24 Aralık 2013 Salı

hekim

bol sıvı alasıyaymışım ve ılık şeyler içmeliymişim. ve daha önce hiç gitmemişim o'na. bilgilerimi güncellemeliymiş bu yüzden. adımı zaten biliyordu. mezuniyetimi sordu. cep ve iş telefonumu da.
karşılığında ben de ona rapor alabilecek miyim dedim bugün için.
gülümsedi.
foyası ortaya çıkan çocuğun çaresizliğinde yarı tebessümle karşılık verdim.
sistemden geçiyorlarmış ama bana elden bir rapor verebilirmiş.
teşekkür ettim.
boğazıma bakmalıymış. çok kızarmış. faranjitmiş adı.
bir antibiyotik, bir ağrı kesici ve bir spreyle birlikte bir gün istirahat verdi.
bunlar beni toparlarmış.
yanılıyordu elbet.
asıl hastalığım tembellikti. ve bu şehirdi.
en azından bu şekil çalışmak değildi.
her ikisinden de kurtulmalıydım.
..
eczacı kadın ilaçlarımı hazırlarken. patrona mesaj attım.
patron hastayım bugün yokum yazdım.
ok. diye anında cevap geldi.
hekim söylemişti ama eczacı kadına yine sordum üzerinde yazdığı halde.
-tok karnına mı içilecek bunlar dedim.
-evet dedi. poşetten çıkarıp hiç üşenmeden tek tek anllattı.
bu dedi günde bir defa antibiyotik için.
sprey üç defa. ağrı kesici iki defa.
teşekkür ettim.
geçmiş olsun dedi gülerek.
yanındaki adam da geçmiş olsun dedi.
iyi günler demek zorunda kaldım.
çıkışta köşedeki markete girdim. içecek bir şeyler aldım.
evdeyim.
limonlu ıhlamur içiyorum şimdi.
.
belki sonra yine yazarım.
.

son çalan şarkı : mahur bey için güzelleme




19 Aralık 2013 Perşembe

bir

hayat nedir usta?
bir ömür?
bir aşk?
ya da bir sevmek pir sevmek?
.
sabahları hep zamanında, sekiz otuzda işimin başında oldum. hep tam onikide yemeğe indim. ve hep 18:00 de bıraktım işi. bir buçuk yıldır hiç değişmedi bu durum. ve fakat sanki yeni bir şeymiş gibi bugün farkına vardım bunun!
oysa hayatımda farkında olarak veya olmayarak adeta beynimi ve yüreğimi uyuşturup kendime empoze ettiğim öyle çok alışkanlığım var ki. amma ve lakin hiç biri gerçekten yapmak istediklerim değil. hiç biri.
.
üç aydır öğlenleri buradaki tek kafeteryaya kahve içmeye geliyorum. sigara içmediğim halde soğuk sıcak demeden hep dışarıda oturuyorum. aslında olmazsa olmazlarımdan değil kahve. o da kendime meylettiğim basit alışkanlıklardan biri işte. bir de ofiste çayı çok içtiğimden değişiklik olsun istiyorum galiba.
.
ne var ki insanın değiştirebileceği şeylerin kısıtlı olması, bazı şeylerin elinde olmaması ne acı. 
bazı şeylerin, bir çay kahve ikame kolaylığında olmaması mesela canımı sıkıyor uzun süredir.
işte bu acziyete yazarak merhem sürmeye çalışıyorum ben de. lakin böyle derde neyler hekim misali bu esen hem oldukça soğuk esen tepede  buz gibi bir masada, bir açıp bir kapayan güneşin sıcaklığı kadar tesiri oluyor ancak bu yazmaların.
vazgeçer gibi oluyorum her yılgınlıkta ama bu da başka bir alışkanlık olduğundan olsa gerek bırakamıyorum.
kah adresi değiştiriyorum , kah fotoğrafı ve kah şablonu. 
hep sıkıntıdan. 
ama temelli bırakamıyorum.

kartpostal yazıları - kuşlar


şu kocaman beyaz kuşlar var ya usta,
rüzgara karşı adeta kafa tutar gibi
ama daha da çok kafa bulur gibi hani
senin anlayacağın
orgazm olur gibi uçuyorlar
böyle keyifle süzülüyorlar ya
çok kıskanıyorum
.
son çalan şarkı : yaşar - kuşlar

18 Aralık 2013 Çarşamba

hisset

bursadaki iş dönüşü  bizi feribota taşıyan otobüs şehrin dışına taşar taşmaz modernite izlerinin kaybolup kırsalın yalnızlığının, sadeliğinin ve dahi kendine özgü sessizliğinin beraber ve solo şarkılar söylemeye başladığı ilk kilometrelerinde karşılaştığım manzara karşısında garip bir hisse kapıldım.
hatta dayanamayıp bu hislerimi yazdım da.
lakin beğenmeyip çöpe attım sonra.
çünkü hissettiklerim yazdıklarımdan daha güzeldi.
..

kış-5


kalabalığa, istanbul'a ve soğuğa karışmak uzun zaman sonra hiç tahmin etmediğim ölçüde keyifliydi. bir süre kalabalığın o cazibeli akışına bıraktım kendimi. umarsız, kaygısız, kimsesiz yalnızca kendimleydim! kalabalık nereye giderse ben de oraya sürükleniyordum. sonra bay c.yi kıskandıracak şekilde güzel kadınları takip ettim. cevahir alışveriş merkezine götürdüler beni. karnımın acıktığını anlamış olmalılar. hafta içi bir iş günündeki insanlarınt kalabalığına değil de açlığına ve iştahına bir kez daha hayran oldum. onları izledim belki benim de iştahım açılır diye. ama nafile.. iki saatte bitiremediğim menü tabağını bir türlü alamayan garson bana ayar oldu ama gravatıma ve siyah çantama saygısından bir şey diyemedi! sonra o hülyalı sarışın niye baktı ki öyle durduk yerde. o bakışın beni bu gece uyutmayacağını bilse yine bakar mıydı ki? bay c. olsa kesin sorardı bunu o'na. hatta bir punduna getirip öperdi bile. ama işte bay c. olmak o kadar kolay değil tahir olmak da.
sonra sıtmaya tutulmuş gibi bir titreme, bir üşüme, oturduğum büfenin televizyonundaki içli şarkı, haklarında karıncayla arı arasında hangi benzetmeyi kullanacağıma kararsız kaldığım devamlı hareket halindeki insanlar , rengarenk ışıklar, çatal bıçak seslerine karışan uğultuya karşın içimdeki ses yazmalısın dedi. duymazlıktan geldim önce. ısrar etti, yazmalısın. sonra...
sonrasını biliyorsun zaten. o güzel gözlü sarışın, bay c. , insomia ve ben.
..

15 Aralık 2013 Pazar

milat


dün akşamüstü miralay nazım sokakla hacı şükrü sokağın sırt sırta verip sakızgülü'nü enine nasıl kestiklerini anlatmayı çok istedim.
yapamadım.
kim bilir ne hikayeleri vardı.
hatta her birinin gıyabında ikişer farklı senaryo girişi bile bulmuştum da yazacak takati bulamamıştım.
sonra mis gibi kavun kokan kadife sokağı anlatacaktım.
plakçıları, eski kitapçıları falan.
sonunun nereye varacağını bilmediğim hüzünlü bir hikaye daha sonra.
..
sonrasını hatırlamıyorum.
bu boktan yerde dakikaları sayarken buldum kendimi.
sonra günleri. sonra haftaları.
melike hanım kahvemi getirdiğinde mevsimleri sayıyordum ay ay..
en son hatırladığım ise aklıma düşen içli bir şarkıydı topak topak;
yıllar geçti, mevsim mevsim
gelmiyorsun..
.



.

14 Aralık 2013 Cumartesi

kış-4

karşı apartmana birileri taşınıyor. hamallar özenle indirip bir bir yükleniyorlar eşyaları. bu karda kışta taşındıklarına göre vardır bir sebepleri. kar kış dediysem yağmur var ama hava çok soğuk. bildiğin bozkır ayazı. o derece soğuk. buna rağmen sokak her zamankinden hareketli.

bir süre bu taşınma hareketlerini izledim pencere kenarında. yan tarafında uçuk bir maviyle ama itina ile yük ve eşya taşınır yazan kamyonun yanından kestane rengi saçlarıyla bir güzel geçti sonra. lise öğrencisi olmak için çok yaşlı, üniversiteli olmak içinse gençti. ama güzeldi. bir eliyle kitaplarını göğsünde birleştirip diğeriyle de rüzgardan gözünü kapatan saçını düzeltip hızlı adımlarla karşı kaldırıma geçti ve giderek gözden kayboldu. hemen bitişiğindeki apartmanın görevlisi sert ve seri hareketlerle bahçeyi belliyordu.

zamanımı ki şimdi diye üç numara gözlükle el işi örmeye çalışan anneme sordum. önce ses etmedi.

neden sonra ;

-koca karı soğukları var hala
dedi.

- hükümet takvimine göre onbeşşubat ama daha cemre düşmedi diye ilave etti. 

fakat ben bir şey anlamadım. ısrar da etmedim, anlamış gibi yaptım.
karadeniz tv'yi açmıştım bir yandan oyalansın diye.
ama o trekking yapanlara kızıyordu.
 

-yağmurda fırtınada dağlara çıkıyorlar, deli bunlar geçen de çığ altında kaldılar dedi.

- trekkingci anne onlar, bir çeşit spor yapıyorlar dedim.

-öyle spor olmaz olsun dedi kesti attı. 


bu bahar ben de yapmayı düşünüyorum diyemedim bunun üzerine. zaten benim hayal tüccarı küçük bir esnaf olduğumu bilmiyor. söyletmedim kimseye. o beni devlet memuru sanıyor.
hele ki bir deniz uçağı olup istediğimde kuş gibi kanatlanma ve canım istediğimde balık gibi yüzme hayalimi değil o'na söylemek yanında düşünmüyorum bile!

13 Aralık 2013 Cuma

buğu

otobüsün kirli camında dışarıyı görebileceğim büyüklükte ama aslında küçücük, şekilsiz bir ara açıyorum işaret parmağımın tersiyle. maksat vakit geçsin, oyalanayım biraz. bugün yolum biraz daha uzun. ve karnım her zamankinden daha aç. karlı günlerin aksine trafik ve otobüsün içi yoğun bu akşam. fenerin maçı varmış. kadın ve çocuklara özelmiş. anasının nikahı sayılacak uzaklıktan hiç üşenmeden çoluk çocuk dolmuşlar maça gidiyorlar. gitsinler. elbet diyeceğim yok. lakin biraz sakin ve sessiz olsalar insanlardan bu kadar nefret etmek zorunda kalmazdım bende. hele bir tanesi var ki kocasının hayatta olduğundan şüpheliyim. zira kulağımda ramstein varken bile bana can çekiştirebiliyorsa kocası kesin mekan değiştirmiştir bu çenebazın. hayatta ise de yurt dışına falan kaçmıştır adam.o derece....
...
kısa ve kesik hareketlenmelerle şehrin keşmekeşine ancak varabildik ellidakikada. normalde bu zamanda eve varmış hatta çorbamdan ilk kaşığı alıyor olurdum. lakin işin doğrusu nispeten daha erken döndüğüm o günlerde de böyle sıkıcı oluyor hem içim hem dışım. cevapsız sorularım oluyor kendime; her allahın günü niye çekiyorum ki bu eziyeti. sevmediğim bir şehirde sevmediğim bir işte niye tüketiyorum bu çok sevmediğim hayatı? zorum ne?.....
susuyorum sonra. sessiz kalma hakkımı kullanıyorum..
...
yeniden yola bakıyorum. fakat camda açtığım aralık tekrar buğulanmış. bu sefer öncekinden daha büyük bir alanı siliyorum sağ elimin tersiyle. büyük bir kalabalık! kendi küçük cemaati büyük merkez camiinden insanlar adeta oluk oluk dışarıya çıkıyorlar. yatsıdan çıkıyor olsalar gerek. nefesleri dumanlandığına göre dışarısı hala çok soğuk olmalı. ve az ötedeki dükkanın ışıklı tabelasından anlıyorum ki; parkede kampanya varmış. metrekaresi yedibuçuk liraya. iyi mi, gerçekten hesaplı mı bilemedim. hemen yanındaki hasan usta'nın tatlılarının gerçekten güzel olduğuna eminim ama. gerçi sıcak bir çorbaya hiç bir şeyi değişmem şu an için. ..
...


12 Aralık 2013 Perşembe

kış-3

karda yürürken çıkan o kart kurt seslerin dinlediğim müziğe karışmasını nasıl sevdiğimi anlat desen anlatamam şimdi sana. tıpkı bardaktan boşalırcasına yağan yağmura yetişmeye çalışan sileceklerin çıkardığı o hoyrat sese olan sevgimi anlatamayacağım gibi. ama işte, hiç bir sesi ama hiç bir şeyi seninle olan sessizliğime değişmem. bunu biliyorsun.tüm dünyanın sustuğu yalnızca gözbebeklerimizin konuştuğu o andan bahsediyorum. ve fakat şimdi , her an seni düşünüyorum dersem yalan söylemiş olurum. lakin en çok da bu soğuk ve karlı havalarda düşüyorsun aklıma. bu doğru. karda çıkardığım o sesler mi, kulağımdaki şarkı mı, hava şartları mı, yanımdan gelip geçen ve bir daha görmemin imkansız olduğu insanlar mı, üşüyen ama sevimliliğinden bir şey kaybetmeyen sırnaşık kediler mi buna sebep kara vermek zor. sanırım hepsi. tıpkı şarkıdaki gibi; bana her şey seni hatırlatıyor şimdi. misal mağaza penceresinde gülümseyerek telefonda konuşan güzel kadının sıcaklığında görüyorum seni önce. hemen yanındaki cafede sevgilisi ya da arkadaşı ile devonshire düşesi tadında kahvaltı eden kadının asaletinde gördüm sonra. ikbaliye durağındaki kahverengi bereli kadının yalnızlığında ve yüzündeki kederde gördüm daha sonra. en nihayetinde artık çamurlaşmaya yüz tutmuş karların arasına düşmüş mavi tükenmez içinin çaresizliğinde ve hüznünde gördüm aşkımızı. neden bilmem ani bir hareketle duvarın üzerinden bir avuç kar alıp, tüm gücümle, mahallenin en sinir, en karşı konulmaz serserisinin sertliğinde sıktım. bir yandan yürüyor bir yandan tüm hıncımla, bütün kederimle sıkıyordum avucumdaki bu kar topağını. içinde taş varmış gibi sert oldu. ben yürüdükçe kar topu eriyip azalmaya, kafamdaki düşünceler çığ gibi büyümeye başladı.şimdi bana seni nasıl sevdiğimi anlat desen anlatamam,çünkü ben seni yaşıyorum.
.

11 Aralık 2013 Çarşamba

kış-2

ayaklarım üşüyor bu sefer. hem de çok. annemin verdiği yün çorapları giymeliydim. sadece ayaklarım değil bayağı üşüyoruz bir otobüs dolusu insan. kumrular gibi birbirimize sokulduk. beraber üşüyoruz ve gidiyoruz meçhule. kar adeta  krallığını ilan etmiş ve bütün ihtişamıyla salınıyor dışarda.
otobüs soğuk. ısıtma adına gürültülü bir şey çalışıyor ama kendine faydası yok.
ağır bir yemek kokusu yayıldı şimdi içeriye. ya gece vardiyasından çıkan bir ahçının üzerine sinen koku bu yahut bir işçinin sefer tasındaki öğle azığı. ama üşümek baki.
ve şimdi dik bir rampada kalıyoruz. çıkamıyoruz. geri gelmesi, arkayı görmesi lazım şoförün. bir gözcü tayin ediyoruz aramızdan. arka kapı açılıyor. daha çok üşüyoruz. fakat kalırsak çok daha üşüyeceğiz. yolculara bakıyorum. kadınların yüzünde tedirginlik, erkeklerde daha çok bir vurdumduymazlık ve uyku hakim. soğuk bacaklarıma ilerliyor. kadife pantolona güvenmemeliydim. annemin verdiği yün çorapları giymeliydim.
eldivenlerim elimde atkım boynumda ama hala üşüyorum. kollarımı gögsümde kenetledim biraz olsun sıkı durmak adına. ve kabanın kapşonunu başıma geçirdim. fakat nafile. içerdeki  yemek kokusu sanki soğukla doğru orantılı bir şekilde giderek ağırlaşıyor. neyse ki otobüs girdiği bataktan çıkıyor. alternatif güzergahtan gidiyoruz şimdi. ama hala soğuk, üşüyoruz. ofisteki sıcak çay ve poğaçayı hayal ediyorum artık. akabinde kar sevinciyle her zamankinden daha sıcak olması muhtemel günaydınları. akşam yarıda kalan g.saray maçı üzerine yapacağımız geyikleri sonra. soğuğu duyumsamamı azaltmıyor belki bir miktar erteliyor bu düşünceler. mekanik sesle birlikte bir sonraki durakları sayıyorum bu sefer. onyedi durak var daha. daha onyedi, daha onyedi. ümitsizliğe kapılıyorum. ayak parmak uçlarım uçmuş gibi. hissetmiyorum. 
annemin verdiği o yün çorapları .....
.
.


10 Aralık 2013 Salı

durak

-afedersiniz az önce geçen otobüs 1946 mıydı acaba?
-hayır...
dediğimde ümitlenmiş hatta gülümsemişti gözlerine kadar.
 lakin son sözümü söylememiştim daha. bu kadar üzüleceğini bilsem söylemezdim de zaten. hem böylece ben de üzülmezdim. ama laf ağızdan çıkmıştı bir kere.
-hayır.. geçen 2043'tü. ama üç-dört dakika önce de 1946 geçti maalesef.
bir yakınını kaybetmiş gibi sag elini  yüzüne kapadı ve ayyy diye ünledi.
bir otobüsü kaçırdığı için hayal kırıklığı yaşayan çok insan görmüştüm fakat böyle üzüleni ilk defa görüyordum. tuhaf bir yakınlık hissettim o'na karşı. son yıllarda yanıma çok fazla uğramayan insani bir şey olsa gerek. insan olmak böyle bir şeydi belki de.
unutmuşum!
bir de iki hafta önce çok zorlu bir ameliyattan çıktığında sadece kızının adını sayıklayan kızkardeşimi görünce bir şeyler olmuş, boğulacak gibi hissedip gözlerimi odadakilerden kaçırmak için telaşla dışarı çıkmıştım. birader anlamıştı sanırım durumu. belki o da aynı maksatla çıktı bilemiyorum.
ben pencereden en uzaktaki gökdeleni gözüme kestirmişken yanıma geldi. hiç bir şey demedi sadece elini omzuma koyup metin olmamı öğütlercesine hafifçe sıktı. hiç konuşmadık. zaten normalde de pek konuşmazdık. farklı dünyaların kardeşleriydik çünkü biz. lakin söylemesekte hepimiz birbirimizi çok seviyorduk. uzunca bir süre boş boş beton blokları izledim ben. o neyi izledi bilmiyorum. yeğenimin sesiyle kendimize geldik. kardeşimiz de kendine gelmiş. doktoru  iyi olacağını söylemiş. şimdi yazarken bencilliğime hayıflandığım derin bir ohh çektiğimi hatırlıyorum o sırada.

oysa bundan tam altı dakika önce benzer hayal kırıklıgını ben de yaşamıştım.
beni eve götürecek otobüs gözümün önünde köşeyi dönmüş  uçup gitmişti adeta. üstelik bomboştu. kar yağıyordu. soğuktu. belki daha da şiddetlenecekti kar. ekstradan beklenecek 20-30 dakika canımı sıkmıştı.
ama işte beş dakikalığına da olsa kaderimiz kesişmişti.
ben o'nun otobüse ne kadar ihtiyacı olduğunu anlayamamış, sanki bilerek ve isteyerek canını acıtır gibi bozulmayan bir ezberle doğruyu yalnızca doğruyu söylüyordum.
1946 hattı ile farkı sadece bir harf olan başka bir otobüs duraktan geçince ürkek adımlarla, çekinerek tekrar yanıma gelip;

- pardon! geçen otobüs maviydi değil mi dedi yanılmış olabileceğimi umarak ve belki  içinden dua ederek.
hangi kıyım ve fırtınalara sebebiyet verdiğimi düşünmeden ve hatta gizliden sinirlenerek
- kesinlikle maviydi. kültigen konakları'na gidiyordu dedim.

az öncekiyle eşdeğerde yine hüzünlü bir hal aldı çehresi. fakat bu sefer vücudunun herhangi bir yerine ani ve keskin bir ağrı saplanmış gibi buruşturdu yüzünü. dişlerini ve gözlerini sıktı. teşekkür edip sessiz ve çaresiz, düşünceli adımlarla geldiği yöne uzaklaştı.
nasıl bir eşeklik yaptığımı o vakit anladım.
en azından ikinci kez sorduğunda emin olmadığımı söyleyip o'nu umuduyla baş başbaşa bırakabilirdim.
yapmadım. o'nu yaralayacak, bildiğim tüm gerçekleri anlattım.
pişmandım. ve üzgün.
üşümüş bir de.
nereye gittiğine bakmadan gelen ilk otobüse binip uzaklaşmak istedim o an.
ama o benden önce, sevinçle koştu ilk gelen otobüse.
1946 idi.
binmedim.
2071in gelmesine daha çok vardı.

2 Aralık 2013 Pazartesi

kış


gün boyu üşüdü ellerim. bu satırları yazarken şimdi yine üşüyor. hangi ara böyle plansız, böyle programsız ve böyle palas pandıras oldum bilmiyorum ibrahim. oysa ben kendimi bildim bileli güçsüz de olsa kontrollüydüm hep. ama işte her kış üşürdü ellerim. hiç ısınmazdı. hâlâ da öyle. ki sene ikibinsekizde genel kanı ve annemin ısrarı üzerine dahiliye mütehassısına görünmüştüm.


 elli-altmış yaşlarında, kır saçlı , gözlüklerinin üzerinden bakan ciddi ve bilge bir adamdı doktor. ama yine de bir bakışta anlamadı halımı. sorma ihtiyacı hissetti.

 -şikayetin nedir evladım


 lafı hiç dolandırmadan bodosloma mevzuya girdim.

-galiba kansızım ben dr.


-hmm. önce bi tahlillerine bakalım delikanlı.


baktık. yeterince kanım varmış. korkulacak bir şey yokmuş. amaaa....
işte o amadan sonrasını hiç anlamadım. latince bir şeyler söyledi hastalığım için.
yine de emin değildi. bahsettiği sonu "us"la biten o latince şey olma ihtimali yüksekmiş. ne anlama geldiğini bilmiyordum. o açıklama yapmadı, ben merak etmedim. eve gidip googledan araştırmaya da üşendim. hem bir sürü gereksiz evham sahibi olacaktım. ne gerek vardı.


üç beş ilaç yazdı  "geçmezse gel bir de şuna, şuna ve şuna bakalım" dedi.
bu şunalar hep latinceydi yine. anlamıyordum dediklerini fakat söylenişleri çok hoşuma gidiyordu. tıpkı anlamını bilmeden sevdiğimiz şarkılar gibi...
öyle ki o hep söylesin ben şarkı gibi dinleyim istiyordum.
tam da bu aylardı yine. aralık altıydı. yılı zaten yukarıda söylemiştim. dışarısı buz, içersi hamam gibiydi. belli ki görevli işinin ehliydi. kömürün ve kazanının hakkını veriyordu. ellerim de ısınmaya başlamıştı sanki. lakin doktorun ; geçmiş olsun. sıradakiiiiiiii haykırışı o'na ve devlet babaya olan tüm saygı ve sevgimi alıp götürmüştü bir anda.


ellerimin soğukluğu hiç geçmedi. ama bir daha da gitmedim doktora. biraz farenin dağa küskünlüğü çokça tembellik işte.  hem nasılsa kansız olmadığımı öğrenmiştim. anneme de müjdeyi vermiştim.
hoş o'nun için biraz hayal kırıklığı oldu bu durum.
ben heyecanla "anne müjdemi isterim" diyerek ve böğürerek eve giriş yapınca "allahım şükürler olsun sonunda evleniyor deli oğlum" demişti. gerçeği öğrenince iki gün surat yaptı bana.
ama ana yüreği işte üçüncü gün hem ıspanaklıyı hem sarmayı koymuştu masaya.
turşusuz zaten olmazdı.

bir de babam olaydı yanımızda. o da çok severdi sarmayı.
ah olaydı. kuru ekmeğe de......
kalbim üşüyor  ibrahim....

.

29 Kasım 2013 Cuma

not

rüyaların bir anlamı olmalı. kesin. mutlaka. kuşkusuz!
daha önce de böyle düşündüğüm olmuştu ama çok çabuk geçmişti. bugün işte çok daha anlamlı.
rüyalar diyorum bayım. beni dikkatle takip etmiyorsunuz.
dün gece rüyamda gördüğüm, hiç tanımadığım o çocuk ve babasını bugün bir kaç yaş gençleşmiş halleriyle ağa camiinde görmeseydim şayet bu gel-gitler hep olacaktı zihnimde. ama bugünkü kadar şiddetli değil.
haa! bunun sizi zerre kadar ilgilendirmediğini pek tabi biliyorum bayım. hem buradan hareketle çok önemli bir ayrıntıya falan da parmak basacak değilim ama bu rüyaların bir anlamı olduğuna kalıbımı basabilirim. bugünden sonra evet. özellikle ve bilhassa ve hatta milaT bile kabul edebiliriz bugünü. ama d ile mi t ile mi yazacağız milaDı ondan emin olamadım bak şimdi. kısmet!
niye yazıyorum peki ? derdimin adı ne, deli mi skti, sıcak mı çarptı ayaz mı vurdu. e-hepsi mi yoksa nedir mesele nedir? muhtemel oturan 30 ayakta 26 yolcu adedini aşmış, nefes ve kalorifer sıcaklığının birbirine karışmış olduğu bir halk otobüsünün en arka koltuğunda, teker üstünde ve üstelik ters giderken, ispanyolca şarkının en ağdalı, en boğucu makamında ya da sezen'in en kahverengi tonlarında derdin nedir aslanım diye sordum kendime ve yine kendim cevapladım.
-hiççç
not dedim. sadece kendime not olsun.
ama son olmasın. sen olmasın ben olmasın!
hem başlık derdimiz de olmasın işbu yazıya. mâmafih geçmişten geleceğe köprü olsun bir de içli bir ahmet kaya şarkısı girerken nah şimdi kulak zarıma kulak zarıma. zaten sigara içiyor olsaydım bende günde en az iki paket içer, böyle gün ve gecelerde üçe çıkarırdım o mereti.
kim bilir mülteci isteklerim bile olurdu. işim olmazdı fakat o kesin. belki rüya tabircisi olurdum ama onu da caiz değil diye yapmazdım. yine işsiz kalırdım. arayıp da bulamadığım bir şeydi ahir ömrümde. hep böyle oldu zaten el akıllıya ben deliye hasret oldum. bana da hasret oldular. kıymet bilmedim. biraz öyle gerekiyordu biraz ölmek. kafama sıktım ben de. 
rüya mı?
basit bir rüya işte senden iyi olmasın!
.

25 Kasım 2013 Pazartesi

girdap

"...yanlış ve yalnız arasındaki iki harf bizleri ayıran. bilinmeyen limanlara, boşa demir atan kadınlar, hiçbir şeyi hak etmediğine kendini inandırmış adamlar. suçluluğun taşkınlığa dönüştüğü gecelerde dönüşü olmayan talihsiz serüvenler. onlar, seçemediğini değiştiremeyenler.."
.
girdap balıkçısı - ali deniz uslu
.

24 Kasım 2013 Pazar

kuşlar

kuşlar basmış bu sabah mahalleyi. çirkin kuşlar! serçenin az büyüğü, kumrunun biraz küçüğü. ama ne serçe ne kumru ne de güvercin bunlar. kargagiller familyasından olması kuvvetle muhtemel koca gagalı küçük kuşlar.
bi ara dur lan şunların bir resmini çekeyim dedim. sonra siktiret neyime yarayacak diyerek vazgeçtim. doğrusu üşendim oturduğum yerden kalkmaya.
karşı apartmanın konmadık yerini bırakmamışlar. bir müddet öylece , boş boş bu kuşları izledim. çaprazdaki apartmanın -saymadım ama sanırım yedinci katındaki- mutfak penceresinde sigarasını içen adam da onları izliyordu. pazarın dokuzuydu. ben ne çok uyuyoruz diye hayıflanıyordum. açıkçası biraz da ekmel bey'i düşünüyordum. her pazar olduğu gibi.

film kahramanlarının aksine roman-hikaye kahramanları daha gerçekçi gelmiştir hep bana. eminim hepimizin vardır böyle gerçek hayatımızla özdeşleştirip sevdiğimiz kahramanlar. misal arkadaşlarımın kimi raskolnikov'dur, kimi prens mışkin yahut nastasya filippovna'dır bir yanlarıyla. kimileri de  bay c. veya selim ışık hatta maria puder'dir.

ekmel bey açıkça itiraf etmese de pazarlardan nefret ediyordu bence. benim de çok sevdiğim söylenemez pazarları. lakin ekmel beyle özdeşleşmem salt pazar buhranlarımız değil elbet. sıkıldıkça tekrar ve tekrar ekmel bey'i okuyorum. bu karamsar, karanlık yazılar bilakis iyi geliyor ruhuma. hem o'nu okudukça daha çok yazasım geliyor.

ikinci el bir kitabın en son sayfasındaki boşlukta kaleme alınmış yazılar gibiyim bazen; dağınık, şekilsiz, ve gelişigüzel. belki sıradan ama samimi. biraz deli dolu. ama hep hüzün çatan..
dün gece şayet uykuya yenik düşmeseydim burada başka şeylerden bahsediyor olacaktım. şimdi ise bambaşka şeyler var kafamda. durduramıyorum zihnimi. bilgisayarım yok. hatta defterim de. okumak için yanımda getirdiğim ama bir türlü okuyamadığım kitabın son sayfasına yazıyorum şimdi aklıma üşüşenleri. babadan kalma bir müstakilin menekşe kokulu balkonunda. fakat emin değilim kokan çiçek menekşe olmayabilir. ilk aklıma gelen çiçeği söyledim zira. fulya da olabilir nergis de. ama papatya değil gül hiç değil. söylemiştim. şu hayatta uzaktan tanıdığım iki çiçek. gül ve papatya. gerisini yakından bile tanımıyorum.

aslında  pazar sabahı uyuyamayanlardanım ben de. bunca kelime israfının hakiki sebebi!
genelde balkona çıkıp tek tük de olsa benim gibi karganın bok yemesini bekleyemeyenleri izlerim etrafta.
aha işte bi tanesi sabahın dokuzunda balkon yıkıyor. oysa sanırsın otel temizliyor hepi topu bir metrekare balkon. ama sonra anladım ki o da oyalanıyor. bir dakika balkon fırçalıyorsa üç dakika yoldan geçenleri izliyor. o sırada soktakta, plaja gidiyormuş havasındaki esmer güzel farkında olduğu güzelliğini yanından geçtiği araçların camında teyitliyor. bir torun bir anne ve bir anneanne torunun adımlarıyla ağır ağır yol alıyorlar. sonra kalabalık çok kalabalık bir beton yığını takılıyor gözüme. korkunç.. bu kadar çok apartman, apartman içinde daireler, daire içinde insanlar. midem kasılıyor bunları düşününce...
ama yukarısı daha sakin. masmavi ve açık. ay bile terkedememiş. yarım da olsa o maviliğin içinde keyif çatıyor. ya kuşlara ne demeli. çatıdakilerin aksine, türlü türlü şarkılar eşliğinde insanoğluna nispet yaparcasına salınıyorlar semada. bize de izlemek düşüyor sadece. bir de karganın yemediği... neyse... onlar ermiş muradına biz çıkalım... ...
..

19 Kasım 2013 Salı

sâki

halbuki öncesinde çok iyi çalıştığın sınav kağıdını kasten boş vermek gibi.
bazen o kadar çok anlaşılmak isterken bazen de bile bile yanlış anlaşılma ihtimalini göze alabiliyorum.
hoş olmasa da garip bir tat veriyor bu duygu.
söylediklerim değil de yazdıklarım o kadar çok yanlış anlaşılmaya müsait ki oysa.
dokunmuyorum.
gizli bir büyü gibi kendiliğinden çözülmesini bekliyorum adeta.
ya da ve belki bir mucize olsun istiyorum. hayatımda olmasını istediğim gibi tıpkı.
son tahlilde koy gidelim sâki, koy kadehin içine.
.
.

17 Kasım 2013 Pazar

tom

o zaman bunu niye yaptığımı bilememiştim. belli ki bugünler içinmiş. eski karım ve üniversiteden iki candan dostumla oturmuş çene çalıyorduk. eski, mesut günlerden bahsediyorduk çoklukla. çünkü gündem,  saçlarımıza düşen aklar ve bedenimize eklenen yağ kütleleri kadar acı veriyordu her birimize. radyoda tom waits çalıyordu. ve ben aniden hem de hiç neden yokken; "ölünce cenazemde tom waits çalsın" dedim.
eski dostlarım "aman velacıım daha çok genciz, yaşayacak daha nice güzel günlerimiz var bunu da nerden çıkardın şimdi" diyerek bir an için odaya sinen kutuplardakine eş soğuk havayı dağıtmak istedi. "ama dinimize ve göreneklerimize ters" dedi doğruluğuna ve açık sözlülüğüne her zaman hayran olduğum eski karım.  her ne kadar durduk yerde boş boğazlık etsem de böyle hassas bir  konuda  en azından "yalancı dostlarım" gibi rol yapabilirdi. yapmadı. farkettirmesem de canımı sıkmıştı bu durum o gün.
.
ve bugün.
nihayet ölüyüm!
kendi cenazemi izliyorum şimdi. iki eski dostum oğuz ve şebnem eski karımın kollarına girmişler iki yanından. hava kapalı olmasına rağmen üçünün de gözünde simsiyah güneş gözlükleri var. belli ki çok üzgünler. onların hemen yanında kızkardeşim. perişan bir halde. öldüğüme en çok onun için üzülüyorum. ama kader! hem kazaydı da bir yandan. aslında ölmek istememiştim!

ve arkalarda işyerinden bir kaç arkadaş ve patronun kardeşi sekiz sene çilesini çektiğim anonim şirketlerini temsilen gelmişler. birbirimizi hiç sevmediğimizi sağır sultanın bile duyduğu pazarlama müdürünün niye geldiğini ben de bilmiyorum. kesin patron kısmına yalanacak bir sebebi vardır adi herifin. görüyorsunuz ya cenazemde bile günaha sokuyor beni şerefsiz herif. neyse. bir kaç uzak ve yakın akraba katılması zorunlu bir milli bayram veya davet etkinliğinin bitse de gitsek modunda ikili, üçlü gruplar halinde sıralanmışlar, günlük dedikodularını yapıyorlar.

aslında bu ilk ölümüm değil. bundan yaklaşık onbeş sene önce resmi olarak zaten ölmüştüm. bu sefer imam onaylı olacak ölümüm.
hah işte ölümümüm müsebbibi hayati bey de gelmiş. geride, topluluktan ayrı durduğuna göre  sanırım hakkını helal etmeyecek bana. canı sağolsun. aslında fena adam değildir hayati bey. kendisine yüklü miktar borçlanmıştım. ki hiç kimseye ne madden ne manen borçlanmayı sevmeyen bir şahsiyettim ben kendim. bana inanmıyorsanız iş ve mahalle arkadaşlarıma ve tabi ki esnafa sorabilirsiniz  bunu. kaldı ki akrep gururum var benim, birine borçlu kalacağıma ölürdüm daha iyi. ve ölmüştüm işte! bu borç yüzünden evet.

anlatacağım efendim, hepsini anlatacağım...
lakin kafamı toparlamam için biraz vakit istirham ediyorum sizlerden...
az vakit!
..


12 Kasım 2013 Salı

aylak

varoş bir kafede iş olsun diye,çok da sevmediğim türk kahvesi içiyorum. az şekerli yine.
ama aylak bir kedi gibi güneşe sereserpilmem sahici
bıraksalar akşamı ederim burada
ve hatta ömrü feda!

10 Kasım 2013 Pazar

L'étranger

belki de tam şimdi yeniden okumalıyım. hatta ilk kez bugünlerde okumalıydım camus'un yabancısını. belki kitabı ve hatta kendimi daha iyi anlayabilirdim o zaman. bilemiyorum.
pek çok düşünce arsızlığım gibi bu da bir his. sadece bir his bayım.
oysa bu sabah deri montumla otobüsün güneş alan cam kenarına sıkıştığımdan beri yazmak istediğim o kadar çok şey var ki? yazamıyorum. hayır ve evet elbet kimi korkularım engel buna. ama daha çok düşünce atlasımdaki dağınıklık belki de.
yoksa bana sorarsanız şu ahir ömrümde en sevdiğim şey; kış güneşi derim. evet sadece kış güneşi. tezer özlü mesela sardunyaları severmiş. lakin çiçek terminolojisine hakim olmadığımdan size bahsetmiş olmalıyım bayım. bir de bazı şarkılara ve şarkıcı seslerine hastalığımdan. sonrası ve gerisi laf-ı güzaf ve hiç yoktan bir hiçlik. benim zoruma gidense bugünlerde beni çok sevdiğine inandığım insanlar dahil herkese ve her şeye karşı  yabancılaşmam. o yüzden belki de bu letranger tercihim. ne pessoa, ne özlü ille de camus. ama şart da değil hani. ve yine de sıcaktan piştiğim o otobüsün camından gördüğüm bir enstantane çok şeyler çağrıştırdı bana. mesela zorunlu rollerimizin olduğunu bu dünyada. kimi dolmuş kahyası, kimi medya patronu, kimi şoför, kimi öğrenci ve kimi sadece ve sadece fenerbahçe taraftarı rolünü oynamış olmak için gelmiş gibi dünyaya. bir kendime yer ve rol bulamıyorum. hepsi sahte. üzerime oturmuyor hiç bir rol! kendim zaten olamıyorum. çünkü bu tekdüzelik yıkıyor beynimi ve çevresindeki tüm duvarları. lakin hemen akabinde çelik bir duvar karşılıyor beni. belki de bu yüzden bazı zamanlar hiç bilmediğim zonguldak'ın hiç bilmediğim bir sahil ilçesine sığınmak fikri iyi geliyor bir an için. ama işte bir kaç dakikalığına. gerçek er ya da geç acıtıyor. acıyor. çıkmak için çırpındığım labirentimde sabitliyorum artık kendimi. hareketsiz, başıma gelecekleri bekliyorum. şarkılar seviyorum. şarkılar dinliyorum. hüzünlüler çok. hareketli ama hüzünlü, neşeli ama hüzünlü yavaş ama hüzünlü.hep hüzünlü. çünkü taammüden hüzünlü. anlatmak istediğim konudan giderek uzaklaştığımı hissediyorum. aslında anlatmak istediğim bir şey de yok. güzel şarkılar var.
.


7 Kasım 2013 Perşembe

benjamin

şu kuşlar mesela ; bir sıkımlık canlarına, küçücük bedenlerine aldırmadan bir noktadan diğerine gitmek için ölümüne kanat çırpıyorlar.
bir amaçları var çünkü. hatta tutkuları!
peki ya benim?
 .
.

20 Ekim 2013 Pazar

itiraf

pekala itiraf ediyorum bayım!
marquez'in yüz yıllık yalnızlığı ile 'herkesin canı' oğuz atay'ın tutunamayanlar'ını  hem de okumadan ikinci ele satan bendim.
şimdi oturmuş burada bir yandan iğde yiyor öte yandan bu hikayenin nereye varacağını hesap etmeye çalışıyorum.
çünkü ben kendim iyi bir muhasebeciyim ama kötü bir matematikçiyim. hakeza edebiyatım da hiç bir zaman iyi olmadı. ama tarih sözlülerinin aranılan adamıydım. 1364 sırpsındığı'ndan 1699 karlofça'ya hep benden sorulurdu..coğrafyam da fena değildi hani. çünkü ve zaten dağlar denize hep paralel ve dikti. lakin en kötüsü hayat bilgimdi. o da zaten buralarda yediğim haltlardan çok rahat anlaşılıyor olsa gerek sevgili bayım.

ah itiraf evet.
aptalca olduğunu düşündüğüm halde bazı şeyleri yapmaya devam ediyorum. ama biliyorum ki ne mutluluk filminin ne de night train to lisbon'un profesörü olabileceğim! ve yıllar sonra okudum nabokov'u. beğenmedim. belki yanlış kitaptı. belki yanlış olan bendim. çünkü dört tel saçım daha döküldü bugün. ve bu sıralar hayatımda yaşanan en büyük değişiklik bu bayım..

 itiraf ediyorum..
 geçmişte boyumu aşan afili cümleleri kuran ve bir süre sonra onları yerle bir eden de bendim.
tdk'ya başkaldırıp büyük harflerin yanısıra büyük ve küçük ünlü uyumunu katleden de bendim hakeza. şimdi oturmuş edebiyat polisinin gelmesini bekliyorum elimde galata kulesi ayracımla birlikte.
..




19 Ekim 2013 Cumartesi

belki de

tuhaf,uzun,alakasız rüyalar.
ve bu rüyalarda bu rüyamı yazmalıyım se-sa şart kipleri. hep benden habersiz.
çünkü kendimde değilim. rüyadayım.
çünkü  kabuslarım artıyor, keyfim azalıyor pazartesi iş günü yaklaştıkça. öyle ki bugün hep pazar diye dolaştım çarşıda. sevdiği iş, sevdiği işi yapmalı diyor uzmanlar ve insanlar.
oysa en sevdiğim meşgale aylaklık benim. peki bu nasıl olacak dr?
nefeslenmek için oturduğum "fesfud" dükkanının garsonu kapıya yaslanmış kim bilir neler düşünüyordu. elbet onun da canı vardı. üstelik sevmediğim işin sevdiğim uzun bir tatili vardı. ya o'nun?
ama işte biz "seçmediklerimizi değiştiremeyenler" dünyadaki mutsuzluk anaforunun baş sorumlusuyuz belkide.

belki de baton kekin yanındaki sade kahve kadar basit olmalıydı hayat-ımız.
dinlediğimiz müzik kadar naif.
izlediğimiz film kadar gerçek!
okuduğumuz kitap kadar altı çizilesi...
ama olmadı işte dr.
olmadı.
hiç bir şey yapmadan yorulduk.
sevmeden aşık olduk
içmeden sarhoş olduk
bilmeden ahkam kestik
okumadan yazdık
yürümeden koştuk
hep telaşlıydık
yetişecek hep bir yerlerimiz oldu kendimizden başka
yazık oldu
belki de
belki bir gün...

18 Ekim 2013 Cuma

fırtına

kırlangıç fırtınasıymış. öyle yazıyor saatli maarif. bir fırtına olduğu kesin. zira dışarıda ağaçlar son yapraklarını döküyorlar ve karşı apartmanın bahçesinde bir adam ve bir kadın üşüyorlar.
kadın daha çok üşüyor çünkü kollarını gögsünde birleştirmiş ve beş saniyede bir ayaklarının ucunda yaylanıyor. adam daha az üşüyor çünkü ve belli ki asker. dimdik ve işaretsiz duruyor. fakat onun da içi üşüyor. belki kadına aşık, açılamıyor belki kadın adama. bilinmez. zira  erkekle kadının olduğu her yerde mutlak bir denklem mevcut en çok bilinmeyenlisinden. lakin konumuz bu değil.

dün bir film izledim. sonra bir şarkı buldum nefis. belki siz çok uzun zaman önce izlediniz o filmi bayım ve siz genç bayan şarkıyı yıllar önce keşfettiniz. ama olsundu atalarımıza göre. bilmemek değil keşfetmemek ayıptı.

yıl olmuş 2003 adamlar confidence diye bir film çevirmişler. bir nevi ocean's serisi ama ocean's dan önce çekilmiş. lakin ve kanımca bu türün en iyisi nine queens-2000. ne de olsa arjantinli....

ve o ingiliz grup...joyfm sayesinde müptelası olduğum. akşama kadar dinlerim artık.
the imagined- space girl




17 Ekim 2013 Perşembe

yağmur

keşke iş -yerine şimdi evde olsaydık denecek güzellikte yağıyor yağmur.-sabahtan beri-
evdeyiz.
fakat mutsusuz dr.
ama -hala- niye?

14 Ekim 2013 Pazartesi

%33

telefonumun şarjı yüzde otuzüçlük bir zaman diliminin kaldığını söylüyor. dolayısı ile zamanı iyi kullanmalıyım.
altmışyedi gün sonra baba evindeyim. ve babamın öldüğü odada. son günlerinde devamlı baktığı ve boyasının rengiyle ilgili itirazlarda bulunduğu duvara bakıyorum şimdi ben de. aklımdan onlarca düşünce geçiyor. lakin lanet olası saatin sesi düşüncelerimin bir araya toplanmasına izin vermiyor. bir canlıymışcasına hatta kıskanç bir fani misali odadaki diğer eşyaları hiçe sayarak tüm dikkati üzerine çekmeye çalışır gibi. tik-tak tik-tak tik-tak
ve sonunda bunu başarıyor.
hiç halim olmamasına rağmen karışık düşüncelerimden sıyrılıp yattığım yerden şöyle bir doğruldum. yattığım kanepe buna itiraz edecek gibi olduysa da yumuşak ve basit bir el hareketiyle  buna mani oldum. ağır adımlarla saat hazretlerine yanaştım. masmavi çerçeve içindeki siyah roma rakamlarının her birine dikkatlice baktım. diğer saatlerden farklı değil gibiydi başta. tik-tak tik-tak. farkı zamanı diğerlerinden yüksek sesle kaydetmesiydi. ve sanki bir şeyler anlatmak istiyordu bana. sinirli gibiydi aynı zamanda. geçmişimle mi yoksa geleceğimle mi ilgiliydi anlattıkları? merak ediyordum ama anlamıyordum. yaptığım yanlışlar mıydı yoksa yapmadığım doğrular mıydı yüzüme haykırdığı? belli ki çok dolmuştu lakin ben onu anlamıyordum. anlamak istemiyordum. anlamak işime gelmiyordu. 
annemin şaşkın bakışları altında bir çırpıda paramparça edip çöpe attım. pişman mıyım? belki. yine olsa yapmazdım! zira sesi hala kulaklarımda. tik tak tik tak tik tak tik tak tik tak 

13 Ekim 2013 Pazar

sonunda

en sonunda aldım. dün akşam aniden karar verdim ve bu sabah gidip aldım hiç tereddütsüz. daha önceki iki denememde cesaret edememiştim. ama bu kez kararlıydım. çünkü ve siz de benim gibi kitapların ve filmlerin bir okunma-izlenme zamanı olduğunu düşüyorsanız bana hak vereceksiniz bayım.
eyvallah kabul ediyorum; kitaplar hakkında öyle ulu orta ahkam kesecek kadar ne bir bilgim ne de basit ve küçük bir kütüphaneyi dolduracak sayıda okunmuş kitabım yok. evet.
lakin ne kadar isabetli karar verdiğimi, rastgele sayfasından açtığım ilk cümleyi okuduğumda anladım.
"insan hayatı hayal edebildiği kadardır" diyor çünkü pessoa ....
..

düşünmek çok kolay aslında. zor olan yazmak. nedense bu sabah balık pazarında yaşadığım üç-beş dakikalık o git-gelleri anlatmak için acayip bir istek duyuyorum içimde. ama kelimelere dökebilmek o kadar zor ki.
ve bu ikilemde beklemek...

neyse ki zarifoğlu yetişti imdadıma.
" niye yazıyorum acaba bunları. içimiz bir dolap değil ki açıp bakalım. açıp gösterelim. yine de anlatıyoruz ama."

belki yarın işe gitmek zorunda olmayışım bir pazarın ertesinde ve belki her daim bulunmayı çok sevdiğim balık pazarının o kendine has havası, insanlar , doğaçlama telaş ve o koku.... bir kaç saniyeliğine de olsa inanılmaz bir yaşama sevinci doldurdu içime. fakat kısa sürdü bu sevinç. hemen akabinde bir hiç tanımadığım, uzaktan gördüğüm yabancı bir kadının benliğinde ızdıraba dönüştü.
biliyorum delice geliyor. ve bana da pek anlaşılır gelmiyor,  neredeyse aynı dakika içinde hem yaşama hem de yok olma arzusu.
ve daha bunlar hiç olmamış gibi meydanda çarşaf gibi haritayı açmış nerde olduklarını anlamaya çalışan o japon ya da koreli çiftin yerinde olmak için neler vermezdim o an. anlatamam. hiç bilmediğin bir başkentte kaybolmak umarsızca. ya da dün izlediğim night train to lisbon filminin profesörü gibi bir "hayal"in peşinden gidebilmek....

işte bu duygular belki de pessoa'ın huzursuzluğuna beklenenden daha çabuk itti beni.
ilk gördüğüm kitapçıya girdim. danışmada kimse yoktu. zaten mecbur kalmadıkça kitap sormayı sevmiyorum. az buçuk kitap okumuş ve sorduğunuz kitap hakkında bilgisi olan birisiyse danıştığınız, o ukala ya da gerzek bakışlara tahammül edemiyorum.

dünya edebiyatına girdim. dosto'dan tolstoya kafka'dan camus'a herkes gelmişti. ve hatta pavese. ama pessoa yoktu. sormak zorunda kaldım, mecbur.
"biz de pessoa yok" dedi danış-man, sanki yasaklı bir kitaptan bahseder gibi.
sallamadım. bulduklarımla yetinmeyi öğrendim sanırım o kısa sürede.
pessoa ararken nabokov dostumla "göz" göze gelmiştim. sanırım sırasıydı. çünkü pessoa'ya benzer reddedimler yaşamıştım geçmişte. değişen zaman mıydı yoksa ben mi? muallaktı ve bulanık.
fakat nabokov'u alırken camus "düş"tü önüme. uzun sayılabilecek tatilde neden olmasındı.
bu şekilde camus, nabokov ve ben kredi kartına üç taksitle çıktık dışarı. bir an önce pessoa'yı bulmalıydık. neyse ki şehrin en büyük kitapçısında huzursuzluğun kitabı'nı bulmak zor olmadı.
zor olan şimdi hangisinden başlamalı okumaya?


10 Ekim 2013 Perşembe

naklen

bir saat onbeş dakika belki yirmi hatta yirmibeş dakika sürecek yolculuğun başındayım. alternatifim çok. misal hemen şimdi müziği sona başımı da cama dayayıp uyuyabilirim. ama ben yalnızca şehirlerarası otobüslerde ve gece vakti uyuyabilirim. o yüzden bu seçeneği çabucak eleyip elimi el çantama attım zarifoğlu'nu çıkarıp belki bir kaç sayfa okurum diye. kitap yerine rennie tabletini yoklayınca anımsadım. günlerce çantamda taşıyıp okumadığımdan duyduğum üzüntü nedeniyle değil elbet ağırlık olmasın diye geçen gün evde bırakmıştım zarifoğlunu. peki ne yapacaktım? önce şu müziği bi takalım kulağa sonrası nasılsa gelir.
twitter? belki gecenin ilerleyen saatleri ama şimdi değil. 
feedlyde okunmayı bekleyen onlarca blog yazısı? okurken sıkılıyorum.
o vakit başkalarının sıkılması için bir şeyler yazmak son kararım emin olmasam da!! böyle derken tabi tuncel kurtizi bilemeyen yarışmacıyı esefleyen kenan ışığa gelsin sıradaki film replikamız; vanity is my favorite sin - devils advocate.....

tabi tüm bunları yazarken yolu üçte birledim bu arada. başka türlü aşınmaz çünkü yollar. en azından benim için seni bilemem bayım. sen kuzu yahut ceylan derisi koltuğunda büyüttüğün kıçından oldukça elitist, hatta yerine göre aktivist ve bazen romantik yazılar neşret tabi. bana dokunmadığın sürece bin hatta milyon yıl yaşa. oturduğun yerden hem memleketi hemi dünyayı kurtar yoksulluğa ve yoksunluğa çareler üret. barış ve hayvanhakları hatta kadın hakları gönüllüsü ol. yeter ki dokunma bana. ve lütfen ama lütfen hayatı tanımlamaya kalkışma bana. ben göreceğimi gördüm arkadaşım. şimdi siktirol git aklımdan....

sanırım şimdi yolun yarısındayım. hayır hayır genç bayan ironi, mecaz yahut herhangi başka bir edebiyat hilesi yok. bildiğin yolu yarıladım. 44 duraklı yolculuğumun yirmikinci durağındayım. elbet konu açılmışken cahit sıtkı'ya bir selam çakalım en şiirlisinden. belki bu şiiri olmasaydı anımsamayacaktık. ya da ve belki bambaşka saiklerle anımsayacaktık. bilemiyorum.
bi saniye şoför kavga ediyor......
neyse önemli bişey yok. klasik ergen dalaşması. sanki amınakoduğumuntrafiği çok akıyormuş gibi yol verme cazgırdaması yapıyorlar karşılıklı. bana malzeme çıkıyor ama boş işler. kulak asmıyorum fazla. çünkü ve şu an mesela tek derdim burnumun sol yanında gözümün az aşağısında bir türlü başı çıkmayan ama kendi elma şekeri gibi çıkan sivilce irisi. çok iğrenç görünüyor. insanlar da iğreniyordur muhtemel ama beni kendi iğrenmem alakadar ediyor. iğrenç yani.  en az içinde bulunduğum trafik kadar. ama geçici işte pek çok şey gibi bu skimsonik durumda. dertler dertleri kovalar zira. şimdi mesela bi sıcak tarhana çorbası olaydı iyiydi....
..



5 Ekim 2013 Cumartesi

voyage

yapacak çok şeyim var. ama yazacak hiç bir şeyim yok. isteğim de hani!
hastayım. malum soğuk algınlığı. yattığım yerden ve telefonumdan yazmaya çalışıyorum şimdi. radyo voyage'ı hep televizyondan dinlerdim eskiden. şimdi radyodan arayıp buldum frekansını. bir yandan da cahit zarifoğlu'nu aldım elime. en fazla yarım sayfa okuyup hayallere dalıyorum sonra. belki birazdan çay demlerim.
.


26 Eylül 2013 Perşembe

dejavusumsu

size de olur mu bilmem ama bana sık sık olur. bir film yahut belgesel izlerken gördüğünüz anlık bir karede olma, hep orada yaşama ya da anında oraya ışınlama isteği, hiç görmediğin bilmediğin halde içten taşan bir sevgiyle o a'na, yere olan, iklime duyulan yakınlık bahsetmeye çalıştığım. asla bir manzara, doğa güzelliği değil ama. yok anlatamayacağım!
.

16 Eylül 2013 Pazartesi

münzevi

büyükşehir karmaşasından bıkan ve yorulan hepimizin dilinde artık pelesenk olan bir şarkı; küçük sahil kasabası.
ya da ve benim gibilerin hayali ; ücra bir yerde yüzü denize, sırtı ormana dönük ağaç ya da taştan bir ev, bahçesinde bir kaç börülce, kapısında bir karabaş. 

acaba diyorum bazen bu da bir oyun mu aklımızın bize oynadığı. bunca hengame arasında sahte bir kaçış yolu mu? nothing personal'ı izlediğimden beri aklıma takılan; acaba gerçekten istediğim bu mu?

içinde bulunduğum şartlardan bağımsız olarak bu gece bunu düşüneceğim.
..

15 Eylül 2013 Pazar

keyif


ben dedi  adam, keyfim içim yaşarım.
yaptıklarımı keyif için yapmazsam yaşayamam dedi kadına
bir pazar günü yaklaşık üçbuçuk metre karelik bir büfenin arkasından "vinstonlayt" satarken söyledi bunları
kadın sustu sadece ve baktı öylece
ben de yazdım


14 Eylül 2013 Cumartesi

ibrahim

hayat tuhaf falan değil ibrahim biz çok kalabalığız. misal dün akşam onbeş dakikalık yolu birbuçuk saatte aldıktan sonra bugün skerim yolunu da yordamını da dedim ve otobüs yaptım. hiç olmazsa camdan dışarıya baka baka giderim. ve fakat dedim ya bu kadar insan, bu kadar araba ve bu kuşlar. ne çoklar.
hem nereye gidiyorlar böyle.
 nereye ibrahim.

twitter ?

oraya bakıyorum da twitterda herkesin bir derdi , kendince bir hesabı var. benim de var elbet ama tam olarak ne oldugunu bulamadım daha. sanırım zaman öldürmek asıl meselem. lakin dokuz canlı pezevenk vur vur ölmüyor....

hal yolundan geçiyoruz. beyaz nektarın borsası 2,50 - 3,50 arası.  kırmızı nektarin 1,50-2,50..

siyah mini elbiseli (hayır yanlış okumadınız bayagı mini bir elbise işte) uzun saçlı uzun boylu esmer bir hatun caddede yürürken halk otobüs şoförümüz düt yaptı ağır akan trafikte. kız şampuan reklamındakine benzer bir ahenkle ve esmer saçlarıyla birlikte döndü. şoför kapıyı açtı kız bindi. ben ve orta yaşlı bir kaç abi ağzınız açık öyle baktık. sonra diğerlerinden önce ben klişeyi patlattım. lan lan lan hani kadın erkek eşitliği vardı bu ülkede.. beni , değil durak harici bazen durakta bile almıyor bu conconlar. sonrası isyaağğnnn ve halil sezai..

ve rica ediyorum de-sımart artık arama beni.
ömrümü yediniz lağnn . istemiyorum hiç bir paketinizi.





10 Eylül 2013 Salı

game

aylar, belki yıllar önce gördüğüm karışık rüyaları hatırlatıyor yorgun zihnim bana iki gündür. tuhaf.
şimdi mesela. yine yıllar önce iş için gittiğim şehirlerden birinde öğle yemeği yediğim esnaf lokantasını ve dar ara sokaklarını gösteriyor. dar sokakları birleştiren küçük ama kendince büyük bir meydan. ortasında çeşmeye benzer bir şey var. görüntüler flu. tıpkı bir sonbahar yaprağı gibi ordan oraya savrulan tek tük insanlar gibi. yalnız bu kadar ayrıntıyı hatırlayan zihnim şehirde kararsız şimdi. izmirle erzurum arasında gidip geliyorum. ama ankarada olabilir. emin değilim.
bütün bunların bir anlamı var mı? ya da bir anlamı olmalı mı?
yine emin değilim.
fonda müzeyyen senar. dalgalandım duruldum diyor. belki de şarkılar yüzündendir.

8 Eylül 2013 Pazar

tutunamayan

biliyorum hiç bir söz, hiç bir afili cümle anlatamaz şu an, dün, bugün, yarın içimden geçenleri onlara. bir alet icat edilse mesela ve hemen bu gece. aklımın ve kalbimin tam orta yerinde cereyan eden savaşı ve buhranı,  beni boğum boğum boğan sıkıntıyı gösteren diyorum. o zaman belki hepsi benden önce ve yine benim iyiliğim için ön ayak olacaklar gitmeme. şimdikinin aksine her biri ayrı bir yerimden çekiştirmeyecek kendine doğru. bilakis eş kutuplu tüm mıknatıslar gibi itecekler beni ileriye. go go go diyecekler belki bir amerikan filminden çalıntı repliklerle..
ama nereye? 
bir yer var biliyorum, coğrafi olarak
neresi olduğunu henüz bilmediğim fakat gerçek beni, benliğimi kendimi bulacağımı inandığım o yere. 
peki ben niye gitmiyorum. bunları yazan akıl niye harekete geçmiyor. geçerli sebeplerim var çünkü. ya da olduğunu sanıyorum. ya da korkuyorum. ya da kararsızım bilmiyorum daha fazla üzerime gelmesen diyorum...

tutunamayan kime ve neye denir tam olarak bilemiyorum. bir selim ışık vardı bir de şimdi radyomda duyduğum ışın karaca'nın muhteşem yorumu.  kelime anlamıyla gidersek ya da siktir et nerden ve nasıl gidersek hepimiz birer tutunamayanız işte bu sanal dehlizlerde. kimimiz bir tweet gölgesinde kimimiz giriş gelişme sonuçlu bir blog dolusu paragrafta acımızı dağlıyoruz. belki de son çırpınışlarımız. bir süre sonra bu yazı çizi işi de çare olmayınca acı ve kederimize o zaman neye ve nasıl tutunmaya çalışırız bilemem. hem şimdi neden çoğul konuştuğumu da bilmiyorum ayrıca.

tırnaklarım ve saçlarım uzamış kesmem , kestirmem lazım. yarın lanet pazartesi. dışarı çıkmıyorum. onun yerine dışarıdan gelen gereksiz korna seslerine ve dahi tüm gürültüye ana avrat sövüyorum. yapacak daha iyi bir işim yok çünkü. ve bugün pazar. yarını , ertesi günü ve bir sonraki günü ve
çünkü birbirinin aynı geçecek günlerimi düşündükçe daha çok küfrediyorum. küfretmediğim zamanlar çay içiyorum. film izliyorum. misal bu öğleden sonra erin  brockovich'i izledim. biliyorum çok eski bir film ve belki bir çoğunuz bir kaç kez izlediniz. ama yapacak bir şey yok. hayat işte; kimine kavun kimine kelek...
..
son çalan şarkı : ışın karaca - tutunamadım

7 Eylül 2013 Cumartesi

error

mis gibi otobanda kullanamadığınız son model arabanızı, şehir içindeki ticari taxi ve minibüsünüzü, trafiğinizi, şehrinizi ve istanbulunuzu,kalabalığınızı,görgüsüzlüğünüzü ve gürültünüzü, cumartesi çalışma günlerinizi, sahte çevreciliğinizi, haddinden fazla hayvan seviciliğinizi, yalan gülüşlerinizi, mahalle baskınızı ve tüm mecburiyetlerinizi skeyim sizin.


3 Eylül 2013 Salı

şxshit

üç gündür yazıyorum, sonra yazdıklarımı okuyorum ama ne skim olmuş deyip yayınlamıyorum. kıyamıyorum da. taslaklıyorum.
sanırım yaşlanıyorum..

ş
pencereyi kapadım klimanın soğukluk ayarını artırdım. oysa duygu ve düşüncelere hükmetmek oda sıcaklığına hakim olabilmekle aynı değil. zor. ortalama bir insanın ortalama sıkıntısı benimkisi. düşündükçe ve çözüm bulamadıkça yazdıran.

x
klima çalışıyor ama şoförün arkasındaki manda camı sonuna kadar açmış ya da bir başkası önemli değil kapatması gerek. ya da birinin uyarması gerek. orhan kural olmaktan istifa edeli epey oldu. insanlıktan etmeye az kaldı. 
çünkü ne trafikte aracıyla  ne otobüste edebiyle gitmesini biliyor bu halk. evet mine kırıkkanatlanıyorum hemen bu kadar çok davar görünce. adam çünkü bacagını 150 derece açmasa olmuyor kadın cak cak sakız çiğnemezse ve öteki kulağımda müzik olmasına rağmen kulak zarımı iğfal etmezse bağır çağır halk otobüsünün zaten adını değiştirsinler. vekillerini tu kaka etmekten asıllarına sıra gelmiyor. çünkü sıraya girmek gibi bir derdimiz yok. yüksek rakımda bi tanıdık bi kaynak bulduk mu tamamdır. özel aracımızdan çöplerimizi sokağa dökebilir, ters yöne girebilir uyaran olursa da mezhebi geniş biçimde efelenir, bazıları kuzu kuzu şeridinden giderken emniyet şeridini babamızın yolu gibi kullanabiliriz.
neyse siktiret hafız dünyayı biz mi kurtaracağız.

shit
ne düşünüyorum biliyor musun doktor? 
hani ben böyle devamlı gitme hayalleri kurarken ha bugün ha yarın gideceğim ulan derken bir gün bakmışsın ki bok yoluna gitmişim. şimdi durduk yerde ama bir yandan da açık olan penceremden eylül serinliği geçmiş sonbahar fragmanlarını ruhuma ruhuma sunarken bunu düşündüm.  bıraktım elimdeki ve dikkatimdeki tüm teferruatı,  işinizinde gücünüzde amk lan dedim. valla dedim. ha dedim de noldu. boyum mu uzadı hayır bilakis ömrüm kısaldı. gedikli ve sağlıkçı köşe yazarlarına göre zira stres hayattan alıyormuş her daim. öyle yani.

ğ
bi de nilüfer her şeyden çok'u ne güzel söylüyor değil mi?
.

1 Eylül 2013 Pazar

goodnight moon

eskiden düşünmeden yazardım hiç bir şeyi. ama hiç bir şeyi. oturur aklıma eseni yazardım. garip bir şekilde mutlu da olurdum. en çok da pazarları , en mutsuz olduğum pazar günleri yazardım. şimdi yine mutsuzum. ve bugün pazar. ama yazamıyorum eskisi gibi. dün , önceki gün, geçen pazar. çok istedim. yazamadım. artık hiç bir şey eskisi gibi değildi. niye bilmiyorum.
belki faydası olur diye balkona çıktım gelen geçeni izledim. radyo ekseni açtım eskisi gibi. biraz işe yaradı gibi. özellikle  shivaree-goodnight moon  derken. bir şeyler kımıldadı içimde sanki.
...
eylül geldiğinden mi yoksa senenin son iznini de tüketip yarın işe başlayacak olmamdan mı bilmem buruk bir hüzün var üzerimde. hislerim yine karışık doktor.. gitmek mi büyük cesaret yoksa kalmak mı bilemiyorum?
ama her geçen tükenmek büyük aptallık bu kesin.
hiç bir şey yapmadan böyle ağlak cümlelelere sarılmak işin en kolayı ve aslında en onur kırıcı olanı. bu belki de yazmak istemeyişimdeki aslan payı.
ve biliyor musun hala aynı şarkıyı dinliyorum. kaçıncı tekrarı bilmiyorum. sanki şarkı biterse yazma eylemim de duracak gibi. bir kez daha dinleyelim o vakit.
son bir kez daha..
...
ve unutmadan sevgilim.
ben de irlandaya gitmek istiyorum.
çok hem de.
..
foto:  nothing personal (2009) filminden...


eylül

serinleyen havadan, gece kapatılan pencerelerden ve otoparklarda artan araç sayısından belli olur eylülün geldiği bizim buralarda.
şimdi yağmuru bekliyoruz.
.

17 Ağustos 2013 Cumartesi

shift

söylemiştim defaten usta, bu şarkıları yasaklamalı diye. hatta ve kanımca hiç bir şey dinlememeli insan. kendini bile. sadece ve mesela masum bir sedir ağacının altında gölgede dinlenmeli.
dün bütün gün bunu düşündüm anadolu bozkırında. oysa dört saat uyku, üç uçak, iki farklı şehir ve bolca insan bu yirmi dört saatin içinde. ve elbette güzel gülen gözler ve yüzler ama taşra daha güzel hostesleri hakediyor ustam.
oysa ve tıpkı zaman gibi düşünceler, fobiler ve hobiler de değişiyor. misal uçan otobüs kıvamındaki uçaktan bile tırsmadım bu sefer. ecnebi kaptan inişte bazı yürekleri ağza getirse de pırpır uçakların adetiymiş böyle sert inişler. her vilayetin ismi ile müsemma kebabından yemek de öyle. ilk ziyaretinde bilhassa.
yoksa çok darılırlarmış.
ama ve mesela durduk yerde daha önce hiç takmadığım ve takılmadığım şarkı sözlerinin şimdi boğazıma boğazıma takılıyor olmasının kebabı beğenmememle bir alakası yok. ama ve sonra başka bir şey oluyor mesela şapşal bir sevinç kaplıyor içini durduk yerde. lan bu sefer olacak galiba diyorsun, büyük hissediyorsun sonra görünmez ama çok iyi bilinen bir elin arkadan omzuna dokunduğunu da hissediyorsun ve duyuyorsun hatta ;   
-hey nereye dostum? daha birlikte seveceğimiz çok hüzün var.
-şeeey madem öyle bir şarkı isteyebilir miyim senden?
elbette diyor içimdeki makus talihim . nouvelle vague'dan herhangi bir şarkı o zaman. oysa ve meğer bir çeşit grupmuş nouvelle vague. ne var ki tekilliğine tutulmuştum ben malavida'ya aşık olurken. solistinin hayranıyım yine de ve ama.
hani bazen de şu tiv-tır feysbuk olaylarında tv izlemeyip sadece belgesel ve haber kanalı izleyenler gibi hissediyorum kendimi. bilirsin doğum günlerine nahassas olduğum için sevgili arkadaşlarımın doğum günlerini mailime gelen feysbuk habercisinden öğreniyorum. arada bir istanbul büyükşehir belediyesi takımının seyircisinden biraz daha az olan takipçilerin tivitlerini okuyorum falan.
öyle yani. buralarda günler böyle sıkıcı ve yavaş geçiyor usta. ha bi de sol şift tuşum çalışmıyor. ancak sağ şift ve iki nokta tuşları sayesinde gülümseyebiliyorum insanlara... anlayacağın tek motorlu uçak gibiyim şimdi. allah kimsenin şiftine zeval vermesin. amin.

16 Ağustos 2013 Cuma

vakıt

beş gündür adam gibi çalışmıyorum. hatta hiç çalışmıyorum. patronun beni kovmasını bekliyorum. çünkü iki istifa girişimim başarısızlıkla sonuçlandı. müebbet katiplik verdiler!
ilkinde tatlı dil ikincisinde yalandan tatil baştan çıkardı beni. aslında kanmış gibi göründüm. ama geçmiyor geçmeyecek içimdeki sıkıntı. biliyorum.
mecburi işleri mecbur hallediyorum. ötekileri zamana havale ediyorum. sıkılıyorum sevmediğim bu işten, bu eski şehirden ve bu dünyadan. gitmek istiyorum. gidemiyorum. sanırım korkuyorum kendimden.
internetimiz haber kanallarıyla sınırlı. haberler rahatsız ediyor odamdaki tvnin radyosundan müzik dinliyorum bu yüzden . açs yok maalesef. voyage kısa vadede iyi, uzun vadede uykumu getiriyor. trt fm dinliyorum her türlü müziği çalan. zaten ben kendim her türlü müzikten hoşlanırım. lakin bu aralar fena halde mabel matiz'in zor değil'ine takıldım. hayır hayır sözler hiç bir zaman etkili olmadı müzik beğenimde. nağmeler , ritimler , enstrümantallar işte sevdiğim. bir de candan erçetin'in sesi iyi geliyor bana. niye bilmiyorum.
bilmediğim çok şey var daha. ama öğrenmek istediğimden emin değilim. aslında yazmayacaktım daha. karar vermiştim dün akşamüstü. ne var ki duramıyorum. ölene kadar durmayacağım. bunu biliyorum.
.

13 Ağustos 2013 Salı

okyanus

ben mesela sevgilim hiç okyanus görmedim biliyor musun? bu benim suçum mu yoksa başkalarının mı bilmiyorum. dogrusu çok da umrumda değil suç ve ceza faslı. çünkü ve zira limana varmak isteyen gemilerle benim derdim.
ve ispanyaydı sanırım. 
dar ve egzotik sokakların bitiminde başlayan okyanusu görmek diyorum.
güzel olabilirdi oysa.

12 Ağustos 2013 Pazartesi

istatistik

balık burcuydu. eroğlu oku dedi. sevdim, sen de seveceksin diye de ekledi hulusi efendi!
niye burcunu söyledim ki şimdi. bilmem! belki yazar, tarz, karakterler anlamında bağ kurdurmak için.
oysa ben kendim mesela akrep burcuyum.
 okumamıştım. ilk fırsatta baktım eroğlu kitaplarına. kendini hemen beğendirip aldırsın diye seveceğim bir iki cümle aradım. bulamadım. almadım ve okumadım dolayısıyla. bir eksiklik var gibiydi sanki. belki de eksiklik bendeydi. ben akrep o balık. renkler flu, zevkler siyaset meydanı hem. yanlış zamanda bakıyor olabilirdim. misal milletin yıkıldığı behzat çe romanlarında da aynısı olmuştu ve pis moruğun notlarında bukowski'nin. net ve kararlıydım hepsinde. almadım.
keşke dedim; hayatımın geri kalanı içinde aynı kararlıkta olabilsem.
duymadın mı?
peki o zaman şöyle söylemek lazım gelir; dexter morgan'nın tüm sezonlarını izlemekte kararlıyım. (ama peşinen söyleyim benim adamım angel batista) ve brazzaville-anabel şarkısı ile şimdi ismini unuttuğum çok güzel bir fransızca şarkıyı bayrak yapma niyetindeyim arabama. sonra belki uzun tatilde buraya çok uzun bir yazı asmak. ömer faruk dönmez'in o hikayesini aramak belki.
gördüğün gibi ve aslında hepsi tırvırı. hızla geçip giden hayatın akışına dair en ufak bir gerçek yok. peki geçip giden hayatı durdurmak bir filmi durdurur gibi.
mümkün mü, geriye sarmak. mesela yirmisekizinci bölümüne dönmek hayatının?
yok hayır vazgeçtim yirminci bölümü olsun. hayır hayır ondokuz olsun.
anladın mı şimdi? ben uygulamalı olarak yeniden anladım. seni bilmem ama. tekrar etmek istemiyorum. böyle de çirkinleşebiliyorum işte haksız yargıların karşısında! çünkü bilmiyorsun. google efendi de bilmiyor ne olduğunu. hayat istatistiklerdeki gibi değildir. filmlerde ve kitaplardaki gibi hiç değil.
envanter tutmuş. en çok salı günleri ve saat 08:00 ve 15:00 civarı ve ayın onuncu günlerinde yazmışım.
eee..sonuç?
hayat bu değildir google efendi. dünya da! aç gözünü seyret tekrarı yok bunun demedik mi. dedik. bu arada siz genç bayan lütfen satır aralarımdan çıkınız ve siz bayım lütfen aldığınız o cümleyi yavaşca yerine bırakın. çok hassas cümleciklerdir onlar. sonuçta kimsenin kırılmasını istemeyiz değil mi?
evet işte çayımız da geldi. itiraf etmeliyim ki bu işyerinin en sevdiğim yanı. sıcak ve demli çayı. bazen de kahvesi. gerisi laf-ı güzaf ve çekilecek gibi olmayan kilometrelerce asfalt yolu. üstelik gıpgri. insan bi sarıya bir turuncuya boyar. dedik ya renkler flu. ve hep koyu. sonuçta temmuz çok nemli ve netameli geçti. umarım ağustos çabuk biter de eylüle kavuşuruz bir an evvel. sanırım hepsi bu kadar. çayımda bitti zaten. şimdi sessizce dağılalım lütfen.
.

11 Ağustos 2013 Pazar

bazaar

bir yarım en sevdiğim yazımı arıyor onlarca yazı arasında öbür yarım en sevdiğim yanımı arıyor balık pazarında. saat sabahın on elli sekizi. arkamdaki delikanlı kulağımdaki müzikten ötürü omzuma vuruyor "son durak kadıköy sahil de mi" diye bağırıyor. bense kendimi ararken irademi buluyorum nefis turşu kokuları arasında. ciğerci kedisi gibi dükkanın etrafını iki kez dolandım ama almadım midemi delen o turşuyu. ilk kez iradem galip gelmişti bana karşı. sevindiğim ilk ve tek mağlubiyetimdi bu. fazıl bey ne dedi buna bilmem ama kahvesine rakip veya rakipler gelmiş ne zamandır. bana sorarsan "ya nasip" dedi muhtemelen.
oysa pencereyi kapatınca bunalıyor, açınca üşüyorum. böyle iki halin arasında kalmak gibi balık pazarı ile odam arasında geçişler yaşıyorum bu ağustos neminde. bazen eksenle joy arasında kalıyorum böyle ama bu daha farklı. ordayken burayı burdayken orayı özlüyorum. iki kadına birden değil de bir kadının iki farklı haline aşık olmak gibi. aynı anda her iki yerde olma şansım hiç olmadı. olmayacak. biliyorum. pazar sendromları bitmeyecek ve hep yazacağım. pişman değilim. mutsuzum. ve biraz da uyumsuzum. hepsi bu. hayır şikayetçi değilim bırakın allahından bulsun hayat denen bu "garabet". biz işimize gücümüze bakalım doktor.
hem o değil de bu pazar günleri olmasa kime bok atıp rahatalayacağız bilmem.
iyi ki varsın lan pazar!
.

9 Ağustos 2013 Cuma

geniş

eskiden olsa hiç gözünün yaşına bakmadan arka arkaya en az üç film izler, bir kitabı yarılar sayfalarca yazardım. evden hiç bir güç çıkaramazdı beni böyle geniş zamanlarda.
ama ya şimdi. tersi, tam tersi çıkmak için can atıyorum.
lakin ve yine de kalıyorum doktor
sanırım yaşlanıyorum artık....
 bazen de hayata karşı, boş kaleye topu dokunsa fileleri havalandıracak golcü gibi hissediyorum kendimi. ama sonra ter içinde uyanıyorum tabi.
hakikat şu ki doktor;  çok sıkıcı buralar. vakit geçiriyorum. kurtulmak için tünel kazan mahkumlar gibi beynimi oyuyorum. kötü şans, hala ışık yok. ve ışık olmadıkça da maalesef devam edecek bu kara ve kaypak yazılar. sizin için üzgünüm bayım. ama hayat bazen de böyle bir şey işte.
elbet ve yoksa ben de isterdim bayram gelmiş hoş gelmiş hem ramazan hem şeker bayramınızı kutlayayım, sevgi pıtırcığından uyarlanmış yuvarlak ve süslü kelimeler edeyim. istemez miyim sanıyorsun. ama malzeme bu! üzgünüm bayım. gerçekten üzgünüm. hem sizin adınıza hem kendi adıma üzgünüm.
hal böyle iken ve zaten bir türlü uygun film bulamıyorum.(töbe yarabbi uygun ilik der gibi)
 n'apıyorum bir psikopatın dizisini izliyorum yetmişiki bölümdür. sanırım kitap okumayı da gerçekten sevmiyorum. sevseydim şayet yarısı yarısına gelmeden bıraktığım kitaplarla dolu kitaplığımındaki kitapları şimdiye çoktan çekoslavakyalılaştırırdım.
nasıl bir cümle bu hayati?
siktiret. nasılsa bugün bayram.
zaten bugün o meşhur mağazada da barış mançonun o meşhur şarkısı çalıyordu günün mana ve önemine binaen. çocuk mağazası değildi ama müzik evrenseldi. lakin o şarkıyı dinlerken arkadaşım eşşek geldi aklıma. kasadaki kıza dedim eşşeği de çalsanıza. bön bön baktı suratıma. arkadaşım eşşek şarkısı dedim. güldü kocaman. maalesef o yok elimizde beyfendi dedi aradaki e'yi mahsus düşürerekten. kurbana getirin ama mutlaka dedim. yine kocaman güldü. mağaza müdürü işkillendi öyle uzaktan uzaktan hiç dokunmadan süzdü ikimizi. kız birden ciddileşti. yine bekleriz efendim dedi. kapıyı bulabilirim dedim kendi başıma. bu sefer gülmedi.üzüldüm ama fazla üzerinde durmadım.
zaten kafamda deli ve zorlu konular.
misal telefonuma hala sevdiğim şarkıları yüklemedim. acil durum olsa telefonun radyosu bozulsa sıçtık. telefonsuz yaparım ama müziksiz asla.
sonra bayram kalabalıklığından arınmış tatil planı yapmam lazım. hem denize sıfır hem ormana kıyı hem cep hem kafa dostu olacak ve hatta mümkünse geri dönmemek üzere beni ikna edecek ekmek hava suyla idare edebileceğim bir vatan toprağı bulmak en büyük hayalim şu kudsi günlerde ibrahim. gerisi zaten teferruat!


8 Ağustos 2013 Perşembe

purgatory

yattığım yerden önlü arkalı sıralanmış iki yıldız görüyorum her gece. öndeki daha parlak arkadaki daha küçük ve sönük. bazen de arkadaki parlak öndeki sönük oluyor. ama hep oradalar. her akşam görüyorum onları. düşünüyorum ister istemez. hayatımı. kendimi. dünyadaki yerimi.
oysa fazla düşünmeye gerek yok. o iki yıldızın arasındayım. biliyorum.
hani ve yine klişe olacak ama gerçeğim bu benim. araftayım.
bazen önde bazen sonda ama hep aradayım.
hani dört mevsim var ya nefes almaya çalıştığımız şu yerkürede. işte o mevsimlerden sadece ikisinin arasındayım mesela. hepsinin değil sadece ikisinin. sorsan söylerim niye söylemeyeyim hangileri olduğunu. ve sorsan yine onlardan sadece biri olmaya razı olduğumu da söylerim.
ama işte ben ikisinin arasındayım. tıpkı gece ile gündüzün arasında olduğum gibi yahut yağmurla güneşin.
ama bazı şeyler de var ki sevgilim; sadece seninle benim aramda.
.

7 Ağustos 2013 Çarşamba

freedom

yaklaşık üç saattir bu devasa parktayım. bir iki tur attıktan sonra gölgede bir banka  oturdum önce. rüzgar o kadar güzel esiyordu ki uzanmak geldi içimden. kalabalık değildi park ve herkese yetecek kadar bank vardı. yine de tereddüt ettim. önceden hiç yapmadığım ama hep yapmak istediğimdi. bir anlık duraksamadan sonra kimseye aldırış etmeden boylu boyunca uzandım banka. içinde kitap,cüzdan, anahtarlık , şarj aleti , not defteri ve bir kaç kalem olan el çantamı da başımın altına yastık yapıp başka bir açıdan bakıyorum şimdi dünyaya.
radyom ve zihnim açık. bembeyaz, parça parça bulutlara fon olmuş masmavi gökyüzünü izliyorum hayatımın geri kalanını düşünerek. ve ağaçların sevişmelerini, kocaman kollarını açarak birbirlerine sarılmalarını. ve sessizliği dinliyorum zihnimin bir ucuyla. kimileri bu ortama cennet gibi diyebilir normal şartlar altında..ama eksik çok.
bi kere o kadar yeşilin, çiçeğin arasında insana huzur veren bir değil hiçbir koku yok. daha çok terkedilmiş cennet gibi. bir kaç cılız kuş sesi ve çok uzaklardan, yapay bir gölden gelen su sesi.  hem huri de yok etrafta zaten. hep emekli amcalar, deli gibi koşan muhtemel bir kaç profesyonel sporcu ve kafayı fit olmakla bozmuş , spor aletlerinde kendini parçalayan bir kaç orta yaşlı abla. hepsi bu. yine de yumuşak rüzgar, yaprak arasından sızan güneş kırıntıları ve şahane müzikler çalan açs radyo. sahte bir cennet gibi. şükür buna da şükür. yalnız yatarak yazmak çok yorucu oluyor söyleyeyim.
.

3 Ağustos 2013 Cumartesi

nowadays

göksel dinlemeyi seviyorum çünkü* şarkılar benim yumuşak karnım, dinlerken helâk olsam da başbelası bir alışkanlık gibi vazgeçemiyorum, müptelayım evet* hem artık sezen aksu şarkısı gibiyiz, eski ve hüzünlü* öte yandan gündüz uyuyabilen insanları kıskanıyorum, çok kıskanıyorum* ben de gündüzleri uyuyabilmek istiyorum, hep uyumak istiyorum* hüzünlü bir şarkının içinde eriyip yiteceğim günü bekliyor gibiyim bu ağustos sıcağında* belki de bu yüzden rüyalarımda fransızca kurslarına gidiyorum* lakin okuyamıyorum , nadiren izliyorum, dinlemek ama en güzeli her vakit güzel şarkıları* yazmak desen aslanın ağzında, zira kelimelerim mütemadiyen eksik ve cümlelerim hep kırık dökük* lakin bende bi'aşk var* uzaklaşmak istiyorum* özlüyorum*
*
göksel - kıskanıyorum
.

2 Ağustos 2013 Cuma

ahmak

nankörlük etmek istemem şimdi. ağustos kardeşim üstelik yağmurla beraber şehre ineli henüz iki gün oldu ama ve yine de ben o'nun bugünlerde şair nedimin bir köşesinde bana ahmak ıslatanla birlikte ceee yapacakmış hissine kapılıyorum sık sık.
eylül efendi sana diyorum. hadi çık gel artık! 
çok özledik olm....
.

1 Ağustos 2013 Perşembe

ses

vakit sabahın yedionbeşi yağmur az önce dinmiş toprak, hayvanat ve biz insanlar biraz olsun nefeslenmişiz. cam hala açık özlenilen koku yok ama serinlik hissedilir derecede. sokaktan yankılanan yüksek topuklu adımlar. kendine güveni bol ve biraz aceleci. bi koşu pencereden görmek mümkün ama ilk akla geleni hayal edip yazmak daha eğlenceli. çünkü bu arşa ayak basan hanım niye bilmem masmavi bir etek giymiş dizlerinde biten üstüne de bembeyaz bir gömlek kısa esmer saçlarıyla ve özgüveniyle uyumlu. ve tabi o mağrur yürüyüşe paralel adımları sık ve kararlı. acelesi olmalı.
sonra bir martı. yan apartmanın çatısında penceremin hizasında. kısa bir giriş taksiminden sonra resmen uzun hava çekti hayvan! yaklaşık sekiz on kilo ağırlıgında besili bir şey olmalı bu kadar ses çıkarabildiğine göre. ve hala susmuyor. çok bağırıyor. karnı aç olmalı. çıkmadan pencereye biraz ekmek içi koymalı.
ve bir teyyare geçiyor şimdi tam üzerimizden. acaba gökkuşağı da çıkmış mıdır, teyyare içinden geçmiş midir? bunu görmek için yataktan kalkamayacak kadar tembelim. lakin diğerlerinin aksine çok güçlü sesi ve dolasıyla sağlam bir motoru var bu teyyarenin. belli. en büyüklerinden olmalı. ve yolcusu da çok olmalı. kesin yurtdışına uçuyordur. muhtemelen almanya. ama ben, beni de alıp finlandiya'ya gitmesini isterdim hemen şimdi. ama artık çok geç. teyyarenin sesi muhtemel bulutların arasındaki görüntüsü gibi azalarak kayboldu. ben kaldım. derken telefonun alarmı çaldı. çok iğrenç bir ses. marimba. sanırım katlanamayacağım ve uyanma garantisi olduğu için bilerek seçtim bu melodiyi. ya da default geldi bilmiyorum. bilinen kendim gibi aceleci ve sabırsız bir ses olduğu ve daha fazla katlanamayacağım. yüzünüze kapatmış gibi olmayım ama şimdi gerçekten kapatmam lazım. sorry. so sorry.
.


agustosbir

nihayet yagmur.
..

28 Temmuz 2013 Pazar

kıskanmak

yaşar nakliyat yazıyor brandasında. ille de sen diyor ve sonuna kadar.
onları da kıskanıyorum haliyle!

sincity

geçmişime bakıyorum. saat pazarın yedisi. rabbimin hikmetinden sual olunmaz elbet. şu kargaların sesi diyorum. sabahın ilk vakitleri..
uyutmuyorlar.
keşke yapmasaydım dediğim eylemlerle dolu geçmişim çünkü. iyi ki yapmışım dediğim hiç bir şey gelmiyor aklıma. tuhaf olan hayat değil biz insanlarız zira. iyilik yap denize at demiş atalarımız. iyi olursa allahtan kötü olursa senden bilirler diye de ilave etmişler. böyle "arkadaşlarım" var benim. lakin vicdanen rahat olmak yetmiyor. onların hakkımızda yanlış kanaatler edindiğini görmek üzüyor bizi üstadın dediği gibi. bir tuhaf yuvarlanmadır gidiyor.
sarmalın dışına çıkmak, oyalanmak istedim. uzunca bir süredir  kaçındığım dexter'a tutuldum. dün akşam ard arda beş bölüm izledim mesela. zihnimi boşaltmak için.
ne var ki sen tuhaf olsan da hayat bildiğini okuyor, emin adımlarla ilerliyor. kaldığın yerden sarmala giriyorsun. uyumak biraz daha uyumak çok fazla uyumak belki... ama işte kargalar olmasa martılar var.
gecenin son vakti.
şarkıları unuttum hepten. can havliyle yataktan doğruluyorum hani belki yazarsam diye...
modemi, bilgisayarı ve tvnin radyosunu açıyorum sırasıyla. kumandadan sesler geliyor. küçük bir parçası kırılmış da içinde kalmış gibi. tiz ama cılız bir ses. insanoğlu gibi sanki eşyalarda bizimle konuşuyorlar. biz onları anlamasak da. bir şeyler anlatıyorlar. şimdi farkettim.. aldırmadım.
pencereden dışarıya bakıyorum sokaklar boş ve sessiz. heyula gibi binalar da insanlığa uymuş ve derin uykudalar temmuzun bu son pazarında. bir saate kalmaz sahipleriyle birlikte uyanırlar. o zamana kadar izlesem bu sessizliği. ama soluk benizli binalar işte. ruhumu sıkıyorlar. başka bir özlemi çağrıştırıyorlar hemen. içeri giriyorum. radyo voyageda hafif şarkılar. lakin nazlı ruhum bunu da istemiyor. daha sert ve yırtıcı arada softlaşan bir şeyler belki. radyo ekseni arıyorum. üç kanal değiştirdikten sonra buluyorum.
yüzümü yıkamadığımı farkediyorum.
yüzümü yıkarsam belki uyanırım anlamını bilmediğim bu rüyadan.

26 Temmuz 2013 Cuma

mektup

babasının cahit zarifoğlu'na yazdığı mektupları okuduğumda.... yok anlatamayacağım o tuhaf,iç titreten hüzne bulanmış hissi. ne var ki gıpta etmek sınırında kalamıyorum. kıskanıyorum onları. babam geliyor hemen aklıma. değil mektuplaşmak seni seviyorum diyemediğim dünya kelamıyla. ama çok sevdim allah şahidim.

21 Temmuz 2013 Pazar

yitik

gitmek isteyip de bir türlü gidemeyenlere asıl koyan nedir bilir misin usta?
galiba ben biliyorum!
onlara acı veren, lime lime eden, her pazar, her pazartesi, salı, çarşamba, perşembe, cuma, aralık, ocak, yirmisekiz ve yirmidokuz çeken her şubat, her bahar, her yaz, her yıldönümü, her gündoğumu ve her günbatımı bir türlü gidememiş olmaları değil, asla ve kat'a gidemeyeceklerini bilmeleridir. zaman içinde çıpa değil de iskele babası olduklarını anlamalarıdır.
çünkü onlar, gitmek isteyenler yani hiç gidemeyenler; yabancı bandıralı bir kuru yük gemisinin otomatik makina ile bir hamlede çekilebilecekleri zincirin ucundaki çıpası sanırlar kendilerini. yeter ki kaptan "kalpten" bir haydi desin. bir harekete bakar uzak veya yakın diyarlara gitmek! halbuki onlar, o koca gemileri tutan palamarların sarmaladığı iskele babalarından başka hiç bir şey değildirler. en esaslı, en hüzünlü hikayeler onlardadır belli etmeseler de. en acı verici çelişkinin, tarihi bir yanılsamanın kurbanıdırlar çünkü. sarıp sarmaladıkları, uğruna kök saldıkları insanlar, değerler, bir bir mekandan yahut dünyadan ayrılırlar ama onlar hiç bir yere kımıldayamazlar. yine de çok isterler gitmeyi. hayalperesttirler çünkü. bir gün mutlaka derler hep. bir gün mutlaka. lakin bilmezler çıpa ile iskele babasının arasındaki farkı. belki de bilmek istemezler. ümit etmek isterler. ve çokca hayal ederler.
bir gün mutlaka....

20 Temmuz 2013 Cumartesi

bazen

 başında bazen ve sonunda sevgilim olan cümlelerle yazmayı çok seviyorum sevgilim. hani çok önemli bir şey söyleyecekmiş gibi cümlenin ve yazının devamında. belki biraz hüzünlü, sonra bir miktar duygulu, elbetteki önemli ve de ciddi. netice itibari ile pek bir afili yazı çıkacakmış gibi hani sonunda. ama yok öyle bir şey tabi. bile bile lades bir nevi. tamamen kandırmaca. evet itiraf ediyorum önce seni sonra kendimi kandırıyorum belki bu şekilde.
lakin ve yine de açık konuşmak gerekirse neyin önemli olduğuna dair hiç bir fikrim yok. ama düşüncelerim muhtelif bu konuda. yıllardır düşünüyorum mesela benim için önemli olan nedir diye. sanırım bunu bulduğumda buralarda olmayacağım. fakat görünen o ki bir süre daha buralardayım. ve sol çapramızdaki iki apartman arası boşluğundan caddeyi izlemeye devam edeceğim sevgilim.
bunu yapmayı seviyorum. görsen sen de seversin. en azından görmek istersin diye düşündüm ne bileyim. mesela deniz mavisi minibüsler, sarışın taksiler, bazen de güzel ve renkli insanlar geçiyor belli bir ahenk içinde. ya da bana öyle geliyor bilemiyorum. ama ben en çok açık olan penceremden yüzüme yüzüme vuran rüzgarı seviyorum. sonra bana seni çağrıştırmasını bu yaz yelinin. ve dolayısı ile yalnızca sana okuyacağım öykülerin uçuşmasını seviyorum aklımda. radyomdan yükselen içli şarkının tınısını daha sonra. yağsız penceremin gıcırtısını. bahçedeki kuş seslerini. inanır mısın yaşamayı bile seviyorum böyle zamanlarda.
bazen de diyorum ki sevgilim...

18 Temmuz 2013 Perşembe

bugünlerde

geceleri ölü bir yılan gibi uzanıyorum pencerenin altında. çünkü evimiz güney cephe ve çok sıcak oluyor. evmiz derken evsahibemin evi. ayaşlı ve sıradan bir kiracıyım yoksa ben kendim. pencere kenarı hem biraz esiyor hem de yıldızları görme şansım oluyor böylelikle. şanslı olduğum günler aydede de katılıyor bize. masmavi, açık bir gökyüzü, yıldızlar ve ay. sonrası ve boşlukları doldurmak hayal gücüme kalıyor artık. 
 hayal gücümün iş yapmadığı zamanlar şarkılardan medet umuyorum. fakat emre aydın mı yoksa sıla'mı daha çok hüzünlendiriyor beni bir türlü karar veremiyorum. fazla dert etmiyorum. dinliyorum. şarkılar bu hüzünbaz ve sıkıcı hallarımın sebebi değiller belki ama can yoldaşıdırlar. hem commandate'yi bahse konu etmezsek yüreğimi kanatan yegane sanatçı dostlarımdır kendileri! 
yalnız sıcak ve nemin tavan yaptığı bu mukaddes günlerde gündüz değil de geceleri daha çok susuyorum usta. buzdolabından çıkardığım buz gibi suyu bir miktar sıcak su ile karıştırıp içiyorum hala çocukluktan kalma bir alışkanlıkla. 
çocukluk demişken başka bir alışkanlığım ilkokuldan sıra arkadaşım hafız. dün gece dertleştik yine.  dert üstüne dert yük üstüne yük bindiriyoruz üzerimize. birbirimize verdiğimiz ara gazlarını unutmamak gerek elbet. hayatta adam gibi bir haltı başaramamış iki adam iş kurmaktan bahsediyor. inanabiliyor musun usta? üretmekten, çok çalışmaktan, projeden, fizibiliteden bahseder olmuşuz. biz ne zaman bu hale geldik gayri safi milli hasılaya katkı yapmaktan söz eder olduk bilemiyorum. 
hafız ki;  ilkokul beşte düz yolda yürüyemeyip arıtma havuzuna düşen, ykm'de traş losyonunu deodarant diye elime sıkıp bizi sosyeteye rezil eden adam. mahallemizin sakar kalecisi. dişhekimliği üçten terk ama her şeye rağmen hayata sımsıkı devam eden aylak adamım. 
tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş mu yoksa al birini vur ötekine mi denir bu durumda bilmem ama benim de pek farkım yok hafızdan. belki biraz daha şanslıydım ondan. beşbuçuk senede de olsa fakülteyi bitirebilmiştim ama benim de hayata devam zorunluluğu ile ilgili problemlerim var. çocukluğuna vurgu yapıp geçmişe atıf yapanlara uzun süre direndim lakin.... çocukluk....
 mahalle takımında da boyum uzun diye defans oynatırlardı. ha bi de sünnetçi ilk hafızı tuttu sonra beni. aynı anda etek giydik. bir kız için kavgamızı da aynı vakit ettik çünkü aynı kıza aşık olmuştuk orta ikide. arada fikir ayrılıklarımız da oldu. ama kopmadık, daha sıkı sarıldık birbirimize.şimdi iş kurmaktan bahsediyoruz. ama ben hala sıla ile emre aydın arasında kalmış vaziyetteyim. kaybettik mi yoksa kazandık mı?

17 Temmuz 2013 Çarşamba

şarkılar güzelse hala

 saat onikiyi biraz geçiyor. yemekçiler yemeğe , oruçlu olanlar kısa bir yürüyüşe çıktı. ben odamın kapısını kapattım. klimanın oda sıcaklığını yirmibeş dereceye ayarladım. belki uyuyabilirim. ama üşüyorum. leonard cohen ; dance me to the end of love diyor radyoda. uykum gelir gibi oldu. ama bu seferde sabah kafama takılan soru geldi aklıma en sevdiğim grup vaya con dios ile birlikte. uyuyamadım...
..
"günler" dedi  ve devam etti
"hep birbirinin aynısı ne sıkıcı değil mi mithad bey?"
dün akşam iş çıkışı dönel kavşağı dönmeye başladığımda söyledi bunu. içim hazırlıklıydı da zihnim hazır değilmiş. arabayla birlikte yalpaladım. bereket versin çabuk toparladım. reflekslerim hala iş görüyor. dikiz aynasından baktım. beti benzi atmış yaramazlığının bilincinde olan çocuk gibi kırılgan.
-önemli değil dedim.
-önemli değil. 
hiç değilse şarkılar var. şarkılar çünkü güzel hâlâ.
.

14 Temmuz 2013 Pazar

budala

açık olan televizyonda erkek bir şarkıcı budala diye bir şarkı söylüyor. kim olsa üzerine alınırdı. her anadolu delikanlısı ben de üzerime alınıp düşündüm biraz. ama çıkamadım içinden.  kafam çok karışık çünkü.
karasızım bir de.
çok istesem de pazar günleriyle bir türlü barışamadım. her barışma çabamda yazarın o sözleri yankılandı hep içimde. zorla güzellik olmuyordu zaten. ama bir şeyler yapmak istiyor insan. doğrusu özgür olmak!
eskisi gibi film delisi de değilim. bir günde dört film izlediğim günleri biliyorum.
şimdi bir tanesini bitirebilirsem kendime ödül veriyorum.
canım istemedi. temmuz çünkü. ve pazar.

uyumak istedim. lakin gündüz düşleri göremeyenlerdenim. cahit zarifoğlu'nu aldım yanıma bir istanbul hatıratını okurken uyuyakalmışım. kapı çaldı. uyandım. kapıdan önce saate baktım. hepi topu beş dakika uyuyabilmişim.
kapıyı açtım. sucu gelmiş.
şaşkınlığıma şaşırdı. kusura bakma abi geciktim biraz dedi. 
ses etmedim. parasını verdim. 19 litre suyu ayağımla içeri aldım.

13 Temmuz 2013 Cumartesi

emekli

hesaplattım daha dokuz sene varmış emekli olmama. şimdilik yaşım tutmuyormuş hayallerimi gerçekleştirmeye. ama kimse bilmiyor pazar hariç her allahın günü nasıl zor kalkıyorum işe gitmek için. her gün kafkanın samsa'sı olma ihtimaliyle uyanmak nasıldır bilir misin usta? 
lakin işte rabbim vicdanı kodlamış yüreğe anam babam ise sorumluluğu. hareket etmek çok zor bu hal ve şeraitte. ve şimdi dokuz sene ileriye gün veriyor yetkili merciler. fakat birazdan ki 08:15 de telefonumun alarmı ötmeye başlayacak. cumartesi ama işe gitmem gerek. fakat ondan önce açık olan balkon kapısından süzülen hava ile çocukluğumun sisli bir cumartesi sabahına gidiyorum. mevsim yine yaz en fazla ağustos. buram buram terlememden anlıyorum. bir de yaylaları söyleyerek sokağımızdan geçen askerlerin üstünde beyaz fanila altlarında haki pantolon ve siyah postal. kesin yaz. en iyi ihtimal haziran. güneş yükselirken kendimi tingirin şeftali ağacının tepesinde buluyorum. iki dal aşağıda hafız. şeftaliler küçük ama çok güzel. ne tam olgunlaşmış ne olmamış ikisinin arası. literatürde adı vardır mutlak ama ben bilmiyorum. bildiğim şu an bile kokusunu duyumsamam. orucum sakatlanmamıştır umarım! sonra memet abi indiriyor bizi ağaçtan. mahalle maçımız var bugün. beni kaleye hafızı ileriye gol yollarını aramaya gönderiyor. olmuyor. farklı yeniliyoruz. hava çok sıcaktı. muhtemelen temmuzdu. bana diyor sen stop-er olacaksın. askerliği ilk kez orada dokuz yaşımda öğreniyorum. en fizikli benim çünkü. dolayısı ile rakip atakları başlamadan bitirmem lazım. fakat ondan önce iki ekmek bir salça almam lazım annem sesleniyor çünkü. ve biliyorum ki yüzde onu benim bahşişim. mahallenin tek ve en huysuz bakkalından önce hakkımı istiyorum leblebi tozu ve kaymaklı bisküvi. o bana hiç sevmediğim şekerli finger bisküvileri itelemeye çalışıyor kırmızı teneke kutularından.petibör de anlaşıyoruz. dönüşte elli kuruşu kaybediyorum. salçayı zaten unuttum. allahtan yaz diye kafa üç numara ve annem saçımı çekemiyor. okul başlangıç zamanları yaz sonu. kesin eylül. bir ihtimal 4 eylül.  hafız ve bir kaç takım arkadaşı sokağın ortasında arıyoruz kaybettiğim ellikuruşu. o arada bir itfaiye aracı son gaz bize doğru ilerliyor. ve sireni gökyüzünü yırtıyor adeta. bir kargaşa , bir kalabalık. siren hiç susmuyor.  uyanıyorum. 08:15.
işe gitmeliyim.

7 Temmuz 2013 Pazar

eskiden

şimdilerde özlemek değil de sanki başka bir şey bu. evet geçmişti, güzeldi, naifti kendi imkan ve imkansızlıkları dahilinde. lakin şimdi " geçmişe dönüş" tadında bir makine icat etseler ve gider misin deseler dönmem geriye usta. zira her şey zamanında güzel. sadece hoş bir sada dimağda kalan. evet belki biraz sızı, biraz da ahh etmeler. hepsi bu. bize kalan bu güzel anılarla avunup yalanmak bir sokak kedisi gibi sadece. imkansızlığını geçtim, ötesi felaketim, hasretim olur sanki.
anmak ve sadece yazmak bütün mesele...
ve nedense hep güneşli taze bahar günleri kalmış aklımda.
tramvay gelmemişti daha o vakitler. otobüs çok dolaşıyor ve biraz da cepte harçlık kalsın diye cağaloğlu yokuşundan çıkıp kapalı çarşı ve sahaflar güzergâhından ulaşırdık okula. dönüşte de farklı bir yol , esnaf hastanesi önünden mercan yokuşu kanalı ile mısır çarşısı, turistler ve iskele. tam dört sene böyle.
beyazıt meydanı ve kampüs hep hareketli olmuştur. daha ikinci gününde karşıt görüşlü iki grup taşlı sopalı kavgaya tutuşmuşlardı da biz nereye geldik olmuştuk
ve
sorduk acemice
- nedir dertleri?
dediler pink floydcularla celin dioncular anlaşmazlığa düşmüşler, ayda bir kapışırlar böyle.
tıfıldık daha üniversite coğrafyasında ace of bace dinliyorduk ama tedbirliydik de n'olur n'olmaz diye kimseye söylemiyorduk bunu.
soranlara, rengimizi belli etmemek adına; "ayırt etmiyoruz ne olursa dinliyoruz" diyorduk ama arabex hariç demeyi de ihmal etmiyorduk.
lakin bu dert oldu başımıza.
nasıl öğrenmişlerse artık bir gün arap kökenli öğrenciler önümüzü kestiler ve tam üç saat boyunca zorla arabex dinlettiler bize...
yeter ki müzik olsun, teneke sesindeki ritme bile bayılırız olmuştu bu talihsiz günden sonraki müzik mottomuz.
gel zaman git zaman biz farkına varmadan bir çırpıda geçti yıllar.
sezen'le büyüdük. sezen'e inandık hep inandık. ama işte hayatın filmlerdeki ve atasözlerindeki olmadığını da o vakitler anladık.
hep komşu şehirlere geldi en güzel filmler. komşunun tavuklarını bırakın kaz olarak görmeyi hiç bir biçimde göremedik. aç kaldık. yılmadık. yine sezen dinledik. annemize küstük. sarı odalarda yattık. perişan olduk lakin yine de masum değildik hiç birimiz. çünkü kirlenmenin ne büyümeyle ne de omo ile ilgisi yokmuş. zira hep böyleymiş dünya.
bir varmış bir yokmuş.
.