30 Kasım 2011 Çarşamba

terazi

az önce izlediğim filmde " santrançta iyi olan genelde hayatta kötüdür" diyordu.
elbette ki hayat, filmlerde ve kitaplarda olduğu gibi değildir hiç bir zaman.
ama ve bazen bir film, hayatın ötesinde olabiliyor doktor.
sorun şu ki ; ben santrançta da iyi değilim.
.

27 Kasım 2011 Pazar

diyeceklerim şimdilik bundan ibaret

bir yandan başıboş adımlarla yürüyor öte yandan insanlara bakıyordum.insanlar. güzel insanlar. tutkuyla yiyorlar, iştahla okuyorlar, keyifle tüttürüyorlardı sigaralarını. bir süre öncesine kadar ben de onlar gibiydim. kaybedeli çok olmadı bu hissi. belki de çok oldu. hatırlamıyorum şimdi. en son ne zaman böyle iştahla okuyup tutkuyla bir şeyler yemiştim bilmiyorum. sigara dersen zaten birbirimize eziyetten başka bir şey değildik. en çok çay içmeyi sevdim bu hayatta. bilirsin. bir de kuşları. gerisi hep teferruat sevgilim, hep teferru..
.
iki gündür arıyordum! tam olarak bir tarifi yok aradığımın. ama hiç yoktan bana o güzel hislerimi hatırlatacak, hayata yeniden ve dört elle sarılmamı sağlayacak tanıdık bir şeyler olabilirdi pekala. bu sebepten bahariye'yi gidip geldim iki defa. yoruldum. nazım hikmet'te oturup çay sigara eşliğinde bir şeyler okumaya çalıştım. olmadı. sakız gülü sokağını inip çıktım, rexx sinemasında gelecek programa baktım, sahile indim ve yalnız bir bankta bir süre denizi izledim. yosun kokusunu, genzimi yakan soğuğu iliklerime çektim. balık pazarını turladım. sahaflara girdim, çıktım. yine olmadı. bulamadım. değil tanıdık bir his yakalamak duyduğum, gördüğüm her şey, herkes yabancı geliyordu. kış ortasında şekilsizdim. kimsesizdim. hissizdim. hiçbir şeydim. hayatın değil kendi anlamımın peşindeydim. tutunacak bir ip, kalacak, devam edecek bir sebep arıyordum. dört buçuk saat bu arayışın etrafında dolandım durdum. hiç bir şey bulamadım. sadece. evet sadece sevdiğim bir kaç yazarın sevdiğim bir iki cümlesi düştü hatırıma bu başıboş gezmelerde. ama onlar da bu boşluğun dibinden çıkaramadı. sonra bir iki film repliği. neşeyle başlayıp hüzünle sonuçlanan bir de şarkı. tanıdıklardı lakin kifayetsizlerdi. tıpkı benim gibi.
sonra süslü balık lokantalarının birinin önünden geçerken...  bir kadın.... 
kızıl saçlı. 
mavi gözlü. 
keder yahut herhangi bir mutluluk ifadesini okumanın mümkün olmadığı ama çok güzel yüzüyle 
içimi aydınlattı. bir yandan tüm varlığı ve dikkat çekici güzelliği ile dünyanın tam orta yerindeymiş gibi dururken öte yandan sanki o'nun balığı değil de balığın o'nu yediği hakeza masasındaki içkinin bu güzel kadını yudumladığı bir dinginlik ve tüm o kayıtsızlığı, telaşlı olmayan dünya dışı hali ile metaforlar oluşturdu bir süredir uyuyan zihnimde. 
işte o vakit, belki dedim. 
belki yazarsam değişebilirdi bir şeyler.
o dakika kalan ömrüne spiralli, kareli bir defterle ömür biçen ekmel bey geldi aklıma. o'nun kadar cesur olabilir miydim? hem yazma hem ölüme meydan okuma konusunda.
evet düşündüğüm sadece yazmaktı. ve belki bu hissiz, sebepsiz dünyamda ölüme meydan okumak bir de. fakat intihar günah olmamalıydı. ve yaşamak da bu kadar zor!  belki leon'u, güneşli pazartesiler'i  tekrar tekrar izlememeli, suzan defter'i ve garip'i yeniden okumamalıydım. şarkıları da bu kadar sevmemeliydim...
elbette bu değildi mesele. pişman da değilim üstelik. 
o halde nedir mesele, nedir? 
bunu burada anlatacak değilim tabi ki. belki bir iz bırakacak, sıradan da olsa bu dünyadan bir mithad selim geçti dedirtecek hikayemi yazmalıydım. elimdeki tek tutamak. yazmak.
yazmalıyım. yoksa...
bu iyi mi kötü mü bilmiyorum. yani; bu çoğu sebepsiz bazıları sebepli de gözükse anlamsız sıkıntımı, içimdeki bu boşluğu yahut kalbimi sıkıştıran o şeyi dağıtacak tek ilaç olarak yazmayı görmek. kaleme sarılmak.
ama ya o da biterse! en büyük korkum. ki son zamanlarda mesela dün ve mesela bugün dört buçuk saat boyunca başıboş dolaşırken sadece bir saniye aklıma gelmesi yazı işlerinin iyiye işaret değil. ama işte bitiyor bir şeyler. anlamsızlaşıyor her şey gitgide. buhar olup uçmak istiyorsun. bir sis bulutu gibi güneşe ulaşmak. hakkını veremiyorsun hiçbir şeyin. ekmel bey; "unutulmayacak bir iz bırakan adamlardan değilim" derken. unutulmak istiyordu okunur okunmaz. ama sen beni unutma okuyucu. unutulmak çünkü kötü. eminim ekmel bey de unutulmak istemezdi. belli ki şartlar denen vahim şey söyletmişti bu kelimeleri o'na da. hem iz bırakma konusunda bir farkım olmasa da ekmel bey'den sen beni unutma yine de unutma sevgilim okuyucu..
bu arada hak demişken, pazarın hakkını pazara vermeli. yıllardır sıkıldıkça, nefes alamadıkça pazara bok atıp durdum. oysa tüm sorun bendeydi. içimde. insanız sonuçta, kabullenmesi zor. ama şimdi itiraf vakti. pazarın hiç bir suçu yok. bütün kabahat benim.
ve kalbimi kıranları ben affediyorum şimdi tüm yüreğimle.
umarım kalbini kırdıklarım da beni affeder....

.
son çalan şaRkı :  atlas - bu kaçıncı sonbahar


26 Kasım 2011 Cumartesi

sevmek derken


sevmekten bıkar mı hiç insan doktor? sevdiğini söylemekten ve üstelik bunu defalarca hissetmekten? hem bu soğuk kış gününde kalbini ısıtan sıcaklıktan nasıl vazgeçer ki insan.
seviyorum dedim ben de dolmuştan inerken ve soğuk genzimi yakarken;
-seviyorum ulan istanbul
modern kitabevlerinden yükselen enstrümental müzikle, seyyar satıcı seslerinin birbirine girdiği o akordiyonik temaşayı seviyorum çünkü. ve ceylan tedirginliğinde ama telaşşsız, küçük adımlarla yürüyen narin şehir kadınlarını seviyorum. keza herhangi bir aksiyon filminde rol alıyormuşcasına yürüyen iri yapılı adamları da seviyorum. yine kazara telefonunu düşüren gence takılan kuruyemişçiyi, bir evin çatısındaki kedilere et atan başka bir esnafı ve eti havada yakalayan tekir kediyi, kediyi şaşkınlıkla ve sevinçle izleyen ablayı da seviyorum.
bu şehri seviyorum. bu şubatı ve bu kışı.
.
balık pazarını söylemiyorum artık farkındaysan. sevgimin bayrağı olan diğer yerleri; bahariye'yi, nazım hikmet'i ve moda'yı. sakızgülü'nü sonra.
fakat akşamüstü şehre bir hüzün gibi çöken alacakaranlığı ve peşi sıra sanki şehri aydınlatmak için değil de ısıtmak için birer birer yanan ışıkları sevmek diyorum doktor. nasıldır bilir misin?
.
ama ve bazen sevmek kâfi gelmiyor işte.
insanız sonuçta. hata yaparız. aklımız karışır. duygusalız da hem. o yüzden sevmek dediğin hafife alınır şey değil bizatihi yaşamak kadar zordur.
.
misal hayallerimiz vardır bir türlü gerçekleştiremediğimiz ve zorunluluklarımız bir pranga gibi.
bilirsin ayaklarımızdan çok zihnimize vurulmuş prangalar. sonra ödenmesi gereken faturalar, sunulması gereken raporlar, işe gidip eve dönmek gibi bir takım sıradanlıklar vardır hayatımızda.
hakeza okumamız gereken kitaplarımız, izlememiz gereken filmlerimiz ve dinlememiz lazım gelen şarkılarımız vardır sırada bekleyen.
lakin hayat beklemez geçer gider.
.
ve tabi ki gönül yaralarımız vardır. yıllar geçse de bir türlü dinmeyen.
beklediklerimiz vardır hiç gelmeyeceğini bile bile. bekleyenlerimiz vardır sonra gitmeyeceğimizi bildikleri halde.
.
işte ben, o çok sevdiğim şehirden kaçarcasına çıkıp gittim bugün. ardıma bile bakmadan. düşünmeden. üşenmeden. sıradan ve suçlu bir aptal gibi. koşar adım uzaklaştım sevdiğim şehirden.
.
sevmek diyorum doktor göründüğü gibi kolay bir mesele değildir.
söylemesi kolay, yapması zordur.
.
erkin koray - sevince

24 Kasım 2011 Perşembe

sevgili ibrahim

eski bilgisayarı kaldırdık bugün. hayır atmadım. kıyamadım. dile kolay oniki buçuktan on üç yıl. ama işte fazla gelmeye başlamıştı. tekliyordu da hem. evde yer açılması lazımdı. bahaneler bahaneler. inanmadın değil mi?
fakat atmadım işte dostum. kuytu bir köşeye usulca bıraktım. bir süre özleyeceğim yaşattığı anları ve anıları bu kesin. lakin sonra onu ve bıraktığım köşeyi unutacağım bu da başka bir gerçek. ama bugünlerde en çok neyi özlüyorum biliyor musun? satırlarıma başlamadan önce ile başlayan el yazmalı mektupları. sonra bir de hatırlar mısın radyo tiyatroları vardı. nasıl da heyecanla dinlerdik. işte bunlar geldi aklıma. aslında dün gece geldi de yazamadım. bilirsin. tembelim. ve şimdi bedelsiz askerleri uğurlayan gürültücü kalabalığın arka fonundan yazıyorum çoktan başladığım bu satırları sana. sanırım yağmur da yağıyor. ıslak tekerleri sayesinde caddeden hışırtıyla geçen araçlardan dolayı bu tahminim. belki de sakar alt komşum yine tüm muslukları açık bırakarak seyahate gitmiştir. kim bilir? ama hayır komşum evdeymiş. o vakit kesin yağmur yağıyordur. evde olduğu zamanlar tam da bu saatlerde kanepesini ileri geri iter. o bunu yapmaktan nasıl keyif alıyorsa ben de onu dinlemekten alıyorum bu garip keyfi. böyle de garip bir bağımız var yıllardır. o kadar zamanda bir iki kere asansör girişinde karşılaşma ve soğuk merhabalaşmalarımızdan daha değerli bu eşya sesleri benim için. neyse dağıldım yine. ne diyordum ibrahim. böyle de dalgın ve dağınığımdır işte yıllardır. bunu da bilirsin. evet hatırladım şimdi. kesin yağmur yağıyordur. hem en büyük asker bizim asker. cnbc-e de değişik bir film radyoda ilginç ve çok harika müzikler var bu akşam. vaya con dios, nouvelle vague sonra. hepsi harika. ama işte dostum bizim büyük çaresizliğimiz var bir de. kiminle konuşsam, kimi okusam, dinlesem, yazsam. arada sıkışmışlık, yalnızlık, gitme histerileri, gidememe halleri, ondan ve bundan şikayet, bir memnuniyetsizlik, pes etme ve nihayetinde deveyi gütmeye devam etmeler. lakin bu nasıl dengesizliktir ki çok sevdiğim kış ve kar gelmeden daha baharda açan o beyaz papatyaları özlüyorum. insana doping etkisi yapan o bahar kokusunu falan. lakin işte bilmiyorsun. hiç bir şey bildiğin yok jose. bir mayıs akşamında ölmüştüm aslında ben. kimseye söylemedim! sana bile. perşembeydi. mayıstı. sıcak değildi. soğuk da değildi. ama o akşam üşüdüğüm kadar hiç bir zaman üşümedim ben. ve yine o akşam yandığım kadar hiç bir zaman yanmadım sıcaktan. sıradan bir akşam değildi. hissetmiştim. ama engelleyememiştim bir türlü. olric yapmaz demiştim. beni sever demiştim. hem kendini hem beni öldürdü tek bir çizgiyle. tek bir cümle ile. tek bir ünlemle. hem katil hem maktuldüm o gece. mayıstı, eşgalim yoktu. hem aşık hem maşuktum. perşembeydi, şahidim yoktu. olric yapmaz demiştim. olric yapmaz..

8 Kasım 2011 Salı

say anything

canım çok sıkkın albayım. en sevdiğim yağmurluğumun fermuarını bozdum az önce. şimdi o yağmurluk üzerimdeyken yazıyorum sana. oysa ne güzel başlamıştı. gün, güneşsiz ve soğuktu ama o kadın! apartmanın köşesinde çok zarif ve oldukça kumral olan o kadınla rastlaştığımızda anlamıştım. bugün güzel olacaktı. belki de her şey çok güzel olacaktı. belki şehre bir cem yılmaz filmi bile gelebilirdi. lakin yanılmışım.
her şey say anything filmini beklemeye ve annemi öldürdüm filmini de online izlemeye başladıktan sonra başladı albayım. yorgundum. kırgındım. her zamanki gibi tembeldim. ama hissediyordum güzel bir gün olacaktı. hissettiğim ve duyduğum bir diğer şey ise karnımın gurultusuydu. kahvaltı için çok geç akşam yemeği için çok erkendi. aklımı ve midemi ortada buluşturup öğle yemeğinde karar kıldım. filmlere kaldığım yerden devam edebilirdim. hiç bir şey kalmadığını bile bile ama ve yine de çıkmayan can-canan, leyla mecnun aşkıyla ve ümidiyle buzdolabına baktım. baktım, bakıştık yani öylece buzdolabıyla bir süre soğuk soğuk. sanırım tembeldim. kapıcı bayram tatilindeydi. bakkal şimdi iki ekmek bi yumurta için gelmezdi. hatta kapalı bile olabilirdi. market yürüme mesefasinde ama bana göre bir ipek yolu uzunluğundaydı. karnım ise fena gurulduyordu.
çaresizdim. tembeldim. ama çare yine bendim. pencereyi açtım. işaret parmağımı ıslattım. yukarıya kaldırdım. keşişlemeden ve sert esiyordu rüzgar. en sevdiğim bordo yağmurluğumu giydim. beremi bulamadım. hayır albayım kaybetmedim bordo beremi. yerini unuttum sadece. neyse. anahtarımı, telefonumu, cüzdanımı aldım. aceleyle çektim kapıyı. yalnız bir eksiklik hissediyordum. ayaklarım neden üşüyordu acaba. evet. kapıyı yeniden açmam zor oldu. üç anahtardan hangisinin açtığını bulmam biraz zaman aldı. ayakkabılarımı giyip kapıyı çekmek üzereyken ev telefonum çaldı. ayakkabılarımı çıkarmadan telefona koştum. alooo-kankaa- hayat-bayram-şeker-trenler-tuhaflıklar- hede-hödö. arayan ihsan'dı. lafladık işte biraz. telefonu kapattığımda ellerime bakıyordum. yağmurluğumun cebinden anahtarlık ve cüzdanla beraber çıkardığım ellerime. bir şey yapacaktım ama ne? ellerim. yağmurluk cüzdan. bir anlam arıyordum. bulamıyordum. hiç kimsenin yağmurun bile böyle küçük elleri yoktur şarkısını mırıldanacakken karnım yeniden ve şiddetle guruldadı. bu son uyarısıydı anlamıştım. hızla asansöre oradan apartmanın bahçe kapısına yönelmiştim ki. zaman durdu. o kadın işte. kumral ve uzun saçlarını savurarak kulağında telefon ve yüzünde oldukça huzur veren bir ifade ile solumdan solumdan bana doğru geliyordu. kalbimse sanki mıknatıs gibi o tarafa daha ani ve hızlı hareketlerde bulunmaya başladı. rüzgar gibi geçti yanımdan.
ben ve zaman donakaldık olduğumuz yerde.
iki saniye yetmişti aşık olmama. başka ihsana gerek yoktu. söylemiştim. uzun boylu, kumral, zarif, sevecen anlayışlı ama çocuksu ve her an bir çılgınlık yapacak hissiyatı veren bir yüz. hem ihsan'a da söyledim evden çıkmadan önce. varsın olmasındı evimiz şu garip dünyada hepimiz kiracı değil miyiz olm? kalbimizin sahibi de başkası olacaktı elbet!
ha ihsan mı? anlatmadım size değil mi albayım? üniversiteden arkadaşım. nam-ı diğer panter ihsan. okul takımın kalecisiydi. kedi gibiydi. evlendi, şimdi kuzu gibi. şehri de terketti. telefondan telefona görüşüyoruz artık.
ton balığı, kola, çekirdek ve çikolata aldım marketten. balık ve kola öğle yemeği için, çekirdek film için, çikolata da kahve için. beşartıbir de oynadım. postacı, şans ve aşk kapıyı kaç kere çalar ki şu garip hayatta? kumarda devamlı kaybeden bana bir işaret olabilir miydi? orada, cafede tüm kumrallığı ile oturuyordu işte. bir kez daha aşık oldum. çünkü gözlerini gördüm bu sefer. zeytin karası gözlerini. hayatın anlamını çözmüşcesine bilgece ve insanca bakan gözleri. cafede arkadaşını bekliyor muhtemelen. arkadaşı gelene kadar eşlik edebilirdim o'na. ama acelem vardı. izlemem gereken iki film bitirmem gereken üç kitap. hem yemek de yemem lazımdı. uyumam da gerek. çünkü çok geç geldim dün gece. uykusuzdum. sonra uyanınca elimi yüzümü yıkamadan önce hayatıma dair bolca düşünmem boşları doluya doluları boşa koymam ve ayrıca lanet olası işe hazırlık yapmam gerekti yarın için. gördüğün üzere nefes alacak zamanım yoktu albayım. hem zaten aşk dediğin nedir ki gelir geçer. hayat gibi. önemli ve kalıcı olan sevgiydi. emekti. iyilikti dostluktu. al yazmaydı gönül bohçasıydı. hah. inanmıyorsunuz di mi bu züğürt tesellilerine siz de albayım. tabi ki uyduruyorum albayım. pekala, her zamanki gibi yakaladınız beni. evet kıvırıyordum. hem sağdan hem soldan. öyle güzel bakan gözlere verilecek cevabi bakışım yoktu açıkcası. söyleyecek sözlerim ise uzun zaman önce bitmişti. hem ve zira aşk tesadüfleri sever hem de biraz cesaret ister albayım bilirsiniz. cesur olanların işidir aşk. bizim gibi soytarıların değil. hadi bakalım bağla bağlayabilirsen şimdi lafı albayım. ne vardı şimdi bozacak beni. oysa hayallerim vardı benim. bindokuzyüzellialtı baharına gitmek gibi mesela. sevgili ile okulu kırıp adaya kaçmak gibi. bostancıdan kalkan ilk vapurla büyükadaya geçecektik ılık bir akşamüstü. herkes ağaçlara, banklara kazırken adını biz gökteki en parlak yıldıza, denizdeki en uzak gemiye, martıların bembeyaz kanadına yazacaktık aşkımızın baş harflerini. heyhat. ne var ki yağmurluğumun fermuarı bozuldu. en sevdiğim yağmurluğum diyorum albayım. en sevdiğim

30 Ekim 2011 Pazar

işte öyle bir şey

söylemişlerdi de inanmamıştım. bu şehir gerçekten uyumuyor. sabahın beş buçuğu üstelik bir cumartesi ve dahası bir bayram günü olmasına rağmen nerdeyse gündüz vakti yoğunluğunda bir trafik var. her türlü istanbul süprizine karşı gardımı alarak karga bokunu yemeden düştüm yollara. boğaziçi köprüsü ve vatan caddesini takip ederek sarı ve bazı özel taksileri gprs gibi kullanarak ulaştım yenikapıya. bir taksiciye yön sorduktan sonra trafikte dalaştığımız ve dalaşma potansiyeli olduğumuz bu kişilere, tüm şoförlere ve tüm insanlığa hatta tüm orta dünyaya daha tolereli, daha sakin olabiliriz aslında diye düşünüyordum ki sen beemvenin teki caart diye önüme kır çarpışmaya ramak kala güçlükle durabildim. işte o an bütün hümanistliğim gitti. bilinçaltımda gizlediğim benim bile bilmediğim değişik küfürler hiphop ustalarından daha seri, bir ak47 makinelisinden daha hızlı püskürdü ağzımdan. sözlerimi geri almadım ama düşündüğümü de. olur böyle vakalar dedim. üzerinde fazla durmadan girdim otoparka.
koşar adım ido iskelesine giderken çıtır sesinden önce kokusunu hissettiğim simit için beş adım geri gelip üç kişilik sırada bekledim bir süre. ido'nun tuhaf sandwiçlerinden bildiğimiz simit ve karper peynir daha evladır dedim. feribotu beklemeden yine uzun adımlarla giderken kulağından ısırdım simitin. pişman değildim. acaba iki tane mi alsaydım dedim.
.
feribot her zamankinden ilginçti. belki ben, belki yolcu profilleri değişmişti ama küçük bir dünya gibiydi feribotun içi. hatta hayat gibiydi. her yaştan her cinsten ve neredeyse her milletten insan vardı. yaşlılar, çocuklar, gençler, bebekler, hanımefendier, beyefendiler, japonlar (ki en az onüçte saydım) amerikalılar, pakistanlılar, ingilizler ve tabi ki bizim çılgın türkler ve hırçın çocukları.
mütevazı kahvaltımı yaparken gözlerim ve zihnim de boş durmuyordu elbet.
şunu farkettim; belki yanılıyorumdur ama türk ve japon insanlarının ortak yegâne özelliği ota boka fotograf çekmeleri olsa gerek. bir ara feribot yerine victoria secret defilesindeyiz sandım. o derece flaşlar flaşlar. ama ve lakin japonları ayıralım. çok ağırbaşlı, çok mütevazı , çok olgun, çok saygılı çok çok insanlar japonlar. teknolojiden önce bize ve belki de dünyaya fark attıkları özellikleri bu olsa gerek. adam sen de ben de oturmuş dünyanın bildiği japonları anlatıyorum! ama işte seviyorum bu insanları ben. irlanda sevdamı ve sahil kasabası hayalimi bi tek bu japonlar yüzünden bozabilirim.
.
uyusam mı yoksa yarım kalan kitabımı mı okusam derken gözlerim ağırlaşmaya başladı. tam kafayı vurup uyumak üzeredeydim ki amerikalı olduklarından şüphe ettiğim ingilizce konuşan çekirdek ailenin yanımdaki koltuğu iki gruba ayrılarak terk ettiklerini gördüm. tamam yabancıların çocuk yetiştirmedeki rahatlıklarını biliyoruz. 2 ve dört yaşlarındaki çocukları ortalığa rahatca saldıklarını ilgilenmediklerini de. ama be kadın çantanı bırakıp niye gidersin. hırlısı var hırsızı var onlar gelene kadar çanta nöbeti tuttum. uyuyamadım. sonra da uykum kaçtı. tezer özlü'yü okumaya başladım. önce oğuz atay sandığım fakat olmadığını daha sonra anladığım hayalet oğuz hikayesini çok beğendim. sevdiğim cümlelerin altını çizdim. kahve içtim. bir iki dergi okudum. insanları ve tabi ki japonları izledim biraz. telefonu uçak moduna alıp eski şarkılarımı dinledim. hüzünlendim. uyandığımda gripli bir ses anlaşılmaz bir şeyler söylüyordu. yanaşma-inme-güvenlik kelimelerinden varış iskelesine geldiğimizi anladım.

katılmak zorunda olduğum açılış törenine daha çok zaman vardı. ve bu tarz resmi ve gayri resmi törenlerden, kalabalıklardan oldum olası hazetmiyordum zaten. çünkü politikacılar mutlaka oluyorlardı ve hamaset ve tabiki enaniyet ve gürültü ve yüksek ses. mecburiyetten gelmiştim. olabileceğim minimum zamanda orda bulunup bir an önce kaçmaktı niyetim. bulunmam gereken saate kadar aylak aylak dolaştım. istanbul dışında denize kıyısı olan her kara parçasında olduğu gibi burada da bir düşüncedir aldı beni.
böyle bir yer olmalıydı bir gün yaşayacağım yer. ama tam olarak burası gibi değil. daha küçük, daha sakin. kalabalık olmayan ama bir kenarında mutlaka deniz olan. burası gibi soğuk olabilir önemli değil. o deniz, o yosun kokusunu duyumsamalıyım mutlaka. kenarında kahverengiye boyanmış yaşlı ve yorgun banklarına oturup dalgaların raksını izleyebilmeliyim. bazen de günbatımını ve uyanabildiğim vakitlerde gündoğumunu.
ve sonra gelen geçenin, sıcak ve yardımsever esnafın hikayesini yazabilmeliyim. insanları az ama öz olsun mesela ve ben hepsini tanıyabileyim. yolda karşılaştığımızda içten selamlayıp hatrını sorabilmeliyim. balığımı hep o küçük balıkçıda yiyip kahvemi de köşedeki o mütevazı ocakta içebilmeliyim. zaman zaman memleketi ve beşiktaşımı kurtarabildiğim bir iki de laf cambazı oldu mu değmeyin keyfime!
böyle bir yer ama küçük, ama sakin, ama yosun kokan ama insanı olan.
..
yaşar - işte öyle bir şey
.

28 Ekim 2011 Cuma

zaman geçti arkamdan

kimse hakkına razı değil ne dünyadaki rolüne ne de başka bir şeye masum değiliz diyor sezen hiçbirimiz radyoda ama kimse şeridine bile razı değil otoyolda oysa ve farkedeceği en fazla bir iki dakika değer mi hiç sağdan sola ortadan emniyete tahammülü yok aslında kimsenin yaşamaya çünkü yaşamak çok zor gerçekten ve ne yaptığın/yapmadığın varlığın ya da yoksunluğun değil mühim olan çünkü ben senin için yaşamayı göze aldım der miydi yoksa şair hem herkes şikayet ediyor benim şimdi yaptığım gibi ve düşünüyor/um çünkü gelmişi ve geçmişi ve gelecekteki geçmişi sanki diyorum bir şeyler kaçırıyorum bir şeyler ıskalıyorum böyle olunca tuhaf bir his işte geçen kış mesela ve ondan önceki kış yine hatta gelecek sene düşüneceğim bu önümüzdeki kış zincirin iç içe geçmiş halkaları gibi sıkı sıkı sımsıkı oysa bir şeyler kaçırıyorum ben ama ne haftaya bugün bir yaş daha yaşlanmış olacağım peki ya sonra kasım aralık ocak şubat pazartesi salı ilkbahar yaz 2013 2014 oysa çok şahane yazarlar okuyorum ve çok güzel yazılar kıskandığım sevgilim keşke ben yazabilseydim dediğim ne var ki sığmıyor mumlar artık doğum günü pastama.
.
emre aydın - kimse olmadı senin gibi
.

4 Ekim 2011 Salı

hep aynı hikaye

kadıköy'ün alkım'ından istiklal'in mephisto'suna kadar pek çok yere sordum bu kitabı ama bulamadım. bir trt iki tanıtımında denk gelmiştim. ilgimi çekmişti. sordum gittiğim tüm kitapçılara yok dediler.
evet biliyorum elbet, devir internet devri ama mecbur kalmadıkça kullanmıyorum bu devri kitap alımları için. çünkü alacağım kitaba dokunmak, karıştırmak ve biraz okumak gibi bir rahatsızlığım var benim usta.
ömer faruk dönmez'in hep aynı hikaye isimli kitabı aradığım. ama şimdi işyerimdeki odamda pineklerken aklıma gelen başka bir hikaye bahis konusu olan. benim hep aynı olan hikayem. çok sevdiğim bu sonbaharla karışık kış dönemlerinde nükseden hallerim. bakıyorum , düşünüyorum boşa ve doluya koyuyorum. dolmuyor, almıyor. kimselere söylemiyorum. yazamıyorum. karıştırıyorum çünkü. o kadar çok karışık ki bu senaryo hem her şeyden var hem hiç bir bok yok. öyle laçka. dram-aksiyon-gerilim-macera-aşk-müzikal herkesinki kadar var ama bir bütünlük yok. hayır giriş-gelişme-sonuç değil kastettiğim. başka bir şey. kimse kendi hikayesini beğenmiyor demiştim bir zaman bir yerde. ama beğenmediğimiz bu hikayelerimizi anlata anlata da bitiremiyoruz o ayrı.
misal dram var mı hikayemde evet var. çok sık ağlayan biri değilimdir ama insanız sonuçta. dolayısı ile çeyrek asırı çoktan geçen hikayemizde ıslak noktalar var elbet. hatırı sayılır derecede hem de. e aksiyon desen üniversite yıllarımızda ufak tefek oldu. hatta biraz zorlarsak çocukluk yıllarımızda bu durum aksiyon-gerilim halini alır. sanırım çocukken daha cesur oluyor insan. sonradan öğreniyor puştluğu, cinliği, bencilliği, faydasızlığı! ve elbet aşk için ölmeli aşk o zaman aşk der büyük usta sezen. öldüm mü peki? hayır.herkes gibi sevdim sevilmedim. sevildim sevmedim. ikisinin ortasını da buldum lakin şartlar denen o vahim şey imkansız denen zibidiyle bir olup altettiler bizi. dolayısı ile aylak adam mottosuyla hala sokaklarda dolaşıp anlık aşık olmalarım hep bu yüzden.sorarsan aşk nedir? derim "aramak" tır aşk.ve müzikali hayatımın. her aşamasında hep oldu. ama hep dinleyici olarak. kargaların bile korkup kaçacağı bir sesim ve müzik aletini hissedemeyen titrek parmaklarımla uzaktan sevdim. şaire kandım. sevmelerin en güzeli dedim. hala da öyle. yemek yerken, kitap okurken, yolculukta havada, karada her yerde müzik kanımda adeta. dolayısı ile kendime göre oldukça müzikal bir hikayem var.ama ve işte bu her telden her renkten hikaye sevmediği ortamda sevmediği işi mecburiyetten yapanları taşıyan eski model bir otobüse sıkışmış durumda. koltuklar değişiyor zamanla. bazen cam kenarı bazen koridor geliyor ama otobüs ve içindeki sıkıcılık hep aynı. bir cesaret geliyor ve kendini tekme tokat attırıyorsun bu sıkıcı otobüsten yahut müsait bir zamanda imdat frenini çekip sen atlıyorsun. lakin gittiğin yön değişmediği için arkadan gelen diğer otobüsler de aynı boğucu atmosferi taşıyor. ve dolayısı ile ya daha büyük bir cesaret ipini boynuna dolayıp ne idüğü belirsiz karanlık ve ürkütücü ormana tek başına dalacaksın ya da camdan dışarıyı seyretmeye devam edeceksin. veyahut da;
şiirlerle şarkılarla kendini avutacaksın.
ya dışındasındır çemberin ya da içinde yer alacaksın..
.
candan erçetin - çember
..

4 Eylül 2011 Pazar

şahit

söylemeyi unuttum. dün bir nikaha şahitlik ettim. şahitlik dediysem nikah şahidi değil sadece yaşanan kıyıma şahit oldum. rahmetli; " evlat ne yaparsan yap ama bu hayatta iki şey olma derdi: 1- kefil 2-şahit olma."
lakin benim resmi yerine gayri resmi şahit olma nedenim baba sözü dinlemem değil sadece davete icabet nezaketindendi. hani belki biraz da masumdum anne sözü dinler gibi.
hepsi bu.  zaten şahit olacak kadar ne gelini ne de damadı tanıyordum. sadece damadın babası baba dostu idi. üstelik çok sıkıcı bir kıyımdı. yani kokteyldi.
mecburiyetler zordur. sıkar adamı. hele bir de benim gibi randevulara erken gitme hastalığınız varsa bazen delikanlılığı bile bozabilir.
ellibeş masadan en köşede olanının yanında sap gibi dikildim. sanki masadan ben uzamıştım ya da masa mütemmim cüzümmüş gibi kısa sürede ayrılmaz bir ikili olmuştuk. ammavelakin sıkıntıdan patlıyordum.
liseli ergenler yahut sonradan görmeler gibi telefonla oynayarak vakit geçirmek işime gelmediğinden ben de masadaki silgili kurşun kalem ebadında dilimlenmiş bütün havuçları ve bilimum hıyarları kemirdim. üstüne bi bidon turşu yemiş gibi de tüm sıvıları hüplettim. lakin canımın sıkıntısı azalarak geçeceğine artarak devam etti.
damatla gelin davetiyede yazılı saat gelmesine rağmen padişah tahtına benzeyen masaya gelmediler. onlar gelmeyince acemi garson geldi iç sesime iç sesime.
tam sıkıntının zirve yaptığı bu an da her zaman beni nerden ve nasıl ve kime sorarak bulduğuna şaşırdığım sakarlıkların ve garipliklerin en son örneği olarak elindeki tepsi ve üzerindeki çok sayıdaki dolu bardakla türkiye cumhuriyetinin en yakışıklı ama en acemi ve ama en sakar garsonu masama kapaklandı. büyük şangırtı koptu tabi. bu büyük sese ne hayvansal ne de insansal hiç bir güdü tepkisiz kalamazdı.
salona girdiğimden beri uzun boylu siyah gözlüklü sarı saçlı hatun dışında kimseyle göz göze gelmemiş ve kimsenin dikkatini çekmeden en kuytu köşeye sığışmışken şimdi bütün salonun göz rengini ezbere sayabilirim size!  tabi ben şoku atlatıp kendime gelene kadar bodrum'un herhangi bir bükünde üstsüz yakalanmış şarkıcı gibi kalakaldım orda öyle bir süre. neden sonra toparlandım.
açılın ben doktorumculardan daha ilgili ve sevecen bir tavırla cana geleceğine mala gelsin sana bişi olmasın hafız tribinde garsona şefkat gösterisinde bulundum. hangi ara nasıl oldu bilmiyorum ama garsonu sırtüstü yatırmış siyah el çantamı da başının altına koymuş biçimde o'na suni teneffüs yaparken buldum kendimi ve nikah kamerasını da tepemde.
-çekmeyin lann çekmeyin o benim arkadaşım sadece arkadaşım diye bağırırken bir love story müziği ve ellerinde meşalelerle bir kaç çift ayaklanmış yeniçeri ordusu tadında padişah tahtına doğru yürüyorlardı. oğlum fahim yine ayakta rüya mı görüyorsun dedim. emin olmak için bacağıma çimdik attım. ayy şemsi sırası mı şimdi diye bir kadın çığlıkımsı bir nida türetti ardımsıra. bozuntuya vermeden oradan sıvışmaya çalışıyordum ki lütfen herkes olduğu yerde kalsın ve ayağa kalkalım dedi elinde mikrofon, sırtında bordo kaftan olan bir adam. kadıköy belediyesi, sağlık afiyet, iyi, kötü, çirkin, karı, koca, hayır, şer, ya allah bismillah, ilan, yetki , 3 + 1 kelimeleriden kalınca bir demet yapıp vişne çürüğü renkli bir kitapçığı beyaz elbiseli ve yüzünde buruk bir gülümse olan kadına verdi. lacivert takımlı erkek ise lotodan milyoner olmuş gibi ağzı kulaklarında beyaz elbiseli kadını öptü. yanındaki siyah giyen adamlar da hem erkeğin hem kadının elini sıktılar. sahte gülümsemeleri ve abartılı kıyafetleri saymazsak herkes halinden memnun gibiydi. ben hariç.
dünyanın en saçma en garip olayına tanıklık ediyordum. ayağa kalk belediyenin verdiği yetki ile karı koca baba oğul kutsal ruh. bu kadar şamataya bu kadar insanı toplamaya ne gerek var. madem gençler aralarında anlaşıp karar vermişler 0 zaman yine aralarında hiç bir yetki ve baskı altında olmadan kendi krallıklarını ilan etsinler. ama teamüller ve şartlar denen o vahim şeyler...
ve kadınla adam yan yana dururlar sonra ve sırasıyla herkes yanlarına gidip beyaz elbiseli kadının kadifeden kesesine bir şeyler koyarlar ellerini sıkıp yine sahte gülümsemelerle fotoğraf çekinirler, benim gibi bazıları da fotoğraf çekinmekten çekinip hızla olay mahallinden uzaklaşmayı tercih ederler... sonrası iyilik sağlık hafız, belki erilen bir murad çıkılan bir kerevet yahut düşülen koca bir boşluk. bilemiyoruz.

20 Ağustos 2011 Cumartesi

inanmazsan git bekir amcaya sor

sabahları artık beynimde dolanıp duran şarkılarla uyanıyorum. üstelik daha önce hiç söylemediğim, dilime dolamadığım türküler de var içlerinde. ama ve en çok ahh şu papatya falları dinmek bilmeyen ezberimdeki.  rüyalarım zaten karmakarışık ve haddinden fazla. öyle ki ve ancak sabaha karşı beş gibi gördüğüm rüyanın son karesi ile zihnime gecekondu kuran şarkının kafiyesini hatırlıyorum bir tek.
seviyor, sevmiyor

seviyor, sevmiyor
sapını da sayarsam seviyor çıkıyor....
....
ve sonunda bu sabah ağzımdaki baklayı çıkartıp genel müdüre sundum istifamı. ssk hastanesindeki gibi bir ay sonraya gün verdiler. bir ay sonra çıkabilirim işten. çıkmayabilirim de. ama yok bu sefer kesin dedim. kesin ayrılıyorum. lakin kafam karışık. karıştırdılar. her şey karışık. kalbim zaten karışık.

bazen işte taşıyamıyorum hiç bir yükü. ağır geliyor yaşamak. 
düşününce günler kısa, hayat yeterince uzun geliyor sevgilim.
yinede ve ama sanma ki; vaziyet hep böyle koyu laci siyaha yakın.
güzel ve umutlu şeyler de var. 
misal hâlâ her gün yeni bir header fotosu koymayı seviyorum bloga. ve dara düşünce çalakalem yazmayı. keza bomboş otobanda otomatiğe ve müziğe bağlanıp sağı solu izlemeyi de seviyorum, püfür püfür bir vapurun yan tarafında oturup rüzgarın ve tuzlu suyun yüzümü okşamasını da.   hatta önümüzdeki işsizlik günleri için planlar yapmayı da seviyorum..
lakin sabah uyandığımda kafamdan geçenler tam olarak bunlar değildi .
ama olsun, sapını da sayarsam seviyor çıkıyor nasılsa..
.

23 Temmuz 2011 Cumartesi

bazen

bazen, başında bazen ve sonunda sevgilim olan cümlelerle yazmaya başlamayı çok seviyorum sevgilim. hani çok önemli bir şey söyleyecekmiş gibi cümlenin ve yazının devamında. belki biraz hüzünlü, sonra bir miktar duygulu, elbetteki önemli ve de ciddi. netice itibari ile pek bir afili yazı çıkacakmış gibi sonunda sanki. ama yok öyle bir şey tabi. bile bile lades bir nevi. tamamen kandırmaca. evet itiraf ediyorum önce seni sonra kendimi kandırıyorum belki bu şekilde.
lakin açık konuşmak gerekirse neyin önemli olduğuna dair hiç bir fikrim yok. ama düşüncelerim çok bu konuda. yıllardır düşünüyorum mesela önemli olan nedir diye. sanırım bunu bulduğumda buralarda olmayacağım. fakat görünen o ki bir süre daha buralardayım. ve sol çapramızdaki iki apartman arası boşluğundan caddeyi izlemeye devam edeceğim sevgilim.
bunu yapmayı seviyorum. görsen sen de seversin. en azından görmek istersin diye düşündüm ne bileyim. mesela masmavi minibüsler, sarışın taksiler, bazen de güzel ve renkli insanlar geçiyor belli bir ahenk içinde. ya da bana öyle geliyor bilemiyorum. ama ben en çok açık olan penceremden yüzüme yüzüme vuran rüzgarı seviyorum. sonra bana seni çağrıştırmasını bu yaz yelinin. ve dolayısı ile yalnızca sana okuyacağım öykülerin uçuşmasını seviyorum aklımda. radyomdan yükselen içli şarkının tınısını daha sonra. yağsız penceremin gıcırtısını. bahçedeki kuş seslerini. inanır mısın yaşamayı bile seviyorum böyle zamanlarda.
bazen de diyorum ki sevgilim...

17 Temmuz 2011 Pazar

sıcak değil de nem çok fena hafız

kısa metrajlı film gibiydik rutubeti bol istanbul akşamında. üç buçuk metrekare odanın içinde belki de dört bilemiyorum. ölçmedim. tamamen ve bilakis işkembeden sallıyor da olabilirim. sıcak ve nem çok çünkü. 3,5 - 4 veya 5 metrekare ebadındaki bu odacıkta üzerinde zass germany yazan ve başını saat yönünün aksine aşağıdan yukarı çeviren bir vantilatör yavrusu, radyoda dipteyim sondayım diyen fd ve elimde koca bir bardak dolusu çayla hangi akla hizmet ediyordum meçhul. sadece rahmetli anneannemin çay harareti keser evlat demesi kulaklarımda çınlamıştı gün boyu, bunu hatırlıyorum.
sıcaktı evet. çok sıcak hem de. ölüyü diriltecek cinsten! hareket etmeden vantilatörün dairesel hareketlerini izliyordum. müziği unutmuştum. ama yine de düşünmeme yardımcı oluyordu alt perdeden. sıradan bir hayatı olan sıradan bir adamın sıradan hikayesini düşünüyordum. vantilatör yavrusu bir sağa bir sola, aşağıdan yukarıya üflüyordu. allah için iyi de üflüyordu hani. hava sıcaktı. çay da. anneannemi anlama çalışıyordum. sonra bir şey oldu ve bir türlü yazamayacağımı düşündüğüm romanın giriş cümlesi ortaya çıktı aniden. yalnız sorun şu ki romanın açılış cümlesi kafamdaki filmin kapanış sahnesine denk geliyordu. üstelik film için kafamda dönen meleodiler de sanki sezen aksu tarafından bestelenmişti daha önce.
bir yanlışlık olmalıydı. görüntüyü ve düşüncelerimi geri sardım. anneannem, çay, fd, vantilatör, sıcak, pazar...... kaçağı bulamadım. yavaştan ileri sardım bu sefer. vantilatör üflüyordu, oda aynıydı belki sıcaktan genleşip biraz daha genişlemiş olabilirdi ama fd abi gitmiş hüznün sesi funda arar gelmişti radyoma. çay biraz daha soğumuş, anneannemi unutmuştum.
ve sonra, çok sonra;
-şarkılardaki nakaratlar gibiyiz ama benim hala umudum var dedi genç adam gökyüzünde uçan kuşları işaret ederek.

20 Mayıs 2011 Cuma

sagapo

sezen aksu-ata demirer düeti gibi hayatım bu aralar. seste bir uyum var gibiyse de görüntü karıncalı çok. akşam gelirken ayna görevi üstlenen otobüs camında gördüm bunu. hem yeni bir şey de yok. dünya yuvarlak ve hayat dönüyor etrafımda. uykum var bi de çok. sabahları bilakis. gitme isteğim zaten dinmedi hiç. yazma isteğim de. ki bu istek yazdırıyor şimdi mesela. belli bir amacı yok ama halihazırda yazmamın. çünkü ve çok sıkıştım tuvalete gitmem lazım ama tembelim o derece. ve odanın ışığı açık üstelik perdeyi kapatmam lazım. çok bezginim. birileri bana bakarken yazamıyorum. ama şarkı söyleyebiliyorum çünkü. ikinci mısrada kimse kalmıyor çevremde. hayat diyordum; bazen de evimin internet bağlantısı gibiyim. tam bağlanıyorum derken küt X işareti oluyorum bir an da düşüyorum hayattan. bir gayret toparlanıyorum bir daha X .... sonra bir daha. ve bir daha sonra.... neyse ki müzik denen bir şey var. 
-suzan hanım sevgiliniz sizin için dansediyor. hanımefendii!

sezen aksu&ata demirer - sagapo

30 Nisan 2011 Cumartesi

aysel git başımdan

kimi bahar geldi dedi bugün, kimi yaz 
öğle sonrası açan güneşe aldanarak 
oysa bana sorarsan gelen sadece mayıs
düşündüm de geçen sene tam da bu vakitler iyi değildim ama güzeldim!
hem hatırlıyorum dün gibi.
evet evet eski yazılara bakmaya gerek yok 
misal şu an yanı başımda duran tomris uyar'ın gündökümü vardı yine.
ve barbaros bulvarından beşiktaş'a inerken türlü düşünceler kafamda.
hafız aramıştı, takma kafana demişti
ama takıyordum.
sonra marmara denizi. bir adet vapur kenarı ve yanında nefis bir de rüzgar.
ve özgür kuşlar.
ve tabi ki o kadın. yeşil gözlü, parlement mavili kadın. 
ben beynimi, o ise tırnaklarını kemiriyordu.
iyi değildim ama güzeldim.
peki ya şimdi?
şimdi de!
hem bana sorarsan sevgilim gelen sadece mayıs.

24 Nisan 2011 Pazar

jehro

can sıkıntılarımı bir araya toplayıp tesbih yaptığım bu pazar öğleden sonrasında jehro dinliyorum yine. along the river. sanırım bir hafta oldu tutulalı. sözlerinin anlamını bilmiyorum. merak edip sormadım da gogıla. ama hissettirdikleri önemli değil midir zaten? hem yaşamdaki her şey de böyle değil mi? hissetmek! tutkuyla sevmek. bir şarkıya takılıp kalmayı ve mesela yüzseksenaltı defa üst üste dinlemeyi seviyorum ben. acayip bir tat veriyor işte şimdi bu şarkı bana. geçmişimden ve geleceğimden fragmanlar sunuyor sanki zihnime. hiç tanımadığım bir amatörün flickr fotograflarında geziniyorum amaçsız ve yorgun şimdi mesela. ve fonda yine jehro. ve bugün pazar. önemli bir şey yaptığım yok. düşünüyorum sadece. ne zaman bitecek diye. ve jehro dinliyorum. walk along the river.
evet.
.
jehro - along the river
.

9 Mart 2011 Çarşamba

markiz

kısa filmler geçiyor beynimin içinden. festival gibiyim. belki katılan olur. şimdi çamlıcanın başka bir açısındayım her zamankinin aksine. antenler eskisinden de çirkin gözüküyor gözüme.. ama işte köprü. ya boğaz. ve bu manzara. fransızca şarkılar kadar güzel. fransız dedim de; istiklaldeki o fransız güzel, ne güzeldi. annesiydi sanırım yanındaki. ama bu kadar sade, bu kadar duru, bu kadar fransızını görmedim ben usta. şiir gibiydi. kararlıydım. gördüğüm en güzel fransızdı. ha dersen ki kaç tane fransız gördün hayatında.
diyorum ki ; oblomov'un hangi çevirisini okuyacağımı bilemedim usta. mephisto'da çok güzel müzikler çalıyorlar ama. sık sık gitmeli. başka zaman fırsatım olmayabilir. ama kararsız kaldım oblomov'da. anasına bak kızını al. iki farkılı çeviriyi yan yana koymuşlar. biraz kararsızlıktan biraz da okuyacaklarım daha bitmedi diyerek züğürtlendim. almadım.
ama işte şu etiketli, markalı kahve dükkanlarının kahvesini hiç beğenmiyorum yalan yok. arkadaş hatırına girdiğim için, zorla içtiğim için belki de. ama markiz öyle mi. ikinci kez aşık ettirdi bana kendini. hele cam kenarına bir yere kurulduysanız, bir dünya insanın akıp geçtiği istiklale nazır. dünyanın sahibi gibi oluyor insan. hem güzel oluyor. bilmiyorum herkese öyle olmayabilir. renkli ve zevkli bir konu sonuçta. ama işte markiz harika diyorum. ve seviyorum. hem sevgi için daha ne kadar ileri gidebilir ki insan?
.
sezen aksu - bir istanbul hatırası
.

5 Mart 2011 Cumartesi

erkekler ağlamaz

içimde yankılanan erkekler ağlamaz şarkısıyla uyandım yeni güne. kafamın içinde tekrar ve tekrar bu şarkı dönüyordu. nilüfer söylüyordu sanırım. beynimin tüm kılcallarıyla eşlik ediyordum ben de. çok kötü bir geceydi. şarkı geceden kalmaydı. ama sabahın yedisinde odama adeta destursuz dalıp beni uyandıran güneş bir şeylerin habercesi gibiydi.
inanmadığım işaretlere inat üstelik.
kırkbeş dakika sonra nazım hikmetteydim. iki telefon görüşmesi yaptım. son zamanlarda okumadığım süre ve sayfada kitap okudum. mektup yazdım uzun uzun. telefonum şarj olurken, akvaryumdaki kaplumbağaları izledim. düşündüm. özledim. acıdım. acıktım. kaşarlı tost ve çayına aşık olduğum piraye'nin en küçük odasına kuruldum iç güveysinden hallice. sıcaktı oda ama içim üşüdü. etraftakileri izledim. sadece izledim bu sefer. hikayesizlerdi. ya da benim yazmaya takatim yoktu.

sanatçılar sokağından bahariye'ye çıktığımda sihirli bir el dokundu sanki omzuma. güneşe doğru yürüdüm bir baştan diğer başa bahariyede. sakızgülü sokağına hangi arada girdiğimi hatırlamıyorum. güneş mi yoksa okuduğum kitabın etkisi miydi bilmiyorum. lakin işte bir değişiklik hissediyordum bünyede. güneşi önce yüzümde sonra tüm hücrelerimde hissettim. şimdi daha iyiyim. sanırım.
evet evet. iyiyim. hatta gülüyorum bile nerdeyse bir haftadır ilk kez. sakızgülünden inerken belediyenin geri dönüşüm kutusuna yazılan yazıya güldüm önce. ve sonra bir cafenin önünde güneş banyosu yapan kurt köpeğini kıskandım. öyle gamsız, öyle keyifli güneşleniyordu ki yanına kıvrılmak istedim oracıkta. hatta izledim de bir süre. dükkan sahibinin meraklı bakışları arasında gülümseyerek alkım'a yöneldim sonra.

sakızgülü bitiminde ilginç bir biçimde bugüne kadar üzerimde pek durmayan sabrın, sanki tüm ruhuma işlemiş olduğunu gördüm. artık eskisi gibi gibi telaşla yürümüyor, adeta sokakları, insanları ve hatta güneşi içime sindirerek hareket ediyor, araçların önüne atmıyordum kendimi. akıl almaz derecede üzerime oturmaya çalışan bu değişim kıyafetini inceliyordum yürürken bir yandan. her ne kadar küçük dokunuşlar da olsa bir değişimin içine girdiğimi seziyordum. belki de sırf bu nedenle aynı saniyelerde üç değişik hissi görebildim. kaldırımda bana doğru koşan çocuğun masumiyetini, babanın sevgi dolu yüzüne inat annenin tehlikenin çok uzağında olan çocuğu için endişesini aynı saniyeler içinde görmek ilginç bir deneyimdi.

ve şimdi alkımdayım. bir yandan kahvemi yudumlarken bir yandan bu satırları karalıyorum.
yeni aldığım kitabın bir bölümünü okuduktan sonra yapıyorum tabi tüm bunları.
iyi ki çıkmışım bahariye'ye ve güneşe.
çıkmasam deli olacaktım. yazmasam da!
.
nilüfer-erkekler ağlamaz
.

28 Şubat 2011 Pazartesi

şekersiz

hayatta iki türlü adam vardır sevgilim. bunlardan ilki küfür edilesi adamlardır. diğeri salladığın küfürün yarısı boşa giden adamsılardır. misal gecenin bu yarısı uykum kaçtığında eskiden olsa önce sağa sonra sola döner ve sonra tekrar sağa döner gibi yapıp solumdaki soğuk duvarda sıkıştırıp alırdım uykumu sabaha karşı beşte. ama şimdi üstüne bir fincan kahve. ki şekersiz ve dolayısı ile tatsız içiyorum. ama inadına, çok az kaldığına inandığım tüm güzelliklerin şerefine. herkesin bir 28 şubatı vardır hayatında. benimkisi dün gerçek oldu mesela. kovuldun mu istifa mı ettim ben de anlamadım. karışık, yorumlanamayan bir rüya gibi her şey, herkes. anlayacağın biraz flu. yaşamak, insan olmak da öyle değil mi zaten. oysa vita tenekelerinde yetiştirdiğimiz pencere önü çiçeklerimiz vardı eskiden bizim. telefunken televizyonumuz sonra. hepsinden önemlisi, adam gibi adamlarımız vardı kıçı başı oynamayan. mert adamlardı. tabi çocuktuk o zaman. bilemezdik. hem şarkılar da haber vermiyordu bu denli kirleneceğini dünyanın o vakitler. ve şimdi kapalıçarşıda kaybolmuş çocuk gibiyim. hatta dokunsalar ağlayacak gibiyim de. ve paramparça.  evet şarkılardaki gibi tıpkı. vakit bir türlü geçmezken yıllar nasıl da geçiyor mesela. ve tam da bu esnada sormak isterim; aylaklığın bedeli mi ağır yoksa bir kilo pamuk mu?
soruyorum işte; nedir mesele, hem nedir?

11 Şubat 2011 Cuma

boredom

normalde bu yazıyı yazmazdım. hem daha ne kadar yazmazdım bilmiyorum. fakat canım sıkıldı.
canı sıkıldığında kimileri yemeye kimileri içmeye verir ya kendini. bildiğim bazı insanlar var böyle. oysa ben uykudan ve okumadan kesiliyorum sıkılınca. yazıyorum sadece. yeni bir meşgale bulana dek ama. bulamıyorum. bulamayınca sıkılıyorum. sıkılınca yazıyorum. canım sıkılıyor canım diye başlayıp öyle devam eden ve öyle biten bir şarkısı var kayahan'ın. yok hayır bu tembel ve bet sesimle onu söyleyecek değilim sana. hani bilmiyorsan hatırlatayım istedim sadece. yoksa ben göksel seviyorum bugünlerde. sabah güneşine ise aboneyim bu ayaz kış günlerinde. deli etme beni aşk deli etme mesela favori şarkım. can sıkıntısı ile alakası yok tabi tüm bunların. hem sana ne, bana bile hatta. ama aklıma geldi işte . kendisi gibi böyle saçmalatır bazen can sıkıntısı. hatta belki sözünü de yedirtebilir adama. moda deyimle kapak bile yaptırabilir bi tarafına. şimdi mesela kafamı sol omuz başımdan kırkbeşderece yukarı ve altmışderece sola çevirdiğimde gözüme ilk çarpan kitabı, gün dökümünü aldım elime. ve rastgele bir sayfasını açtım. kendime güldüm sonra.
"bir trene atlamak....
bir yoksunluk, bir kendi başınalık, bir baba, bir sığınak özlemi. ve çetin koşullarda yiğitlik gösterememe korkusu..."
acı bir tebessümle kapattım kitabı.
hala göksel çalıyor müzik çalarımda çünkü. ve ben hala sıkılıyorum. doğal olarak yazıyorum da. depresyonda olmadığımı varsayıyorum üstelik. ve oysa başka şarkı ve şarkıcılar mevcut müzik çalarımda. inadına canım sıkılıyor. göksel çalıyor ve ısrarla. bildiğim bazı insanlar var böyle belgesel severken bulmaca çözen. yerlere tükürmeyen ama girilmesi tehlikeli ve yasak olan inşaatlara giren maceracı tipler.
can sıkıntısı dörde ayrılır sebepli, sebepsiz, yerli, yersiz. sonuçta hepsi aynı kapıya çıkıyor. yiyip, içip, yazdırıyorlar adama. bildiğim bazı insanlar var böyle. hayatı sanki cam bir fanus içinde yaşayan üstelik kitap ve filmlerdeki gibi yaşanacağına inanan "saf" insanlar.
bildiğim bazı insanlar da var ki onlar hiç sıkılmazlar.
çünkü onlar yaşamıyorlar!
.
kayahan - canım sıkılıyor
.


3 Şubat 2011 Perşembe

ömrüm

çamlıca tepesi gözüküyor çalıştığım yerden, o çirkin antenler falan. ama deniz görünmüyor hayır. bir parkın hemen tepesine dikilmiş çalışma ofisimiz. dışarısı zemheri , dizlerim ise sımsıcak kalorifer peteğine dayadığım. ağaçlara tünemiş kargalardan ve köşedeki bankta hem duygularını hem kendilerini ısıtan iki sevgiliden başka kimse yok bu terkedilmiş hüzünlü bir kadını andıran parkta. içli bir şarkı eşlik ediyor bu ılık ortama. hangisindeyim daha çok bilmiyorum. soğuk mu sıcak mı? ıslak mı kuru mu? içerisi dışarısı, aşağısı yukarısı, iyi kötü, siyah beyaz, sevinçli üzgün, mutlu mutsuz, aşık maşuk, genç yaşlı, çalışkan tembel , ağlamaklı güleryüzlü. arasındayım sanırım tüm hallerin. iki halin arasında. araf diyor kimileri. itiraf edeyim ben de diyorum bazen. ne orada ne burada olmak. iki halin arasında olmak. ama şimdi bir martı havalanırken karşı evin çatısından ömrüm diyor cem karaca, kuaförden henüz çıkmışcasına bakımlı saçlarıyla bir kumral pazar arabasını çekiştiriyor, altmışlarının ilkbaharındaki eskici bey amca çöp konteynerinde yevmiyeyi doğrultmaya çalışıyor. bir aylak adam haini daha, elinde poşetlerle sokağı bir baştan ötekine arşınlıyor. ve sonra son model bir bmw ile orta karar bir yerli araba çarpışmaktan son anda kurtuluyor.
diyorum ki sevgili; tuhaf olsa da hayat hala devam ediyor,
her şeye rağmen hem de!
.
cem karaca - ömrüm
.

gizli özne

kuşları hep sevdim.
ve fransızca şarkıları
tren raylarını da sevdim
sonra ispanyol filmlerini ve vapurlarını istanbul'un.
kış güneşini ayrı sevdim.
orhan veli'yi, zarifoğlu'nu ayrı
sonra hayallerimi, imkan-sızımı sevdim
ama
çok
ö
z
l
e
d
i
m.
.
candan erçetin-yazık oldu


30 Ocak 2011 Pazar

eskiden küçük ev vardı bilir misin sevgilim?

şu an yediğim elma kadar gerçektik oysa. ama işte kocaman bir film setinin içinde gibiydik aynı zamanda. en arkada oturan kırmızı şallı, lost'un güney korelisine benzeyen kadını dikiz aynasından farketmemle başladı her şey. dikiz aynasından tekrar bakarken şoförü ısırdı gözüm bir yerden. fakat çıkaramadım. çünkü ve kahretsin ki hava kapalıydı bu sabah. ve güneş enerjisi ile çalışan bir hafızam vardı. şoförü benzetemedim ama yanımda kasketi ve burma bıyıklarıyla ahmet mekin oturuyordu işte. kadıköy'den beri telefonu ve gevezeliği kimseye bırakmayan esmer banu alkan da arka dörtlünün sağ başında oturuyordu.
ve ben. ilk kez bir filmde oynuyordum! ve üstelik yönetmenimiz doğaçlama oynamamıza izin vermişti. arkadan bir ses "motorlu taşıt vergisini ödemeyen var mı? 31 ocak son gün" diye seslendi. 
kendimi tutamadım. "kaç taksit" diye sordum ben. 
iyi de madem arabanız var niye dolmuşla gidiyorsunuz beyfendi diye araya girdi hemen yakışıklı şoför. 
-"bunun bir film olduğunu unuttun herhalde kaptan" diye düzeltme ihtiyacı hissetti esmer banu alkan. sonra bir dış ses duyuldu dolmuşun içinden. ama bu benim sesimdi. peki neden ben konuşmuyordum!
sanırım ikibinaltı yılının ilk aylarıydı. özel sektör bulantısı canıma tak etmiş. gül gibi işi bir hiç uğruna bırakmış don kişot olmaya karar vermiştim. ama işte hayat gerçekti. biber gibi acıydı ve de gerçek. filmlerdeki ve kitaplardaki gibi değildi. ayakta durmaya çalışıyordum. yeditepe istanbul dizisinin yıllar sonra tesadüfen cdlerini bulmuştum. lost'u da o zamanlar farketmiştim. yeditepe'de yusuf gülseçen diye bir adam vardı. ama harbi adam! dizi karakterinden çok roman karakteri gibiydi. ama hayatın ortasından tam da. insanın içine işleyen kelamlar ediyordu. ister istemez içselliştiriyordum ben de. aynı gün içinde iki bölüm yeditepe, üç bölüm  lost izliyordum. bazen sadece beş bölüm birini izliyordum. ama beşten yukarı çıkmıyordum. şart koşmuştum kendime. yahut iki lost üç yeditepe. geçmiş gün emin değilim şimdi. arada da bunalıyordum. bunu net hatırlıyorum ama. sanırım yazıyordum da bir yerlere. diyordu ki mesela yusuf; bizzat ben yarım kalmış bir niyetim. kendi halimden çok adama üzülüyordum. başkalarının sana üzülmesi, acıması kadar iğrenç bir duygu yoktur aslında. ama ya insanın kendine acıması; işte o daha öldürücü olandır. oysa ki ben hayata hiç başlayamamış bir niyettim! ve belki de başlayamadan bitecek olan bir niyet. onun hiç olmazsa, yarım da olsa bir hikayesi vardı. tamamlanmamış! ya ben? peki ya ben sevgilim? 
n'olur bana kızma küçük harflerle yazıp, giriş-gelişme-sonuç edebiyatına isyan ettiğim için. dedim ya bizzat ben hiç başlamamış bir niyetim! ve fakat iyi bir oğul, iyi bir kardeş, iyi öğrenci, iyi amca, iyi baba, iyi koca, iyi torun, iyi personel, iyi vatandaş, iyi, hep iyi, hep düzgün, hep kurallı, tertipli , düzenli , doğru, çalışkan, küçüklerini koruyan büyüklerini sayan, kompozisyonlarda satır başını ihmal etmeyen biri olmayı salık verdikçe aile ve millet meclisi içimdeki isyan tersine büyüyordu oysa. ikinci bunaltı ve kusma döneminde prison break vardı sakinleştirici. bunaldıkça bir prison break izliyordum. sonra gene prison break. daha sonra tekrar prison break. eskiden ve küçükken beni bunaltan şeylerden kısa- orta vadedeki güzellikleri düşünürek sıyrılırdım. işe yarıyordu. ama ya şimdi tersine her şey. kirlendikçe biz ve büyüdükçe dünya bu kandırmacalar pek işe yaramaz oldu! dedim ya bol bol film izliyorum artık bulandıkça içim. bunaldıkça da yazıyorum. ismini bilmediğim bir radyonun müziklerini dinliyorum şimdi mesela. aslında dinlediğim hepi topu iki radyo istasyonu var. ama ismini bilmemen garip değil mi? evet bence de. ve ısrarla motorlu taşıt vergisini ödeyin diyor reklamları, bu isimsiz radyonun. daha ödemedim ama. bir süre daha ödemeyi de düşünmüyorum. en azından şu reklamlar bitene kadar. zaten dolmuşla gidip geliyorum. oysa geçen gün kocaman bir film setinin içinde gibiydik. izlediğimiz filmler mi gerçekti yoksa hayatımız mı bir filmdi gerçekten? bilemiyorum...
eskiden küçük ev vardı bilir misin sevgilim?
.
yeditepe istanbul - soundtrack
.

7 Ocak 2011 Cuma

all good things-2010


-asla yaptığımız şeylerden değil, yapmadıklarımızdan pişmanlık duymalıyız.