim vicdanı kodlamış yüreğe anam babam ise sorumluluğu. hareket etmek çok zor bu hal ve şeraitte. ve şimdi dokuz sene ileriye gün veriyor yetkili merciler. fakat birazdan ki 08:15 de telefonumun alarmı ötmeye başlayacak. cumartesi ama işe gitmem gerek. fakat ondan önce açık olan balkon kapısından süzülen hava ile çocukluğumun sisli bir cumartesi sabahına gidiyorum. mevsim yine yaz en fazla ağustos. buram buram terlememden anlıyorum. bir de yaylaları söyleyerek sokağımızdan geçen askerlerin üstünde beyaz fanila altlarında haki pantolon ve siyah postal. kesin yaz. en iyi ihtimal haziran. güneş yükselirken kendimi tingirin şeftali ağacının tepesinde buluyorum. iki dal aşağıda hafız. şeftaliler küçük ama çok güzel. ne tam olgunlaşmış ne olmamış ikisinin arası. literatürde adı vardır mutlak ama ben bilmiyorum. bildiğim şu an bile kokusunu duyumsamam. orucum sakatlanmamıştır umarım! sonra memet abi indiriyor bizi ağaçtan. mahalle maçımız var bugün. beni kaleye hafızı ileriye gol yollarını aramaya gönderiyor. olmuyor. farklı yeniliyoruz. hava çok sıcaktı. muhtemelen temmuzdu. bana diyor sen stop-er olacaksın. askerliği ilk kez orada dokuz yaşımda öğreniyorum. en fizikli benim çünkü. dolayısı ile rakip atakları başlamadan bitirmem lazım. fakat ondan önce iki ekmek bir salça almam lazım annem sesleniyor çünkü. ve biliyorum ki yüzde onu benim bahşişim. mahallenin tek ve en huysuz bakkalından önce hakkımı istiyorum leblebi tozu ve kaymaklı bisküvi. o bana hiç sevmediğim şekerli finger bisküvileri itelemeye çalışıyor kırmızı teneke kutularından.petibör de anlaşıyoruz. dönüşte elli kuruşu kaybediyorum. salçayı zaten unuttum. allahtan yaz diye kafa üç numara ve annem saçımı çekemiyor. okul başlangıç zamanları yaz sonu. kesin eylül. bir ihtimal 4 eylül.  hafız ve bir kaç takım arkadaşı sokağın ortasında arıyoruz kaybettiğim ellikuruşu. o arada bir itfaiye aracı son gaz bize doğru ilerliyor. ve sireni gökyüzünü yırtıyor adeta. bir kargaşa , bir kalabalık. siren hiç susmuyor.  uyanıyorum. 08:15.
işe gitmeliyim.

7 Temmuz 2013 Pazar

eskiden

şimdilerde özlemek değil de sanki başka bir şey bu. evet geçmişti, güzeldi, naifti kendi imkan ve imkansızlıkları dahilinde. lakin şimdi " geçmişe dönüş" tadında bir makine icat etseler ve gider misin deseler dönmem geriye usta. zira her şey zamanında güzel. sadece hoş bir sada dimağda kalan. evet belki biraz sızı, biraz da ahh etmeler. hepsi bu. bize kalan bu güzel anılarla avunup yalanmak bir sokak kedisi gibi sadece. imkansızlığını geçtim, ötesi felaketim, hasretim olur sanki.
anmak ve sadece yazmak bütün mesele...
ve nedense hep güneşli taze bahar günleri kalmış aklımda.
tramvay gelmemişti daha o vakitler. otobüs çok dolaşıyor ve biraz da cepte harçlık kalsın diye cağaloğlu yokuşundan çıkıp kapalı çarşı ve sahaflar güzergâhından ulaşırdık okula. dönüşte de farklı bir yol , esnaf hastanesi önünden mercan yokuşu kanalı ile mısır çarşısı, turistler ve iskele. tam dört sene böyle.
beyazıt meydanı ve kampüs hep hareketli olmuştur. daha ikinci gününde karşıt görüşlü iki grup taşlı sopalı kavgaya tutuşmuşlardı da biz nereye geldik olmuştuk
ve
sorduk acemice
- nedir dertleri?
dediler pink floydcularla celin dioncular anlaşmazlığa düşmüşler, ayda bir kapışırlar böyle.
tıfıldık daha üniversite coğrafyasında ace of bace dinliyorduk ama tedbirliydik de n'olur n'olmaz diye kimseye söylemiyorduk bunu.
soranlara, rengimizi belli etmemek adına; "ayırt etmiyoruz ne olursa dinliyoruz" diyorduk ama arabex hariç demeyi de ihmal etmiyorduk.
lakin bu dert oldu başımıza.
nasıl öğrenmişlerse artık bir gün arap kökenli öğrenciler önümüzü kestiler ve tam üç saat boyunca zorla arabex dinlettiler bize...
yeter ki müzik olsun, teneke sesindeki ritme bile bayılırız olmuştu bu talihsiz günden sonraki müzik mottomuz.
gel zaman git zaman biz farkına varmadan bir çırpıda geçti yıllar.
sezen'le büyüdük. sezen'e inandık hep inandık. ama işte hayatın filmlerdeki ve atasözlerindeki olmadığını da o vakitler anladık.
hep komşu şehirlere geldi en güzel filmler. komşunun tavuklarını bırakın kaz olarak görmeyi hiç bir biçimde göremedik. aç kaldık. yılmadık. yine sezen dinledik. annemize küstük. sarı odalarda yattık. perişan olduk lakin yine de masum değildik hiç birimiz. çünkü kirlenmenin ne büyümeyle ne de omo ile ilgisi yokmuş. zira hep böyleymiş dünya.
bir varmış bir yokmuş.
.

5 Temmuz 2013 Cuma

pi-laj son

güneşlenme bahanesiyle sahile indim. saat 17:44. hava yine çok sıcak. hatta son bir haftanın en yüksek derecesinde olabiliriz. doğal olarak sahil şile'yi aratmıyor m2 ye düşen insan ve şemsiye sayısı ile. fakat sahilin yaklaşık yarım saat sonra istediğim sakinliğe geleceğini kapakları açılan baraj suyu gibi boşalacağını biliyor olmak rahatlatıcı. keşke diyorum zihnimi de böyle boşaltabilsem.
aptalca olduğunu düşündüğüm halde güneşlenme gayesiyle krem sürüp yatıyorum güneşin altına. asıl amaç kararmaktan ziyade zihnimi ve kalbilmi aklamak ama.
rahatlıyorum zira böyle.sırtımı ekim22 isimli tekneye yüzümü güneşe emanet ediyorum.
ama kalabalık hala azamış değil. sanırım onbeş dakikaları daha var. zira az ilerimde pişti oynayan gelin görümce öyle söyledi. hemen çaprazımda muhtemel yeni evli genç bir çift güneşten sakınıp şemsiye altında kitap okuyorlar.
sonra gözlerimi kapıyorum. tepeden güneşin sıcaklığını sol tarafımdan rüzgarın da yardımı ile denizin serinliği ve kokusunu duyumsamak hoşuma gidiyor. belli belirsiz gülümsüyorum.
ve şimdi insanlar üçer beşer küçük kafileler halinde terkediyorlar sahili.
onların boşalttığı alanlara serçeler yerleşiyorlar. yine de ürkek, bir kaç parça yiyecek bulma telaşında, tedirgin.

4 Temmuz 2013 Perşembe

egzıt

bazen de diyorum ki sevgilim, ne kadar kapalı olursa olsun tüm yollar bir çıkış yolu mutlaka olmalı insanın. bir son şansı. bir, iki hatta üçüncüsünü kaçırmış olsa da köprüden önce bir son çıkış hakkı olmalı. mesela bir kez olsun doğru yöne dönen devranı.
peki ya benim son çıkışım hangisiydi. ya da var mıydı?
yol boyu bunu düşündüm.
o ise şirketin finansal sıkıntılarını anlatmaya başladı. hastayım dedim. oralı olmadı. benim anlatacak bir şeyim ve halim zaten yoktu. mecbur o'nu dinler gibi yaptım. uzun soluklu, kısa harfli ve tek heceli onay cümleleri kurdum. uzun boşluklarda uzun uzun düşündüm. bir ara beynimin içinde dönen şarkılardan birine tutunup acilen uzaklaşmak istedim oradan. ve hatta dünyadan.
tabi ya belki de çok sevdiğin bir filmin içinde kaybolmaktır çıkış yolu. misal güneşli pazartesiler çok uygun benim için senin için de bir sakıncası yoksa tabi. ya da ve belki de bir kitabın yıpranmış ama huzur kokan sayfalarında bulmak o çıkışı.
ne muhteşem olurdu..?
ama..
ama işte... 

3 Temmuz 2013 Çarşamba

şezlongdan notlar

1- bu sahil beldesinde ilk dikkatimi ceken seyyarlarin olaganüstü kibar dili. -evett simit ister misiniz efeendimm, soguk suu efendimm, süt mısır alir miydiniz efendimm.. hepsine eyvallah da cikolatali simit ne ibrahim. sonra kasarli, domatesli. simit dedigin susamli olur. cay demli, kahve az şekerli. öyle yani..

2- plaja sabah dokuzdan once aksam onsekizden sonra inen insanlari ayri seviyorum. en asil yalnizligin ve sakinligin şövalyeleri onlar, biliyorum.

3- aksamlari çopleri çıkaran erkekler konteynere üc adim kala basket seklinde ve %80 basari ile atarken kadinlar daha garantici olup konteynerın dibine kadar gelip smac yapiyorlar ibrahim.

4- kent , köy , sahil kasabasi farketmiyor. alisveris listesinin %90'nini kasaya birakip tek tük alisveris yapmaya devam eden ablalar hala yasiyorlar. hemen bitmeli!

5- kumsalın en sık kullanilan cümleleri sirasiyla;

- su soguk mu?
-ayy suu çok guzelll
-birden gir yoksa cok üşürsün.
-korkma ben varim
-ooo sen bayagi yuzuyorsun bilader

6- günbatimi, rüzgar, imany bi harika. mangal kokusu, çocuk zırıltısı fena. çok fena.

7- ama bazi kadinlar öyle guzel gülüyorlar ki buraya yazmadan edemiyorum.

2 Temmuz 2013 Salı

pi-laj 3

yalan yok simdi belli yaşın üstündeki insanları ki bilhassa çiftleri izlemek, diyaloglarına şahit olmak garip bir mutluluk veriyor. misal şu an erikli adında bir körfez beldesindeydim. her zamanki gibi sabahın köründe inmiştim sahile. in, cin ve işte o bir iki yaşlı çiftle ben vardık sahilde. karşımızda ise uçsuz bucaksız deniz. belki de günümüz ilişkilerinde şahit ve sahip olmadığımız ama hep özlem duyduğumuz bu "eski" insanlar arasındaki sevgi, nezaket, şefkat ve zerafet halleri yüzünden gördüğüm her yerde kilitleniyordum hemen bu insanlara. bu sabah işte; adeta kısa bir film izler gibi izledim o yaşlı çiftin arasındaki söz ve mimiklere bulanmış aşkı.
hem daha dun aksam  babasının cahit zarifoglu'na yazdigi mektuptaki zerafet, incelik sevgi ve saygiya hayran kalmisken bu "eski " insanlar bir gün öldürecek beni neslihan.

ama ve iste yine de diyorum ki; bizim de film gibi bir hayatımız olsun.
çay bi'de sigaramız.?
niye susuyorsun neslihan.
ama niye.
.

1 Temmuz 2013 Pazartesi

pi-laj 2

buralarda en çok sorulan soru; su soğuk mu? evet ya da hayır. hem kime ve neye göre? bana göre sıcak sana göre soğuk veya ılık olabilir. göreceli yani. pek çok şey gibi. hayat gibi mesela. ya da aşk gibi.
ama benim asil meselem zarifoglu'nu bilmeme ragmen okumak icin nicin bu kadar cok bekledigim. kendime cok kiziyorum bu yuzden.
bir de esintili veranda da sarji bitmek uzere olan telefondan bunlari yazarken bir yandan da catali birakmis elimle karpuz yiyorum. umarim kimse gormuyordur!